48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.

Derya CESUR

Yüzleşme

Armand Amar – Shakuhacki

Neden yaratır insan?

Üç kelimelik K O C A M A N bir soru !

İki yüz bin yıllık insanlık tarihindeki tüm yaratımlara verilebilecek tek bir yanıt var mıdır bilmiyorum. Biraz ihtiyaç, biraz merak ve belki biraz fark yaratma isteği…

Benim derdim, kendime yanıt bulmak.

Bunu neden yapmak istiyorum?”  gibi en alt katmanlarımda fısıltıyla dolaşan basit bir sorunun sesini yükseltip, kendine karşı dürüstlüğün madalyasını kazanmak 🙂

Zweig’in Olağanüstü Bir Gece’sinin son satırında,  insanı kış günü uykuya dalmak üzereyken son saniyede soğuk suya atar gibi  yazdığı ve aynada  kendimle her yüz yüze geldiğimde içimde tekrarlanan o muhteşem cümlede saklı belki de cevap;

“Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

“Neden konuşur insan?”  demeyiz mesela.

“Neden yürür?” ya da “Neden acıkır?” da demeyiz.

Herkesin yapageldiği,
türe özgü hiçbir normal edim cezbetmez merakı.

Çünkü…

Öyle işte!

Nedensellik…

Ya da

Tanrısal yaratıcılık…

İnsan kabullerin, normallerin dışında seyredene merak duyar hep.

Neden yürüyemiyorum?”

“Neden konuşamıyorum?”

“Neden göremiyorum?”

Sorular ancak “olağan olan olmadığında” takıyor peşine bizi.

Nasıl?” a kafa yoramadığımızdan olsa gerek, tüm “olağanlar”, kurulu bir sistemin beklenen işleyişi  olarak yer ediyor aklımızda.

Yemek,
içmek,
uyumak,
üremek,
sevinmek,
üzülmek,
acı duymak,
sıkılmak,
umutlanmak filan
bin yıllardır olan şeylerin aynı.

Bizi aşık yapan,
hırsız yapan,
katil yapan,
kahraman,
hain,
itaatkar,
asi,
mutlu,
kederli,
bencil,
şefkatli, 
saygın ya da zavallı yapan şeylerin kök nedenleri
homo sapienslerden beri aynı.

Zaman dişlilerinin her bir girintisinde konaklayan yüzyıllar var.

İyiliği ve kötülüğü hep aynı çift göz, aynı tek yürek, aynı iki el ile yaşatan insan, yöntemleri ve araçları dışında hiçbir şeyi değiştirmedi aslında.

Belki,

bazı şeyleri mucizevi şekilde geliştirdi (!) o kadar.

21. yüzyılda daha hızlı aşık oluyor,
daha hızlı ayrılıyor,
daha hızlı iletişiyor,
çalışıyor ve daha hızlı öldürüyoruz.

Ve bu hızın belleğimizle, akıllara “durgunluk” veren bir alış verişi var.

Aldığını eskitemeden yenisine maruz kalan zihnimiz, neredeyse dakikada bir değişen ve kaynağı meçhul sayımsız verinin tecavüz alanına döndü. Bir gün kalbimizin duracağı kesin bilgisinin dışında, geleceğin bize neleri yakıştıracağına dair merakımız, beş bilinmeyenli denklemle aşık atıyor.

Ve insan,

mağarasının duvarlarına av maceralarını,
kahramanlıklarını,
zaferlerini çizdiği günden beri
bilmiyor geleceğini.

Fakat kuvvetle muhtemel ki,

bugünkü ırkından daha fazla öngörebiliyor başına neler gelebileceğini.

“Neden olduğunu bilmediğini bir dürtüyle,
bulduğu her düzlüğe hayatını nakşediyor.

Yazamadığı için çiziyor önceleri.

Resimlerle hikayeler anlatıyor kendinden sonrakilere.

Sesi ve nefesi kesildiğinde dahi, devam etmek istiyor yaşamaya.

Acılarının,
heyecanlarının,
kahramanlıklarının,
yenilgilerinin,
aldığı derslerin
rehber olmasını istiyor toprağını örtenlere.

İnsan !..

