Tecessüs

Bilmek hadisesi zorlar insanı.
Bilmek, sorumlulukla kol kola gezer, bilinen şeyin gereğini yapmaya mecbur eder;
eğer o gerçek bir ‘bilmek’ ise.
Çünkü insan istese de istemese de tutarlı olmaya eğilimlidir. Bizi insan yapan kodlar bütünü korumak, akıl, duygu ve beden arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmakla ilgili komutlar içerir.

Öğrendiğimiz her yeni bilgi ya da deneyim ile mevcut yazılımdaki kodlar güncellenir. Her yeni bilgi ile yakın ve uzak gelecekteki muhtemel senaryomuz değişir. Her yeni öğrenme ile algımız alt üst olur. Bir odanın içinde en mükemmel haliyle konumlandığını düşündüğümüz tüm o eşyalar yerlerinden oynayıp dağılır sanki. Her seferinde yeni bir tertip gerekir. Bu yüzden öğrenmeye hevesli zihinlerin asla derli toplu odaları olmaz. Konfor alanı nedir bilmeyen bu bilinç türü bir yandan alabildiğine genişlerken diğer yandan kendine sığacak, sığınacak yer bulmakta zorlanır.

Biz çocukluktan da biliyoruz.
Uzayan kemiklerimizin böldüğü uykuları unutmuş değiliz; büyümek, her haliyle sancılı bir şey.
Aidiyetlerimizi yeniden sorgulatan, eşten, dosttan, akrabadan eksilten bir şey bu.

Bildiklerimiz, itinayla üst üste dizdiklerimiz bir bir yıkılır öğrenirken. Dünya dilinde “değişmek” deriz buna. Değişmek çoğu kez pişmanlıklar, hayal kırıklıkları ve yalnızlıklar döker başımızdan aşağı. Bazen bir ucundan başlayıp tüm kişisel tarihimizi alev alev yakar yahut telafisi zor erezyonlar yaşatır. Belki de bu yüzden bu kadar korkuyoruz yeni bir şey öğrenmekten. Çünkü öğrendikçe bildiklerimiz korkutucu şekilde azalır.

İçinde huzurla yaşadığımız ‘insandan duvarlar’ yavaş yavaş çözünür, geçirgenleşir ve yerçekimsiz bir gezegende yürür gibi yalpalarız boşlukta. Taştan bloklar gibi durduğu yerde duran, tavizsiz, yalnızca kendi konuştuğunu duyanların dünyasından kopar, havada gezinen yalnız toz tanecikleri gibi ilişecek başka bir tanecik ararız. İşte bu hiç konforlu değil. Belki de merak etmek, o merakın peşine düşmek, genişlemek bu yüzden ızdıraplı geliyor.

Bilmenin çoğu kez öğrenmekle eş olmadığını söylüyor eğitim bilimciler. Teorik olarak öyle olabilir. Ancak bana göre bilmek hadisesine doğru bakılmıyor. Öğrenilmeyen şey zaten bilinmemiştir. Benim bilmekten kastım özümsemek, anlamak, eyleme dönüştürmektir. Bilge Yunus’un dediği gibi yani;

“Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır”

Bilmek, farkında olmaktır.
Farkında olmak ise başlı başına beladır.

Farkında olmak elini ayağını büker insanın. Farkındaysan çatışma başlar. Öteden beri yapageldikleriyle savaşmaya başlar insan. Tüm sinir ağları gerilir. Farkında olduğumuz şey bizi sorumlu kılar. Gereğini yapmazsak huzur bulamayız. Gereğini yaptığımızda ise aynı yerde kalamayız.

Tecessüs…

Son okuduğum kitapta[1]rastladım ona. Final yazısının içinde buluştuk.  Yazar da hiç okumaya niyetli olmadığı bir anda Cemil Meriç kitaplarından birinde göz göze gelmiş ‘tecessüs’le . Görür görmez vurulmuş kelimeye.

