Kapı

Açık kapalı,
eski yeni,
bir tür geçit…
Giz, macera,
dayanak, eşik, kilit…
Aç, kapa, arala, çek, çarp, ört, it gitsin; neticede, kapı.

Sensörlü, dairesel, sürgülü, yatay…
Girmek ve çıkmak için,
gitmek ve dönmek için
ille de bir kapı.

Kapı, maddesel varlığının ötesinde edebiyatta “eşik” ile birlikte en çok kullanılan kronotop.[1]
Bir giriş ya da çıkış noktası.
Dışarı ile içerinin, öteki ile berikinin ayrıldığı ya da bağlandığı yer.

Benim için, ardında yeni yollar serili geçittir kapı.
Üç anahtar bekler aralanmak için; yalnızca bir aradayken işe yarayan üç maymuncuk…
Kapı, duvara benzemez; duvar engeldir, kapı umut. Duvar son duraktır, kapı başlangıç.
Duvar gibi sert ve yüksek de görünse doğru anahtar var ise cebimde; ya da Alaaddin’inki gibi sihirli bir cümle, ardına kadar açılan yeni bir hayattır kapı.

İlk anahtar meraktır; o kapılar ardında ne olduğunu soran, ihtimalleri düşündüren maymuncuk. İkincisi hevestir; yola düşüren, o kapıların başına diken istek dolu maymuncuk. Ve sonuncusu o kapılara asılan, topuzlarını çeviren, onları omuzlayıp iten ‘çaba’dır; yani niyeti tamamlayan maymuncuk. İşte bu üçü bir arada ise direnmez hiçbir kapı, usul usul açılır.

Her kapının ardında yeni insanlar, yeni mekanlar, deneyimler, yeni yollar ve o yolların sonunda yeni kapılar bekler. Açmaya niyet edenler için ödülleri de vardır kapıların, kayıpları da. Neşeler de döker eteklerimize, kederler de akıtır.  ‘İyi ki’ler de bırakır avcumuza, keşkeler de. Fakat hiçbiri eli boş bırakmaz insanı. Hiçbir kapıdan öğrenmeden çıkmaz insan.

Kapı yoldur.
Başka bir ihtimal, umut, yeni bir heyecan, yeni keşiflere atılmış adımdır kapı.
Bir hayattan ötekine,
hapislikten özgürlüğe,
ölmekten dirilmeye açılan geçittir.

Girmek ve çıkmak için,
yola düşüp varmak için,
aramak ve bulmak için,
bilmek ve olmak için
ille de bir kapı.

Üç maymuncuğu boynuna takan her kim ise
ona görünüp ona açılan,
anahtarını düşürene “yok” olan kapı.

Derya CESUR


[1] Kronotop: Edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkinin içkin bağlantılılığına verilen isimdir. Kronotoplar yaşanılan ve anlatılan zaman-uzamı maddileştirerek, zamanı mekanda cisimleştirerek olayların somutlaştırılıp anlatının birbirine bağlanmasını ve birleştirilmesini sağlar.

Gracias A La Vida

Gözün görür, kulağın işitir mi senin?
Nereye bakar yüzün,
neye dokunur elin?

Yürüyoruz yine.

Başkaca da bir şey yapılmıyor nicedir. Birkaç gün sonra, hiç akla gelmez bir yaşam biçiminin seneidevriyesine varıyoruz. Bildiğimiz her türlü halden soyunup tanımadık bir esvabı giyineli, birbirimizle tokalaşmayalı, müşterek masalarda yüksek sesli sohbetlere karışmayalı bir yıl oluyor.

Bundandır ki, kapıları içe açtık . 
Bundandır ki, her sessizlik anında kendi yankımızı daha güçlü duyar olduk.

Bu yüzden yürüyoruz.
Üstümüz mavi, yanımız mavi
kuşlara selam dura dura gidiyoruz.
Güzel mi güzel, su gibi akıyor müzik içimize.
Deniz, milyar yıllık kokusunu tatlı tatlı salıyor burnumuza. Nasıl da mutluyuz; gölgem ve ben.