Belki de “yok oluşu” duyumsayan tek canlı olduğu için,

ona direnmek istiyor.

Bu yüzden, bin yıllardır bıkmadan usanmadan çiziyor duvara, papirüse, tuvale…

Bu yüzden yontuyor kayaları.

Bu yüzden besteler yapıyor ve söylüyor şarkılarını.

Bu yüzden,

karanlık odalarda, Dünya’nın öküzün boynuzu üstündeki tepsi olmadığını ispatlamaya çalışıyor giyotinde olsa da başı.

Bu yüzden,

icadından beri hiç bırakmadı yazıyı.

Bu yüzden diyor ki;

“Ben vardım.

Buradaydım.

Senin gibi bir sestim ben de; güldüm ve ağladım.

Canım acıdı dengemi kaybedip düştüğümde,

içim yandı sevdiklerimi toprağa verdiğimde.

Ben vardım.

Buradaydım.

Senden az önce,

bir zaman önce,

asırlar önceydi,

yaşadım.

Yıldızlı Gece  ve Guernica  ile,

Tuna Nehri kıyısındaki ayakkabılar ve Düğümlü Tabanca ile,

Hurri İlahisi ve Dokuzuncu Senfoni ile,

İlyada ve Odyssei,  Antigone, Suç ve Ceza ile kendimi sana anlattım.

Aklımdan geçenleri seyret,

duyduklarımı duy,

gördüklerimi gör,

anladıklarımı fark et istedim.

Benim zamanımın ne mürekkebi ne de kağıdı benzer seninkine;

ama benzer soysuzluğu, ihaneti, aşkı ya da mutsuzluğu.

Tarlada açan gelinciği, dalgayla ıslanan kumu, baharda esen yeli de benzer.

Gideceğim bellidir, senin illa ki geleceğin gibi.

Hep dolan ama hiç taşmayan kap olur mu?
Çizdim, yonttum, şakıdım ve yazdım ki,
taşan boşa gitmesin.

Şimdi sen, benden daha yüksek bir tepedesin.

Ben,

gördüğün manzaranın tek boyunluk çiçeği,

belki,

 gözyaşı kadarlık denizi…

Ufka değdirdiğinde gözünü,

orada ben de varım,

bil istedim.

Derya CESUR

Saçma Sapmalar

-Bugün nasıl bitecek bilmiyorum.

(??? … )

-Gece boyu üstündeki yorganı tekmeleyen gövdeme inat bu ayaklarım neden ısınmıyor acaba?

(Hala uyuyor olabilir miyim?)

-Önce egzersiz mi yapsam, şu sıvıları mı içsem?

(Efendim?)

-Saçlarım neden dümdüz değil ki?

(N’oluyor sahiden?  Kalktım mı ben? Saat kaç?)

-Kalıcı makyaj konusunu bir daha düşünmeliyim. Zor oluyor her sabah.

( Sandıkların son durumu ne oldu acaba?)

-İyi ki giyeceğim şeyleri akşamdan çıkardım, en az 15 dakikalık zamanı kurtardım. Bu uykusuzlukta epey para eder.

(Yatağa gidip bir kendime baksam mı acaba orada mıyım diye?)

-Bir de nöbetçiyim. Akşama kadar ayakta nasıl dururum acaba? Whatsapp durumuma “yok” yazıp uçuş moduna mı geçiş yapsam?

(Ya oradaysam? Ne yapacağım o vakit? Ayağımdan gıdıklayıp “Hadi Uyan! İşe geç kalacaksın mı diyeceğim? Daha düşünürken ürktüm.)

-Tabandan ısıtmalı ev istiyorum.

(Hı?)

 -Ya da kısa yoldan çorap giyeyim şimdilik.

(İstanbullu  bu kadar takmamıştır kafasını. Bana ne oluyor acaba buralardan?)

Mutfak…

Zencefil, zerdeçal, bir limon, biraz bal… Bir tatlı kaşığı çörekotu yağı… Bir de şu yeni  vitamin takviyeleri… Art arda yutup erken kahvaltıyı halledelim. Hasta olmamak için…

-Dur! Olsam ya biraz hasta! Birkaç gün parasetamol etkisiyle uyurum o zaman.