Sözlükler, bilhassa kuru ve derinliksiz olanlar “merak” demiş tecessüse. Hayır, beni çeken bu değil. Başka olmalı, bu kelime daha derinlerden tüten bir anlam bulutu taşıyor sırtında, biliyorum” diyor Sinan Canan. Kendi deyimiyle bu tınısı cıscıslı kelimenin ardına düşmüş. Casus ile aynı kökten gelirmiş tecessüs. El yordamıyla aramak, ardını araştırmak, derin merak duymak, öğrenmeye durmak, gösterilenin ardını talep etmek ve dahası demekmiş. “Nereden nereye?” diyerek gülümsedim. Çünkü son zamanlarda verip durduğum öğretmence nasihatlerin arasında sıklık derecesi en yüksek olanı buydu.

“Sana verilenle yetinme, ardına düş.”

“Bizi beklemek değil, merak etmek kurtaracak.”

“Kapılar hep vardır ve ancak elinde doğru anahtar varsa açılır. Önce merak küçük arkadaşım; onu uyandırmalısın.”

Ve böyle uzayıp giden onlarca dakika…
Tek bir kelime ile anlatabilirmişim meğer; tecessüs.

İnsan merakını öldürmeden büyüyebilmişse, bu güzel gezegenin ona anlatacak pek çok ilginç hikayesi var, hâlâ. Baktıkça bakası, duydukça duyası, her fırsatta kendini onun yüz milyonlarca yıllık kucağına atası gelir tecessüsle yaşayan insanın. En büyük bilgi ondadır. Her rengi başka bir ses çıkarır, her sesi ayrı bir lezzete çağırır. İnsanın gözlerinden, kulaklarından, burun deliklerinden, cildindeki gözeneklerden girer; kemiklerine, sinir ağlarına, göğüs kafesine ve diyaframına yerleşir hayat. O zaman, belki yalnızca o tek an, parçası olduğumuz, ait olduğumuz yerin ve tek hakikatin farkına varırız.

Bakmaya yeltenince görecek şey çok.
Duymaya niyet edince çağıran ses güçlü.
Bilmeye doğru çıkılan yol uzun.

Bilmemek mümkün.
Bilmeyi reddetmek zavallılık.
Bilmeyi murad etmek fazilet.
Bilmediğini bilmemek, bildiğini sandığıyla övünmek ise felaket. Tüm bunlarla birlikte, pek de bir şey bildim sayamam kendimi.
Ama tecessüs… O yanımda.
Mucizelere değmeye, anlamaya çalışmaya, bağlantıları bulmaya,
şaşırmaya ve daha çok şaşırmaya,
ezberleri utandıran sorular sorup ortalığı karıştırmaya devam edecek o.
Nefis ile,
dev aynaları ile,


[1] Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler. 2020. ss:283

Papalaginin Şeyleri

Kendini hür sanan tutsaklar tarikatının mürididir o. Zamanı mikro parçalara bölerek yönetebileceğini düşleyen, tiktakların hızına yetişemediğinde ahlanıp oflanan, ağızlar dolusu dertlenen, uykuları bölünen, ellerini gökyüzüne kaldırarak Büyük Ruh’tan kendisi için lütuflar dilenendir.

Kim?
Papalagi.

İçimin en içinden sessizce bağırdığım nice anlar oldu ki o çığlıklar yalnızca kalem kağıda duyurabildi kendini. Çoğu zaman uzun, bağlı, kafiyeli satırların arasına gizlenmiş halde bir anlayan bekledi kendine. Çoğunlukla bulamadı beklediğini, lakin azınlıkla “İşte bu!” da dedi. O da bir süredir narin cüssesi ve cam göbeği kılığı ile rafta usulca bekliyordu sırasını. Nihayet günü geldi, açtı kapağını okuyanı.

Ne?
Bir kitap;
Göğü Delen Adam.

Ona başka bir kitabın sokaklarında, başka bir yazarın içtenlikli anlatısında rastladım, merak edip peşine düştüm. Şimdi Erich Scheurmann’ın tanıklığı ve çevirisi ile (iyi ki) Tuiavii’nin halkına ithafen yaptığı konuşmaları okurken, Beyaz Adam’ın yaşama telaşına getirdiği yorumlara şaşırıyor; papalagiye, yani kendime üzülmeden edemiyorum.