Sonra sırtımızı güneşe verip çöküyoruz kıyıya. Ayak bileğimden ayrılıp suya düşüyor gölgem. Omuzlarımızı titreterek gülüşüyoruz bir süre. Dalga dalga kıvrılıp seyrediyor beni.  Başımı mavide, yüzümü ufukta gezdirip duruyorum ben. Bu acayip yılın bir öğleden sonrası, martıya güvercine özenip  tünüyorum bir taş üstüne. Ne geçmişi ne de geleceği alıyorum yanıma. Taşla, denizle, rüzgarla, güneşle bir olup tutuyorum ‘an’ı avuçlarımda. Diyorum ki,

Farkındayım senin.
Bu kanat çırpışın,
bu taze kokunun ,
sırtımdaki sıcağın farkındayım.
Kuşun, denizin, güneşin,
tutunduğum kayanın,
suda yüzen gölgemin,
hücrelerime yayılan müziğin,
bu birliğin, muhteşemliğin farkındayım.

Gracias a la vida !

Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
Bana yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdi
Onlarla gittim kentlere, göletlere
Plajlara, çöllere, dağlara ve ovalara
Ve senin evine, senin sokağına ve bahçene

Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
Bana gülmeyi ve ağlamayı verdi.
Böylece ayırt edebiliyorum acıyı mutluluktan
Benim şarkımı oluşturan iki malzeme bunlar
Ve benim şarkımın aynısı olan sizin şarkınızı
Ve kendi şarkıma benzeyen herkesin şarkısını [1]

“Gracias a la vida…”
Teşekkürler sana hayat !

Dünya döne döne kendini biraz daha eskitiyor.
Sırtımı döndüğüm şehir, hep bildiğim gibi.

Şimdi, tam da bu saniye nasıl hissediyorsam, geçmişe de geleceğe de öyle bakıyorum; güzel. Öncesini de, sonrasını da “şimdi” ile konuşuyorum. Geçmiş, an’ın elinde yuvarlanırken; gelecek, duygusal bir ilizyona dönüşüyor. Kötüysem kaygılı, iyiysem ümitvar… O halde, kurtarılacak tek gerçek zaman var; şimdi. Ne geçmişin, ne geleceğin nefesini alabiliyorum. Beni yaşatan soluk; şimdi.

O halde tüm dikkatimi ona vermeliyim.
Yaşadığım tüm sevinçler, heyecanlar gibi acıyı ve hüznü de kabule ermeliyim.
Etrafımı saran iyi-kötü tüm hallerden bağımsız bir iyilik halinin peşine düşmeliyim.
Yapabilir miyim?
Yapabilir misin?
Matrix’ten kaçıp dokunabilir miyiz gerçeğe?

Yeterince istersek,
Bir kayaya oturup biraz mavi, biraz ufuk, biraz kanat seyredersek olur belki,
ne dersin?

Derya CESUR


[1] İspanyol şarkısı Gracias a la vida. Söz: Violeta Parla

Ziyan (Sesli Yazı)

HUMAN bu güne kadar izlediğim en etkileyici belgesellerden biriydi.
İzledim ve sustum.
Ama mutlaka bir şeyler söylemek gerekiyordu; söyledim.
“İnsan” a yolculuğa davetlisiniz.

Bugün seni gördüm Aphareka;

öyle uzaktan değil, bir camın öte yanından.

Gözlerini gördüm

ama onlar görmedi beni.

Kahverengiydiler,  sonra yeşil ve mavi.

Derini gördüm;

derin yarıklar içinde, kavruk,

az sonra kırmızıyla karışık beyaz,

ihtiyar ve çocuk.

Seni gördüm bugün;

öyle bir anlık değil, uzun uzun.

Gölgen arkana düşerken, sessizce izini sürdüm.