(Ben kesin uyandım. Yine zehir gibi üretiyorum.)

-E benim ayaklarım niye çıplak hala? Saat kaç? Aaa  Geç kalıyorum!

Okul…

-Yine kötü kötü kokuyor burası.  Bir an önce nereye gideceksek gidelim de bitsin artık bu işkence. İçim çürüyor baktıkça yemin ederim. Ben de o yüzden duvarlara değil sevdiğim insanların yüzüne bakıp, güzel müzikler dinleyip güzel yazılar okuyorum  ferahlamak için.

(Her gün niye aynı yere gidiyoruz çalışmak için? Her gün kendimizi aynı duvarlara, aynı saat aralıklarına ve aynı insanlara hapsediyoruz. Neden?)

Bendir…

(Hı?)

Güzel bir sesi var. Derin ve yüzlerce yıllık. Düm te-ka düm tek…

(Keşke terlikli kadın dönmeden eve gidip biraz yatsam… Bundan sonra müstakil eve taşınmayan ne olsun!)

-Ne olsun?

(Ne?  Nasıl Ya? Cevap mı verdim kendime? Duydum mu beni sahiden? Yani, mümkün mü benim kendime seslenmem?)

Düm te-ka düm tek….

(Şşşşt sana söylüyorum. Duyuyor musun? Bana mı söyledin onu? Şeyy ya da bana mı söyledim?)

-Çalın davullaaaaaa-rıııııııı Çaaaaydan aaaaa şaaaa ğııııııı…

(Hı? Anlamadım? Nasıl? Hangi davul? )

-Hoş geldiniz gençler! Nasılsınız? Baştan söyleyeyim biraz zayıf bir günümdeyim, pek uyuyamadım; o yüzden tolerasyonum biraz zayıf. Gerginlik hissederseniz kusura bakmayın.

(Heeeeyyy?  N’apıyoruz biz burada?  Çıkalım gidelim. Denize koşalım, gidip karşısında orta açık çay içelim. Heeeey! Tependeki florasanlar bile intihar etmiş, sen hala öğretilerin peşindesin. Hadi! Kime diyorum?)

-Efendim? Bir şey mi sordun?

(Evet! Evet! Evet! Sordum. Ne bekliyoruz?)

-Hayır yavrum gitmenizi istemiyorum. Başka bir takım görevler ya da ödevler için burada öğreneceklerinizden vazgeçmenizi istemiyorum. Olmadığınız her an sizin için bir kayıptır. Bunu kaçıncı defa söylediğimi hatırlamıyorum bile.

(Hah! Gördün mü? Onlar da istemiyor bizi. Gidelim. Gidip daha huzurlu bir yer bulalım, belki uyuruz da.)

-Burada gerçekten ortaya “kendimi” koyuyorum. Özverimi, enerjimi, birikimimi ve her şeyi.. Öyle ki, günün sonunda  kendi çocuğuma bunların hiç biri kalmıyor. Karşılığını almak isterim.

( Ya bir sal artık! Nedir öyle karşılık falan? Bak, boş boş bakıyor işte. Anlamıyor. Sadece karşı çıkacak gücü olmadığı için kabullenmiş gibi yapıyor. Sen de anlıyorsun bal gibi. Zorlama!)

-Şimdi tenefüse çıkın ve söylediklerim üzerine biraz düşünün.

(Gözlerim olsa yaşaracak. Yani o denli…)

-Sen de sus artık! Bıktım şımarıklığından, basit arzularından, bencil dışavurumlarından. Git kapat kendini bensiz bir yerlere. Beni de sensiz bırak, yorma içten içe.

(Hı?)

-Sana kulak vermekten, seninle çekişmekten, benden olduğunu bilip seni dizginleyememekten yoruldum. Git kendine,  kuytu köşelerime gizlediğim, benim dahi bilmediğim  şuursuz bir  kıvrım bul. Yasla arkanı kendini bilmez bir yanıma, dertsizliğine doy.

(Ama?)

-Hadi! Uzatma….

(Duyuyor muydun yani bunca zamandır? Duyup da oralı mı olmuyordun?)

-Evet duyuyordum, ama oralı da oluyordum. Oluyorum… Bu yüzden gitmeni istiyorum. Duymazsam olmam belki de..