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yeriler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler; beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.”

Sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde “göğü delen” demekmiş papalagi. Bir kabile reisinin, Güneydenizi’nin kabile halkına Avrupa’nın “aydınlanmış” insanlarından ve öğretilerinden uzak durmalarını salık veren, asla edebi olmayan, dilin en basit kullanımıyla yapılmış bu konuşmalara gülümserken bir Çeroki Kızılderilisi olan Forrest Carter’ın o muhteşem kitabı Küçük Ağacın Eğitimi ‘ni hatırlayıp gülümsüyorum. Yine aynı yalın bilgelik…

‘Şey’lerden bahsediyor Tuivaii. Hindistan cevizi, örtü, midye, yüzük, tabak, çorap ya da şapka gibi. ‘Şey’lere fena halde takılmış. ‘Şey’lersiz yaşayamaz hale gelen papalagi  için diyor ki;

“Eğer insan çok fazla şeye gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.”

Binlerce yıldır icatlar çıkarıp duran, her yeni buluşla hayatını biraz daha kolay ve yaşanabilir kılmaya çalışan, yetinmeyi sevmediği için ‘zaman’la sürekli yarış halinde olan insanlığı düşününce pek de haksız görünmüyor. Yanlış mıyım?

İnanın bana, Avrupa’da ‘şey’siz yaşamaktansa ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır. Çünkü papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine “insan nasıl ki yemeden yaşayamazsa ‘şey’siz de olamaz der.”

Şimdi bu satırları yazdığım odada gözlerimi etrafta gezdiriyor ve ‘şey’lerime bakıyorum; giyindiğim şeylere, süründüğüm şeylere, takındığım, duvarlara astığım, lazım olur diye sakladığım şeylere. Giyindiklerimi, süründüklerimi, takındıklarımı, sakladıklarımı içine ya da üstüne koyduğum diğer şeylere de…  

Saçım için ‘şey’lerim var.
Yüzüm için,
tırnaklarım için,
ayaklarım
ve
vücudumun geri kalan her yeri için kullanadurduğum
yüzlerce ‘şey’ ile çevriliyim.

Bu Polinezyalıya göre ben de pek çokları gibi ileri derecede ‘şey’ bağımlısıyım. İtiraz etmek nafile; bence de öyleyim. Bu ‘şey’ler olmadan nasıl yaşanır bilmiyorum. Bu yüzden gittiğim her yere onları da götürüyorum. Gerekli olanların yanı sıra, herhangi bir durumda lazım olma ihtimali olan ‘şey’leri de daha büyük başka ‘şey’lerin içine tıkıştırıp yola çıkıyorum. Bazen, neredeyse kendi ağırlığımca ‘şey’i oradan oraya taşıyıp duruyorum. Düşündüm de, şeylerim olmadan ben ‘yok’ gibi bir şeyim.

Bunca ‘şey’ olmadan nasıl insan olunur?
‘Şey’lersiz bir hayat korkutucu derecede şey olmaz mı?
Şey işte;
çıplak!

Bu uzun soluklu kapatma günlerinde[1] mutfakta yeterince yiyecek ‘şey’, üşürsem düğmesine basıp açabilecek birkaç şey, kirlenirsem beni temizleyecek epeyce ‘şey’ varken ve bu ‘şey’lere sahip olmak için pek çok emek, zaman ve para harcamışken, edindiğim her ‘şey’le biraz daha yoksullaştığımı düşünmek biraz sersemletici oldu. İçten içe, hatta bazen içten oldukça dışa doğru yüksek sesle sorup durduğum “Biz nereye sahi?” ve türevi sorular cahil (!), eğitimsiz, ilkel (!) bir adalı tarafından oldukça basit  şekilde yanıtlandığı için suyum bulandı.

“Ölü olmadıkları halde yaşamazlar onlar.”

