Güz Bozumu

The Kill  – Brooklyn Duo

Gözle görünür, dille söylenir bir nedeni yokken, gözünü açtığın bir günü sıfırla çarptığın oldu mu hiç?
Yataktan doğrulmanın,
banyoya yürümenin,
yüzünü yıkamanın,
havluya uzanıp kurulanmanın bile zul geldiği sabahların
ve onu takip eden giyinmelerin,
yiyip içmelerin,
yıkanmış çamaşırları askıya yerleştirmenin ağır geldiği,
aslında hiç başlanmamış günlerin oldu mu?

Uykuya dalarken, içeride açık unutulmuş bir musluk varmış da, devam etmeni sağlayan tüm enerji buradan akıp gitmiş, posa gibi uyandığın zamanların?

En sevdiklerinin varlığının bile fazla geldiği, en keyif aldığın şeylerin bile sıradanlaşıp gereksizleştiği anlardan bahsediyorum. Sözsüz bir saklı bahçeye kapanıp, kilidi üç kere çevirip, anahtarı cebine koymak için neler vermeyeceğin anlardan…

Başını mı sallıyorsun?

Evet mi?

Yakaladım seni ! 🙂

Yapılacak onlarca şey,
konuşulacak insanlar,
üst üste yığılmış okunmayı bekleyen kitaplar varken
bir koltuğa uzanıp sızmayı düşledin mi sen de?

Ne uykuda ne de uyanıklıkta olmadığın bir arafta,
çalan kapı zili ile hoplayıp neredeyse tavana değen içini
tekrar katlayıp dürmenin ve ait olduğu yere yerleştirmenin
ne kadar yorucu olduğunu duyumsadın mı?

Yüz adım ötede köpüren bir deniz var.
Öğlene doğruydu, bir nedenle geçtim kıyısından,
yürüdüm ince kumları eze eze,
yine bir Kasım günü vardım eteğine.

Kalamadım çok,
arabaya binip ikinci vites sorularla kuşattım aklımı.
Geldim,
bir türlü uykuya düşemediğim kanepede
bu kez ekrana teslim ettim zihnimi.
Başka boyutlardan, bağlı hayatlardan bahseden bir dizinin en az 6 bölümünü peş peşe izledim.
Kandırdım onu biliyor musun?
Başka odalara sokup, sıfır çarpanını 6 bölümlük duraklamaya aldım.

Neye dokunsam,
neye niyetlensem,
neye doğru yürüsem anlam yitimi rekorları kırdığım bir cumartesi günü, tüm hayatımı kaplaması ihtimalinde ömrümü sıfırla çarpacak bu hissi “tehlikeli ruh halleri” listemin başına koydum.

Güneşe, kumsala, göğüs kafesim her sıkıştığında kendimi yanında bulduğum denize rağmen, beni kanepe ile kaynaşmış bir gövdeye hapseden bu kimyayı geceden sabaha nasıl ürettim dersin?

Keşke bilseydim !

Hayat boyu kaç mayından kıl payı kurtuluyoruz,
kaçının üzerinden tesadüfen atlıyor ya da tam kenarından sıyırıp geçiyoruz?

Görünmez, sayısız kılcal ağla kendimizi kenetlediğimiz şu dünyada sağlam kalabilmek için fazlaca şans mı gerekiyor acaba?
Ne bedenin ne de ruhun ritmi bozulduğunda kalabiliyoruz hayatta.
Verdiği  komutlarla bizi koruyup esirgeyen bu zeki et parçası, yine aynı yolla hayatı katlanılmaz kılabiliyor.
Adına paranoya, panikatak, şizofreni, bipolar denilen her türlü zihinsel denge kaybı
dipsiz umutsuzluklarla,
karanlık sanrılarla,
geçmeyen korkularla
geleceği kötürüm yapıyor.

Hadi o kadar zorlamayalım da, ufak bir eksen kayması diyelim. Bir kesitlik anlam yitimi…
Sana da uğradı mı hiç?

Ayakkabılarını giyip vasıtaya binmek,
yolu geçip çalıştığın binaya girmek dünyanın en ağır işçiliği gibi geldi mi?

Kanepeyle bütünleştiğin saatler sonrasında
karnından açlığın senfonisi yükselirken
yedi buçuk adımlık mutfağa gidip dolaptan bir kap yemek çıkarmak
Ağrı’ya tırmanmak zorluğuyla eşleşti mi?
Artık gireyim şu yatağa diye niyetlenip diş fırçana uzanırken
aynada karşılaştığın efsürde suretine dikip bakışlarını,
“Bu geçecek di mi?, Mutlaka hissim değişecek !” diye diye kendini telkin ettin mi?