(Ne olmazsın?)

-Oralı olmam. Keyifsiz olmam, tatminsiz olmam, sevimsiz olmam. Ve daha pek çok şey olmam!)

(Anladım. Ama öyle olmuyor bu işler.)

-Nasıl olmuyor?

(Git deyince gidilmiyor yani. Olma deyince yok olunmuyor. )

-Nasıl oluyor peki?

(Bilmiyorum. Bilsem konuşmayı bırakırdım. Bilsem, yazmanı istemezdim.)

-Yazmamı?

(Evet. Yazarak bulmanı… Yazarak dökülmeni yatağından… Dökülürken, belki bir taşa takılıp aktığın yeri yadırgamanı…)

-!!!!!

(Üzgünüm. Biz aynı şeyiz. Aynı deri, aynı damar, aynı rüya, aynı yorgunluk, aynı endişe, aynı heyecan ve adına ne dersen o . Biz gidemeyiz birbirimizden anlayacağın. Biz “aynı” daki zıddız. Sen nereye ben oraya anlayacağın.)

-O halde…

(O halde?)

-Biliyorsun işte…

(Biliyorum. Müziği kapatmayı ve o kırmızı şeyi bitirmeyi unutma.)

-Olur:)

(İyi  geceler.)

-Sana da.

Derya CESUR

Balıkçı Kahvesi

Güzel bir sabah, deniz çarşaf gibi, daha dün geceye kadar lodosun bahar temizliği vardı! Dalgalar koca, nasırlı elleriyle kıyıyı dövüyor, yaşlı balıkçı teknelerinin yorgun kemiklerini kütürdetiyor, denizde insana ait ne varsa, yosunlarla beraber kumsala atıyordu.

Balıkçılar, meraların, taşların neredeyse kurumaya yüz tuttuğunu biliyor, kuytusuna sığındıkları balıkçı kahvesinde eski günleri anıyorlardı.

Ah, o eski günler!

Karagözler, sinaritler, akyalar ve hatta kılıçbalıkları…

Nisan ayı gelmesine rağmen kahvehanenin kamyon jantından yapılmış sobası tütüyor, yıllar geçtikçe müdavimler bir bir eksiliyordu.

Eksilen müdavimlerin yerine, emekli olduktan sonra baba ocağına dönen, başka bir hayata başlamak isteyen, işe yaramamanın şaşkınlığını yeni yeni hissetmeye başlamış, evde hanımların dırdırından bıkmış yeni müdavimler geliyordu.

Hepsi de zamanında çok önemli insanlardı, feleğin çemberinden geçmiş, dalganmış da yıllarla durulmuşlardı. Samimiyet arttıkça kimi torunlarını övüyor, kimi çocukların vefasızlığından yakınıyor fakat kendilerinden olana diğerleri laf söyleyince bozuluyorlardı.

En çok, susuluyordu balıkçı kahvesinde.

Geçmiş güzel günler hatırlanıyor, gazetenin magazin sayfalarında yer alan güzeller dillendirilmeden eski sevgililere benzetiliyor sonra kâh duvardaki bir takvime kâh televizyona gözler takılıyor, dalınıyor müdavimlerin içsel yolculuğu başlıyordu.

Hayat bir sinema salonuna benziyordu, koltuklar ne kadar rahat olursa olsun film bittiği zaman herkes evine dönüyordu!

Mevkiler, rütbeler gelip geçiciydi işte, hayat yaşanırken, zorluklar varken, didişirken, ayakta kalmaya çalışırken güzeldi.

Fırtına varken denizde olmak iyiydi!

Sakin limana demirledikten gayrı, günler birbirine benziyor, can sıkıntısından adamın içi patlıyordu.

Yaşı kaç olursa olsun, sabah evden çıkıp gidebileceği bir yeri olmalıydı her adamın, kahve, çay bahçesi de, bir ahbabın iş yeri de, saklanacak bir kuytu, insanların gözüne batmadan nefes alınabilecek bir köşe, deniz kenarında bir taş, ahşap bir iskemle, ince belli bardakta çay…

Bulmaca kavgaları yaşanıyordu sık sık, kahveye ne kadar erken gelirsen gel, çengel bulmacayı çözmüş oluyordu biri, bazısı dinleyen bulduğu zaman dilin kemiği yok ya arada sallıyordu.