Nasıl?
Bunu hazmetmek biraz zaman alacak.

Keşke bu kadar doğrudan söylemeseydi diyeceğim ama lafı dolandırmak bizim uzmanlık alanımız, Tuivaii’nin değil. Biz papalagiler ‘şey’lerle doldurduğumuz, çok çalışmakla, inşa etmekle, icat etmekle, bol bol üretmekle ve bir o kadar edinmekle övündüğümüz son derece gelişmiş medeniyetimizde  (!) daha yuvarlak konuşmayı severiz. Ölü bile yeterince ölü değildir bizim için; hatıradır, cennetten bizi izleyen ruhtur, gidip geri gelmeyendir, rahmetlidir  ama “ölü” değildir. Aslında yaşamıyor olsak bile bunu yarı çıplak bir kabile reisinden duymayı hiç mi hiç istemeyiz, öyle değil mi?

Üstelik biz üstün (!) papalagiler olmak için çok uğraştık. Yoksul bir Polinezyalı hangi hakla yüksek zekamızla var ettiğimiz ‘şey’leri sıradan bir palmiye ya da kavak ağacından daha aşağı görebilir?

“…O, geldiği yerde Büyük Ruh’un ‘şey’lerini paramparça ettiği için yok ettiklerini kendi eliyle yeniden yaratmaya çalışır. Bu arada bir sürü şey yaptığı için de kendisinin Büyük Ruh olduğunu sanır.”

Medeniyetin hiçbir halini deneyimlememiş bu adam hakikati bildiğini sanarak bizim binlerce yıllık gelişim hikayemizi yok sayıyor. Bu akıl almaz cüreti nereden buluyor peki? Hemen söyleyelim.

Özgürlüğün cesaretidir bu.
Bu müdanasızlık, ihtiyaçsızlığın zenginliğidir.
“Yaşamın amacı yaşamaktır.” diyen doğal bilgeliğin özgüvenidir.

Sürekli hareket eden, ‘daha çok’ diye diye uykularını yitiren, düşünüp taşınmaktan yorulan, okuyup yazan, gezip gören, çalışıp kazanan ve ihtiyaçlarını asla yeterince gideremediği için asla yeterince huzurlu, yeterince tatminkar olamayan papalagiler yüzyıllardır cevabı yanlış sorunun altında arıyor olabilir mi?  Belki yeterince kulak verirsem Güneydeniz’nin rüzgarına ilişip de gelen  o nefesi duyabilirim ve belki daha fazla yoksullaşmadan durdurabilirim bozgunu. Belki sessizce değil, bağıra bağıra söyleyebilirim artık;

“Sahip olmak ya da ‘olmak’!
İşte bütün mesele bu.”


[1] Covid 19 salgını nedeniyle 29 Nisan-17 Mayıs 2021 tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye genelinde  sokağa çıkma yasağı uygulaması yapılmıştır.

Kapı

Açık kapalı,
eski yeni,
bir tür geçit…
Giz, macera,
dayanak, eşik, kilit…
Aç, kapa, arala, çek, çarp, ört, it gitsin; neticede, kapı.

Sensörlü, dairesel, sürgülü, yatay…
Girmek ve çıkmak için,
gitmek ve dönmek için
ille de bir kapı.

Kapı, maddesel varlığının ötesinde edebiyatta “eşik” ile birlikte en çok kullanılan kronotop.[1]
Bir giriş ya da çıkış noktası.
Dışarı ile içerinin, öteki ile berikinin ayrıldığı ya da bağlandığı yer.

Benim için, ardında yeni yollar serili geçittir kapı.
Üç anahtar bekler aralanmak için; yalnızca bir aradayken işe yarayan üç maymuncuk…
Kapı, duvara benzemez; duvar engeldir, kapı umut. Duvar son duraktır, kapı başlangıç.
Duvar gibi sert ve yüksek de görünse doğru anahtar var ise cebimde; ya da Alaaddin’inki gibi sihirli bir cümle, ardına kadar açılan yeni bir hayattır kapı.