Başını mı sallıyorsun?

Hayır mı?

Hımmm..

Belki de,
seninle hiç tanışmadık !

Müsaadenle!

Hiç parmaklarını kırmak istedin mi?

Ben bazen istiyorum, her zaman değil, ne zaman sana yazmak için alsam kalemi elime, ayak tabanımla ezmek istiyorum parmaklarımı. Tutamasınlar kalemi, basamasınlar daktilo tuşlarına… Olmuyor! Duyguları parmaklar üretmiyor, bir yer var insanın içinde, hissettiğin ama öyle ultrason, röntgen, mr, tomografi gibi cihazlarda gözükmeyen. Duyguları parmaklar üretmiyor, bazısı kalp diyor, bazısı gönül, bazısı ruh diyor, bazısı hormonların işi… Bilmiyorum! Sadece hissediyorum. Suçu yok parmakların, onlar sadece elçi! Hem kırsam ne olacak? Hislerimi kelimelere dönüştüremezsem eğer birbiri üzerine yığılıp kalacaklar içimde bir yerlerde; havasız kalacaklar, çürümeye yüz tutacaklar, kokuşacaklar, zehirleyecekler beni… Ve doktorlar tahlil üstüne tahlil, röntgen üzerine neler isteyecekler neler… Sonra; bir şey göremiyoruz diyecekler!  

Bugün Pazar, sabah erkenden kalkıp çıkınca sokağa, koca şehir bana aitmiş gibi hissediyorum. İşte böyle zamanlarda duyabiliyorum beton arasında kalmış tek tük ağaçların hışırtılarını, işte böyle zamanlarda dinliyorum sesleri şehrin homurtusuna galip gelen serçe cıvıltılarını. Bir de Ekimin veda hazırlığı eşlik ediyor tüm olan bitene… Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde, hissediyorum, bir şeyler oluyor, ya bir fidan tomurcuklanıyor ya da bir ağaç yaprak döküyor.

Gecenin çiyi hala üzerinde duran bir bank bulup oturuyorum. Yine böyle zamanlarda garip bir şey oluyor, kimseye söylemedim daha önce ilk sana söylüyorum.  Ne zaman sana yazmak için hazırlansam, dışarıdan bana doğru yürüyen birilerini görüyorum. Ne oluyor biliyor musun? Göğüs kafesimin oradan içime giriyorlar. Belki zihnim bana oyun oynuyor bilmiyorum, ama hissediyorum…  Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde, işte oralarda dolaşıyorlar.

Seni hiç görmedim ben. Ne gördüm ne de sesini duydum. Var mısın onu da bilmiyorum. Varsın da bir bütün değil gibisin. Hem bedenin hem ruhun parçalanmış da saklanmış başka başka insanların bedenleri ve ruhları içine!

Zaman zaman denk geliyorum sanki bir parçana;

Alamıyorum bazen gözlerimi bir kadının gözünden,

Dinlemeyi bırakıp uzaklaşamıyorum bazen bir kadının sesinden.

Bazen bir yerlerde okuduklarımı sen yazdın sanıyorum,

Bazen de güneşi arkasına almış bir yüzün siluetine kanıyorum.

Sen misin? Diye sorasım geliyor; soramıyorum.

Sen değilsin; biliyorum!

Merak etme okumuyor kimse, önceleri sayfa sayfa saklardım da şimdilerde atıyorum çöpe…

Sana yazmak, bana yazmak gibi…

Hiç parmaklarını kırmak istedin mi?

Ben bazen istiyorum, her zaman değil, ne zaman sana yazmak için alsam kalemi elime, ayak tabanımla ezmek istiyorum parmaklarımı. Tutamasınlar kalemi, basamasınlar daktilo tuşlarına… Olmuyor!

Onların suçu yok! Duyguları parmaklar üretmiyor.

Bak! Kalabalıklaşıyor sokaklar. Homurdanıyor arabalar.

Duyulmuyor artık ağaç hışırtıları, serçe cıvıltıları.

Göğüs kafesimden geri çıkıyor birileri, uzaklaşıyorlar.

Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde;

İşte…

Müsaadenle!

Özkan SARI

Uzun Yazı

Bir tatile gittim ben,

uzun,

upuzundu.

Devrilen binlerce ağaç,

zehirlenen tepelerce toprak,

tırmanıp üstüne yeşilin,

kara gölgelerle göğe erişen, yangınlarca,

boncuk gözlerinden gezegensel büyüklükte korkular akıtırken,

“Anne lütfen ölme !” diye yalvaran çocuklarca,

acının göz hapsinden son anda kaçırdığı nefesiyle

“Ölmek istemiyorum !” diye kıvranan annelerce,

sonu gelmeyen istismarlar,

iyi hal indirimli tecavüzlerce uzun,

upuzun

bir tatile gittim ben.