Sarp kayalar üstünden bakıyordun ırkına

ve genç ayaklarınla dünyaya

siyah başlı bir kartal gibi tutunuyordun.

Sonra esneyip dizlerinin üstünde

bıraktın kendini uçuruma, düştün.

Az sonra batacak bir mülteci teknesinde buldum seni.

Motor yağından karalanmıştı siyah yüzün.

Canın, ölümden düşüp göçe yuvarlanmıştı.

Geceydi, belki ondan, görünmüyordu kulaçların.

Bıçak olup yırtıyordu geceyi sesler, yırtıp binlerce parçaya ayırıyordu.

Işıklar yanıp sönüyordu uzaklarda.

Işıklar ağ atıp sulara, susan sesleri topluyordu.

Sen kuzeysiz bir pusula gibi dönüp duruyordun deryada

ve gittikçe yunustan bir kuşa dönüşüyordun.

Neden Aphareka?

Sırtını dönüp sulara, yüzgeçten kanatlarınla neden çöllere uçuyordun?

Seni bugün gördüm Aphareka.

Siyah, simsiyah bir burka vardı üstünde, burkanın üstünde beyaz, bembeyaz bir çocuk…

Bir tek gözlerin kalmıştı güneş değen,

tozu ciğerlerinde yeni evler kuran bir bahçede, salıncağa biniyordun.

Sonra sarı bir rüzgar geliyordu ve dağılıyordun sen.

Beyaz şapkalı kuzguni bir buluta dönüşüyordun.

Takılıp eteğine rüzgarın okyanuslar aşıyordun, yağmurlar, yıldırımlar geçiyordu içinden.

Günler sonra, Sahra’nın kumlu tepelerinde boz bir yılan gibi kıvrılan kervanın üstünde durup tane tane alçalıyordun Aphareka. Alçalıp, bir hörgücün kuru oyuğunda yavaş yavaş beden buluyordun. Tamamlandıkça ağarıyordu için; saydam, sarı sıcak bir umuda yürüyordun.

Sonra, çoğalıyordu gövden.

Her kopyan yeni bir kıtaya, başka bir hayata bitişiyordu.

Kızı, sınır kenarında sırtından vurulup düşen bir baba iken, nasıl oluyorsa aniden, içindeki insan daha fazla çürümesin diye, namlusunu kıran askerin yüzüne dönüşüyordu yüzün. Bembeyaz, buzdan bir büst olup bakıyordu uzaklara, dağlara.  Sonra eriyor, kollardan, bacaklardan akıp toprağa birikiyordu.

Oradan damla damla süzülüp yeraltına sızıyordu yüzün. Kat kat tabakalardan geçip süzülüyor, kuru kuyulardan yükselip elleri kırmızı, sarı, mor boyalı bir kadının silüeti oluyordu.

Güneşin sabah, öğlen ve akşam vuruşları boyunca asılı kaldığın kumaş tarlalarında, buharlaşıyordu yüzün Aphareka. Kırık, kırk parçalı bir aynadan ürpertiyle bakıyordun ona. “Ben var mıyım?” diye soran iç sesini de alıp yanına dövmeli yumruklar sallıyordun meydanlarda. Bulamadığın su, yakamadığın ocak, yaşayamadığın hayat için, senin fakirliğinle zengin olan herkese cağıl cağıl bağırıyordun.

Ben Aphareka, gördüm seni.

Çöp dağlarının üstünde, kepçelerin, paletlerin önünde bata çıka, düşe kalka rızık topluyordu ellerin. Saç duvarlı paslı barakalarda, çamurlu sokaklarda, başını kaldırıp etrafa bakamadığın fabrikalarda, bir öğün yemek için beklediğin kuyruklarda ölüyordu dilin. O ölünce geriye bir tek derin kalıyordu. Kara sinekler  uçuşuyordu karadan da kara derinin üstünde. Kirpiklerine, saçlarına işgalci kiracılar gibi yerleşiyordu sinekler, dilsiz derin susuyordu.