İlk anahtar meraktır; o kapılar ardında ne olduğunu soran, ihtimalleri düşündüren maymuncuk. İkincisi hevestir; yola düşüren, o kapıların başına diken istek dolu maymuncuk. Ve sonuncusu o kapılara asılan, topuzlarını çeviren, onları omuzlayıp iten ‘çaba’dır; yani niyeti tamamlayan maymuncuk. İşte bu üçü bir arada ise direnmez hiçbir kapı, usul usul açılır.

Her kapının ardında yeni insanlar, yeni mekanlar, deneyimler, yeni yollar ve o yolların sonunda yeni kapılar bekler. Açmaya niyet edenler için ödülleri de vardır kapıların, kayıpları da. Neşeler de döker eteklerimize, kederler de akıtır.  ‘İyi ki’ler de bırakır avcumuza, keşkeler de. Fakat hiçbiri eli boş bırakmaz insanı. Hiçbir kapıdan öğrenmeden çıkmaz insan.

Kapı yoldur.
Başka bir ihtimal, umut, yeni bir heyecan, yeni keşiflere atılmış adımdır kapı.
Bir hayattan ötekine,
hapislikten özgürlüğe,
ölmekten dirilmeye açılan geçittir.

Girmek ve çıkmak için,
yola düşüp varmak için,
aramak ve bulmak için,
bilmek ve olmak için
ille de bir kapı.

Üç maymuncuğu boynuna takan her kim ise
ona görünüp ona açılan,
anahtarını düşürene “yok” olan kapı.

Derya CESUR


[1] Kronotop: Edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkinin içkin bağlantılılığına verilen isimdir. Kronotoplar yaşanılan ve anlatılan zaman-uzamı maddileştirerek, zamanı mekanda cisimleştirerek olayların somutlaştırılıp anlatının birbirine bağlanmasını ve birleştirilmesini sağlar.

Gracias A La Vida

Gözün görür, kulağın işitir mi senin?
Nereye bakar yüzün,
neye dokunur elin?

Yürüyoruz yine.

Başkaca da bir şey yapılmıyor nicedir. Birkaç gün sonra, hiç akla gelmez bir yaşam biçiminin seneidevriyesine varıyoruz. Bildiğimiz her türlü halden soyunup tanımadık bir esvabı giyineli, birbirimizle tokalaşmayalı, müşterek masalarda yüksek sesli sohbetlere karışmayalı bir yıl oluyor.

Bundandır ki, kapıları içe açtık . 
Bundandır ki, her sessizlik anında kendi yankımızı daha güçlü duyar olduk.

Bu yüzden yürüyoruz.
Üstümüz mavi, yanımız mavi
kuşlara selam dura dura gidiyoruz.
Güzel mi güzel, su gibi akıyor müzik içimize.
Deniz, milyar yıllık kokusunu tatlı tatlı salıyor burnumuza. Nasıl da mutluyuz; gölgem ve ben.

Sonra sırtımızı güneşe verip çöküyoruz kıyıya. Ayak bileğimden ayrılıp suya düşüyor gölgem. Omuzlarımızı titreterek gülüşüyoruz bir süre. Dalga dalga kıvrılıp seyrediyor beni.  Başımı mavide, yüzümü ufukta gezdirip duruyorum ben. Bu acayip yılın bir öğleden sonrası, martıya güvercine özenip  tünüyorum bir taş üstüne. Ne geçmişi ne de geleceği alıyorum yanıma. Taşla, denizle, rüzgarla, güneşle bir olup tutuyorum ‘an’ı avuçlarımda. Diyorum ki,

Farkındayım senin.
Bu kanat çırpışın,
bu taze kokunun ,
sırtımdaki sıcağın farkındayım.
Kuşun, denizin, güneşin,
tutunduğum kayanın,
suda yüzen gölgemin,
hücrelerime yayılan müziğin,
bu birliğin, muhteşemliğin farkındayım.

Gracias a la vida !

Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
Bana yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdi
Onlarla gittim kentlere, göletlere
Plajlara, çöllere, dağlara ve ovalara
Ve senin evine, senin sokağına ve bahçene

Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
Bana gülmeyi ve ağlamayı verdi.
Böylece ayırt edebiliyorum acıyı mutluluktan
Benim şarkımı oluşturan iki malzeme bunlar
Ve benim şarkımın aynısı olan sizin şarkınızı
Ve kendi şarkıma benzeyen herkesin şarkısını [1]

“Gracias a la vida…”
Teşekkürler sana hayat !

Dünya döne döne kendini biraz daha eskitiyor.
Sırtımı döndüğüm şehir, hep bildiğim gibi.

Şimdi, tam da bu saniye nasıl hissediyorsam, geçmişe de geleceğe de öyle bakıyorum; güzel. Öncesini de, sonrasını da “şimdi” ile konuşuyorum. Geçmiş, an’ın elinde yuvarlanırken; gelecek, duygusal bir ilizyona dönüşüyor. Kötüysem kaygılı, iyiysem ümitvar… O halde, kurtarılacak tek gerçek zaman var; şimdi. Ne geçmişin, ne geleceğin nefesini alabiliyorum. Beni yaşatan soluk; şimdi.

O halde tüm dikkatimi ona vermeliyim.
Yaşadığım tüm sevinçler, heyecanlar gibi acıyı ve hüznü de kabule ermeliyim.
Etrafımı saran iyi-kötü tüm hallerden bağımsız bir iyilik halinin peşine düşmeliyim.
Yapabilir miyim?
Yapabilir misin?
Matrix’ten kaçıp dokunabilir miyiz gerçeğe?

Yeterince istersek,
Bir kayaya oturup biraz mavi, biraz ufuk, biraz kanat seyredersek olur belki,
ne dersin?

Derya CESUR


[1] İspanyol şarkısı Gracias a la vida. Söz: Violeta Parla

Şükür Taşı

Hava kapalı.
Gözümde, yastığı kucaklamamı söyleyen uyku; karnımda “ne olursa olsun çıkmalısın dışarı” diyen bunaltı… Uyku geceyi bekleyebilir.

Yaklaşık 10 ay oldu.
Mevsimler geldi geçti.
Gardrobumda neler vardı? Nasıl giyiniyordum?
Hali hazırda giyinmiş olduğum eşofmanın üstüne ince yürüyüş pantolonunu geçirip beş dakikada hazır oluyorum. Saç yok, makyaj yok, ağız yok, burun yok. Asansör meşgul, merdiven tenha.  Bir adım, kırk bir adım… Geçiyorum yolu, taşımı bulmaya gidiyorum.

Aralık da tanıyamıyor kendini. Yanlış mı geldim diye bakınıyor şehre. Sahili mesken etmiş, kahveyi yeni keşfetmişçesine oturana, gezene… Ama bugün nihayet rengi dönmüş, köpüğü kabarmış denizin; eldivenleri de kuşanıyorum son kertede. Yüzümde, ensemde açık bulduğu yerlerden ısırıyor rüzgar. “Bu halde yürünür mü” havası var dışarıda ama nasıl da iyi geliyor! Serinlik soluk borumdan geçip diyaframıma doluyor. Bütün gece kapalı kalmış bir odanın penceresini açar gibi oluyor işte o an. Önce göğsüme, oradan karnıma dolan taze hava kümülüsleri usulca dağıtıyor.

Üşümelerden, yorulmalardan koşar adım kaçıp sığındığımız evlerin tavanları alçaldı, duvarları daraldı epeydir. Ekranlarla başlayan günler ekranlarla varıyor geceye. Ne yapsak olmuyor sanki. Hayat eve sığar dedikçe, dikdörtgen ağızlı  ejderhalar gibi vücutlarımızı dışarı püskürtüyor evler.

Püskürttü yine.
Sedefli deniz abuklarını, yüzeyi pürüzsüz, yumuşacık taşları doldurup duruyorum yine cebime. Ne yapacağım bunca deniz kabuğuyla? Bilmem. İçeriye biraz ‘dışarı’ götürmek için olabilir mi? Şimdilik, bulabildiğim en iyi neden bu sanki. Ellerimi arkamda birleştirip yürüyorum. Hayret! Hiç tarzım değil. Gülüyorum halime. Biraz gülüp biraz üşüyorum.