Derya CESUR

Selimiye’de Bir İskele

Naive Elegant Love

Ben küçük yerleri severim.

Taş döşeli dar sokaklarda pencereden pencereye ip uzatabileceğim kadar dost evleri,

cesur kırmızılar, çiviti çıkmış maviler, “yok artık !” dedirten yeşillere boyanmış ahşap çerçeveleri,

duvar saksısı gibi kondurulmuş ve unuttuğum bir çocukluk masalına çağırır gibi boyanmış masaları, iskemleleri…

Ben küçük yerleri severim.

Şırıl şırıl dalgasıyla iskelelerin, teknelerin altını şılap şılap döven,

gün batımında masama dost olan denize kıyı sakin köyleri…

Keyfine göre güne günaydın deyip incik boncuk tezgahını açan kadınların, sokak yalnızlığı giyinene kadar kapısını kapatmayan, son müşterinin yanındaki sandalyede geceyi  demlendiren nazik adamların kendilerine durak seçtiği cumba altı dükkanları…

Ben küçük yerleri severim.

Birbirine selam vere vere, arka sokaktaki fırından çıkan, aldığı beş simitten üçünü evine gidene kadar dağıtıp, kısık ateşte demlenmiş çayının yanında beyaz peynir, zeytin ve domatesle balkonlarında bereketli kahvaltılar yapan insanları…

Ben küçük yerleri severim.

İhtişamı ağaca, güneşe, suya ve dağa bırakıp, kendine papatyadan taç yapmış çocuklar gibi, mütevazi güzellikleriyle içime baharlı yollar açan

ve gitmek zamanı geldiğinde, hüznü burun kemiğime takı yapan…

Ben küçük yerleri severim.

Bu küçük yerlerin Monet tablolarına benzeyen avlularında kaynayan reçelleri, anne eli değmiş mezeleri, yüzünde unuttuğu akşamdan kalma tebessümüyle şapkasının altında şekerlemeye çekilmiş bakkalı, begonville aşk yaşayan balkonları…

Bu yüzden Ege bir tutkudur bende.

Kızışan sıcaklıkla birlikte,  çırpınışlarını giderek yükselten cırcır böceklerine  imrendiğim yerdir.

Akdeniz’de asla bulamayacağım,

güneşin yorduğu derimde tatlı tatlı gezinen meltemin şefkatli sarılışıdır.

Marmaris’in inci gibi derinlerinde sakladığı Selimiye’nin yeri özeldir bu yüzden. Sabahın erken saatlerinde, bir seromoni gibi, sohbet ede ede yüzen şapkalı kadınları kaç yerde görür insan?

Balkonda kahve içer gibi, mümkün olan en az devinimle ve aralarındaki mesafeyi hiç yitirmeden yaptıkları bu sabah sohbetinin seyircisi olmak bile güzeldir. İskelemin önünden geçip gider ve ben kim bilir hangi kitabın kaçıncı sayfasını çevirirken tekrar görünürler. Aradan en az bir saat geçmiş olur ve sanki doğduklarından beri sudan çıkmayan hasır şapkalı deniz kızları gibi hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden geri dönerler.

Losta Sahil Evi’nin ahşap  iskelesi gündüze ayrı, geceye ayrı bakar Selimiye’de. Gündüzün temiz mavisini, gecenin yakamozlu siyahını burun deliklerimden, göz bebeklerimden ve derimdeki milyonlarca gözenekten  içime taşır. Arkamda, uyuduğum beyaz kulübe, önümde, bakmakla eskitemediğim bir genişlik, içime doldurmakla doyamadığım iyot kokusu var iken, saniyeler, saatlerce genişlesin isterim.

Orta yaşın seyr-ü sefererinde, aranır oluyormuş tecrit. Davranışsal evrimi gecikmiş kalabalıkların içinde alınmıyormuş nefes. Bunu anladığınmdan beridir, yüzerken, bir şekilde rüzgarla savrulup gelmiş bir ambalajla karşılaştığında, yakalayıp iskeleye bırakan insanların diyarında ölene değin kalasım ve bu inceliğe sahip olmayan diğerleriyle, yalnızca fiziksel olarak süren tek bağımı da koparasım var.

Çoğunluğu değiştiremeyeceğimi anladığım günden beri, aynı rüyaya inandığım azınlıkla kendi masalımı yazasım var.

48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.

Derya CESUR