Çoktun ve nasıl da ağırdın Aphareka !

Elin, kolun, karnın, başın, başının üstündeki derme çatma damın, derdin, umudun, dünün, bugünün, belirsiz yarınınla nasıl da fazlaydın dünyaya !

Üzgünüm Aphareka, hem de çok !

Bir süre gülemem ağızlar dolusu. Alıp alıp sığdıramadığım her şey senin ‘yok’larını hatırlatır, bir süre tutar elimi içim. Yiyip de yüzümü buruşturduğum her yemekte senin bayat ekmeğe gülümsemen gelir aklıma, utanırım.

Sonra, geçer hepsi.

Üzgünüm Aphareka, insanım.

Derya CESUR

Normal Bir Gün

Her şey normaldi.

Ya da değildi, bize öyle geldi.

Öğleyi biraz geçmişti vakit. Bitmeyen işlere 1 saatlik oksijen arası verilmişti. Hiç acele edilmeden, bir öncelik güdülmeden, tüm zamanları  cebe indirmiş gibi çıkıldı evden. İki aydır şantiye alanına dönmüş, çamur peyzajlı bahçe aşılıp park halindeki aracın yanına gidildi, hep olageldiği hızla kapılar açılıp içine girildi, tek kurtuluş denize doğru alışıldık manevralarla  yola çıkıldı.

Güvercinli bir kumsalda  kış güneşine yüz  çevirip  yerleşildi sonra. İki çay, iki simit, bir de sıcak çikolata konduğunda masaya, bolca gökyüzü ve 8 santigrat derece vardı havada. Dizlere şallar, başlara bereler, boyunlara atkılar eklendi. Aylardan Ocak, günlerden çarşamba demeden oturuldu bir müddet. “Şöyle soğuk işlemeyen birer sokak battaniyesi mi alsak?” dedi kadın. “Eve geçince bakalım,” dedi adam.  

Başkaca insanlar vardı; gövdelerini taşıyacak başkaca bir yer bulamayınca  soğuk falan demeden su kenarında salınmaya gelen. Oturuyor, yürüyor,  ayakta durup etrafa bakınıyorlardı. Merkezi hopalörden  “ düğün dernek demeyin, evlerde bir araya gelmeyin, meydanları gereksiz yere işgal edip  eve virüsle dönmeyin” anonsları yapılıyordu.

Tüm bunlar olur, köpekler koşturur,  havalı karton bardaklarda gezinen köpüklü kahveler soğurken “Şu kuşlar ne  güzel hayvanlar,” diyordu kadın. “ Maviye ne de güzel yakışıyorlar.” Sonra derken, derken, azıcık durup birazcık üşürken, ıslak kumlara diz çöküp hükümdarlık kalesini inşa etmeye çalışan çocuk dünyanın derdini zerre kadar umursamazken buluta takıldı Güneş. İşte o zaman, daralıp da kaçılan ev azıcık özlenir gibi oldu. İstemeye istemeye hareketlendi ortalık. Sandalyeler toplandı, portatif masa katlandı. Çocuk ellerdeki incecik kumlar üstünkörü silkelendi ve namı-diğer yarım porsiyon o beklenen anı müjdeledi; “çişim geldi!”

“Eve gidiyoruz, tut biraz, “ dedi kadın, “Tutamam, vallahi de tutamam” güzelliği ile sohbet devam etti. Söylene söylene, çekiştire çekiştire, “Ben sana dışarı çıkmadan önce git demedim mi?” tekrarları ile ezberini pekiştirdi kadın. Beş dakika sonra aksiyon sahneleri sona erdi, nihayet arabaya dolup direksiyona geçildi.

Yolda yine aynı şarkı çalındı. Yarım porsiyon “Telefon !” dedi neredeyse buyurarak. Tam porsiyon olmanın özgüveniyle kadın “hayır” dedi; falan, filan ve feşmakan araya girdi.