Bir gün “ ben İspanya’dayken” diye anlatmaya başlıyor, ertesi gün “ şu yaşıma geldim yurtdışına çıkmak kısmet olmadı” diyordu…

Yalan, sağlam hafıza gerektiriyordu fakat belli bir yaştan sonra sağlam hafıza kilo ile alınmıyordu.

Müdavimlerin etrafı geniş, eli kolu uzundu!

Başları sıkışmaya görsün, kapılarını çalacakları bakanlar da vardı, milletvekilleri de, iş adamlarını saymıyorlardı bile!

Arkalarında, sıkıştıkları an gidebilecekleri biri olsun istiyorlardı ama yoktu.

Hiç olmamıştı, alın teri ile çalışan, derdi evine ekmek götürmek olan, yıllarca sabah ezanında evden çıkmış, akşam karanlığında dönmüş adam, geçim derdini bilirdi de, politikadan anlamazdı ya anlarmış gibi yapardı işte.

Bu yaştan sonra sırf meşgale olsun, zaman geçsin diye anılarını yazmaya başlayan, kıyı balıkçılığına soyunan olurdu, renkli zargana topu ve ipek alınır, hemen bir takım çantası düzülürdü sonra meselenin balık tutmak olmadığı anlaşılırdı.

Mesele, sabahları evden çıktıktan sonra gidilebilecek bir yer olmasıydı.

Bir plan, bir istek, yaşama sevincini tetikleyecek herhangi bir şey…

Ölümü beklerken balık da beklenirdi ne olacak?

Balıkçılar, meraların, taşların neredeyse kurumaya yüz tuttuğunu biliyor, kuytusuna sığındıkları balıkçı kahvesinde eski günleri anıyorlardı.

Ah, o eski günler!

Gülerken Acıyan Çizgilerim Var Benim!

Sen bana bakma; büyütemediğim fidanlarım var benim. Belki de bundandır hayal kırıklıklarım. Ne su ister dediler, ne toprak. Ne hava ister, ne yatak. Gönlünün pınarları, ruhunun rüzgarları gerek.

Sen bana bakma; okuyamadığım kitaplarım var benim. Belki de bundandır merakım. Ne okumayla biter dediler, ne de okunmayla yiter. Birine insan dediler, birine hayvan. Birine bitki dediler, birine evren.

Sen bana bakma; hiç gidemediğim köylerim var benim. Belki de bundandır gurbetliğim. Yürümeyle bitmez dediler, yollardan gidilmez. Ne bir dağın ardındadır, ne bir ovanın düzünde. Onlar özlem hissetmediğin yerlerdedir.

Sen bana bakma; doyuramadığım çocuklarım var benim. Belki de bundandır açlığım. Ne yedirmeyle doyar dediler, ne de içirmeyle kanar. Birine nefis dediler, birine hırs. Birine kibir dediler, birine…

Sen bana bakma; vuslata ermeyen sevdalarım var benim. Belki de bundandır hasretim. Ne bakmayla görülür dediler, ne dinlemeyle duyulur. Bazen kadın tenindedir, bazen kuşun kanadında. Bazen evlat kokusunda, bazen ana kucağında…

Sen bana bakma; söylenmemiş türkülerim var benim. Belki de bundandır sessizliğim. Ne diller söyler dediler, ne de kulaklar işitir. Bazen keklik ötüşünde, bazen huş’un yokuşunda. Bazen tren dumanında, bazen mavzer kurşununda…

Sen bana bakma; sarılmamış yaralarım var benim. Belki de bundandır acılarım. Ne merhem deva dediler, ne tuz basmak reva. Yaran derindedir, yaran gönlünde…

Sen bana bakma; kurulmamış hayallerim var benim. Belki de bundandır dalgınlığım. Rüya bu uyan dediler, serap bu yalan.

Sen bana bakma; gülerken acıyan çizgilerim var benim.

Ben hüzünlü palyaço!

Sen bana bakma…

Sen söyle!

Senden ne haber?

Özkan SARI