Yan yana dizilmiş kafeler, barlar… Hepsi ışıksız, sessiz, insansız. “Gel de oturup denize karşı bir şeyler içelim” anıları her geçen gün biraz daha eskiyor. İlk zamanlar  “ yahu  böylesi de pek tuhaf oluyor,” dediğimiz mesafeli merhabalar giderek normalleşiyor. “Tokalaşmak, selamlaşmak nasıl bir histi?” diye soruyoruz içten içe. İki lafın belini kırmak için toplanılmış zamanlardan kalan dip dibe fotoğraflara bakıp eski dünyaya özlem seansları düzenliyoruz.

Neden çıkmıştım dışarı? Hah! Bir taş bulmam lazım benim.

Sinematik bir mucize bekliyorum nedense. Dalga sesleri fonda beklerken küçük bir ışıltı düşsün eşelediğim kumların az ötesine, gözlerim kamaşsın ve ben onun büyüsüne kapılıp yavaşça yaklaşayım, çömeleyim, eşi benzeri görülmedik bir taş göreyim istiyorum. Evet, tam film işi. Olmuyor haliyle.
Vazgeçiyorum taşın afillisinden. “Sıradan olsun,” diyorum bu kez. O kadar sıradan olsun ki, hiç mi hiç ilgi çekmesin. Mucizevi olan ona yüklediğim anlam olsun. Tamam, bu daha belgeselvari.  Daha muteber böylesi.

Benim sıcaklık durumum da küresel olanla benzer seyrediyor. Bir aralık günü güneşin D vitaminli dokunuşlarını gezdirirken yüzümüzde, ertesi gün on beş derece birden soğuyarak bizi gerçeğe davet eden, hem duygumuzu hem bedenimizi bahardan kışa savuran yeni yüzyıl iklimi gibiyim. Kısa bir süre mevsim normalleri üzerinde dolaşıp aniden gelen keskin düşüşlerle baş etmeye çalışıyorum. Bazen saatlik aralıklarla değişen iç halim beni taşkın coşkulara ve derin iç çekişlere birbiri ardına batıp çıkarıyor. Dilimi kurtarsam da kalbimi kurtaramıyorum çoğunlukla. Dipte fokurdayıp püskürmek için bahanesini kollayan magmanın ateşiyle kıvranıp duruyor . Nefessiz kalıp atıyor sonra kendini kapılardan. Denizse dalgalar; ormansa ağaçlar, kuşlar koşuyor imdadına.

Öyle güzel dokunuyor ki dost eli suyun, temiz havanın; sanki içime dadanmış o siyah duman soluduğum havaya karışıp dağılıyor. Balığının peşinde kanat çırpan su kuşlarına, havlamalarıyla kuştan kalplerini telaşa sokan kıyı köpeklerine gülmeye başlıyorum sonra. Fırsat bulunca, neredeyse yüzümle bir olan medikal maskeyi biraz olsun indirip havayı kokluyorum. İşte o an bir yaşamaktır gelip giriyor burnumdan içeriye. Görebildiğim bütün maviler, yeşiller, dansını izlediğim martılar, duyabildiğim, yaşamın organik parçası olan bütün sesler için minnet hissiyle doluyorum. Sımsıkı sarılmak istiyorum o zaman varoluşa. Öyle mecazen filan değil, gerçekten. Salıncakta tutunduğum ip, kucağıma aldığım çocuk gibi, gerçekten.

Ve şimdi kalbimi kanatlandıran, “iyi ki” dediğim her özel anda iç sesime eşlik eden o güçlü sarılma anını gerçek kılmak için eşeliyorum kumsalı. Bu yüzden arıyorum şükür taşımı. Kümülüsler karnımı her sarışında koşup tutacağım, varlığımın iyi hafızası cep yoldaşımı.