Az önce ayrıldığı yerin az ötesine park edildi araç. Bahçe kapısından içeri girerken iki adamın başlarını yukarı kaldırıp bakındıkları görüldü. Sonra, zaten darmadağınık olan inşaat alanında yeni bir  yıkıntı fark edildi. Bir saat önce arabanın ayrıldığı boşluğun tam ortasında. Korkuluk parçalanmış, yakınındaki araç hasar görmüştü.

“İskele düştü,” dedi adamlardan biri. “Ne zaman?” diye soruldu, “Siz çıktıktan üç beş dakika sonra ,” denildi. İskele dediğin, üç yüz kiloluk boylu poslu çelik kütle.

-Birine bir şey oldu mu peki?

-Olmadı çok şükür. Balkon camları kırıldı sadece. İşçiler halatta asılı kaldı, iyiler.

Öyle bir müddet bakakalındı haliyle. İlk defa üçün beşin hesabı yapıldı.  Canı koruyup malı da gözeten, kucağında kıvrılıp huzur  bulunan tek güce minnet duyuldu. Şükür taşı konduğu  yerden alındı, sıkı sıkı tutuldu.

Öğleyi biraz geçmişti vakit. Bitmeyen işlere 1 saatlik oksijen arası verilmişti. Hiç acele edilmeden, bir öncelik güdülmeden, tüm zamanları cebe indirmiş gibi çıkıldı evden.

Her şey normaldi.

Ya da değildi, bize öyle geldi.

Derya CESUR

Şükür Taşı

Hava kapalı.
Gözümde, yastığı kucaklamamı söyleyen uyku; karnımda “ne olursa olsun çıkmalısın dışarı” diyen bunaltı… Uyku geceyi bekleyebilir.

Yaklaşık 10 ay oldu.
Mevsimler geldi geçti.
Gardrobumda neler vardı? Nasıl giyiniyordum?
Hali hazırda giyinmiş olduğum eşofmanın üstüne ince yürüyüş pantolonunu geçirip beş dakikada hazır oluyorum. Saç yok, makyaj yok, ağız yok, burun yok. Asansör meşgul, merdiven tenha.  Bir adım, kırk bir adım… Geçiyorum yolu, taşımı bulmaya gidiyorum.

Aralık da tanıyamıyor kendini. Yanlış mı geldim diye bakınıyor şehre. Sahili mesken etmiş, kahveyi yeni keşfetmişçesine oturana, gezene… Ama bugün nihayet rengi dönmüş, köpüğü kabarmış denizin; eldivenleri de kuşanıyorum son kertede. Yüzümde, ensemde açık bulduğu yerlerden ısırıyor rüzgar. “Bu halde yürünür mü” havası var dışarıda ama nasıl da iyi geliyor! Serinlik soluk borumdan geçip diyaframıma doluyor. Bütün gece kapalı kalmış bir odanın penceresini açar gibi oluyor işte o an. Önce göğsüme, oradan karnıma dolan taze hava kümülüsleri usulca dağıtıyor.

Üşümelerden, yorulmalardan koşar adım kaçıp sığındığımız evlerin tavanları alçaldı, duvarları daraldı epeydir. Ekranlarla başlayan günler ekranlarla varıyor geceye. Ne yapsak olmuyor sanki. Hayat eve sığar dedikçe, dikdörtgen ağızlı  ejderhalar gibi vücutlarımızı dışarı püskürtüyor evler.

Püskürttü yine.
Sedefli deniz abuklarını, yüzeyi pürüzsüz, yumuşacık taşları doldurup duruyorum yine cebime. Ne yapacağım bunca deniz kabuğuyla? Bilmem. İçeriye biraz ‘dışarı’ götürmek için olabilir mi? Şimdilik, bulabildiğim en iyi neden bu sanki. Ellerimi arkamda birleştirip yürüyorum. Hayret! Hiç tarzım değil. Gülüyorum halime. Biraz gülüp biraz üşüyorum.

Yan yana dizilmiş kafeler, barlar… Hepsi ışıksız, sessiz, insansız. “Gel de oturup denize karşı bir şeyler içelim” anıları her geçen gün biraz daha eskiyor. İlk zamanlar  “ yahu  böylesi de pek tuhaf oluyor,” dediğimiz mesafeli merhabalar giderek normalleşiyor. “Tokalaşmak, selamlaşmak nasıl bir histi?” diye soruyoruz içten içe. İki lafın belini kırmak için toplanılmış zamanlardan kalan dip dibe fotoğraflara bakıp eski dünyaya özlem seansları düzenliyoruz.

Neden çıkmıştım dışarı? Hah! Bir taş bulmam lazım benim.

Sinematik bir mucize bekliyorum nedense. Dalga sesleri fonda beklerken küçük bir ışıltı düşsün eşelediğim kumların az ötesine, gözlerim kamaşsın ve ben onun büyüsüne kapılıp yavaşça yaklaşayım, çömeleyim, eşi benzeri görülmedik bir taş göreyim istiyorum. Evet, tam film işi. Olmuyor haliyle.
Vazgeçiyorum taşın afillisinden. “Sıradan olsun,” diyorum bu kez. O kadar sıradan olsun ki, hiç mi hiç ilgi çekmesin. Mucizevi olan ona yüklediğim anlam olsun. Tamam, bu daha belgeselvari.  Daha muteber böylesi.

Benim sıcaklık durumum da küresel olanla benzer seyrediyor. Bir aralık günü güneşin D vitaminli dokunuşlarını gezdirirken yüzümüzde, ertesi gün on beş derece birden soğuyarak bizi gerçeğe davet eden, hem duygumuzu hem bedenimizi bahardan kışa savuran yeni yüzyıl iklimi gibiyim. Kısa bir süre mevsim normalleri üzerinde dolaşıp aniden gelen keskin düşüşlerle baş etmeye çalışıyorum. Bazen saatlik aralıklarla değişen iç halim beni taşkın coşkulara ve derin iç çekişlere birbiri ardına batıp çıkarıyor. Dilimi kurtarsam da kalbimi kurtaramıyorum çoğunlukla. Dipte fokurdayıp püskürmek için bahanesini kollayan magmanın ateşiyle kıvranıp duruyor . Nefessiz kalıp atıyor sonra kendini kapılardan. Denizse dalgalar; ormansa ağaçlar, kuşlar koşuyor imdadına.

Öyle güzel dokunuyor ki dost eli suyun, temiz havanın; sanki içime dadanmış o siyah duman soluduğum havaya karışıp dağılıyor. Balığının peşinde kanat çırpan su kuşlarına, havlamalarıyla kuştan kalplerini telaşa sokan kıyı köpeklerine gülmeye başlıyorum sonra. Fırsat bulunca, neredeyse yüzümle bir olan medikal maskeyi biraz olsun indirip havayı kokluyorum. İşte o an bir yaşamaktır gelip giriyor burnumdan içeriye. Görebildiğim bütün maviler, yeşiller, dansını izlediğim martılar, duyabildiğim, yaşamın organik parçası olan bütün sesler için minnet hissiyle doluyorum. Sımsıkı sarılmak istiyorum o zaman varoluşa. Öyle mecazen filan değil, gerçekten. Salıncakta tutunduğum ip, kucağıma aldığım çocuk gibi, gerçekten.

Ve şimdi kalbimi kanatlandıran, “iyi ki” dediğim her özel anda iç sesime eşlik eden o güçlü sarılma anını gerçek kılmak için eşeliyorum kumsalı. Bu yüzden arıyorum şükür taşımı. Kümülüsler karnımı her sarışında koşup tutacağım, varlığımın iyi hafızası cep yoldaşımı.