Chesapeake Shores

İhanet nerede?
Entrikacı kadınlar,
intikam alanlar,
ötekinin ayağını kaydırmak için gece gündüz plan yapanlar nerede?
Ardı arkası kesilmeyen sansasyonel olaylar,
eli kanlı katiller,
bıçkın oğlanlar,
müthiş zengin holding sahipleri, milyon liralık karizmatik arabalar nerede?
Tuzak kuranlar,
kızı ötekine kaptırmamak için kırk takla atan tilki zekalı, pis bakışlı adamlar
ve bir diziyi dizi yapan her ne ise işte onlar nerede?

Yok!
Ben böyle diziye dizi mi derim?
Ne derim peki?
Olsa olsa masal.

Yemyeşil, masmavi şeyler,
yakınlaşmalar,
güçlenen bağlar,
geniş ve mutlu sofralar,
renkli festivaller,
country,
küçük tartışmalar,
kendini sorgulamalar,
hatalar,
gönülden dilenen özürler,
gülümseyen çocuklar,
çiçekli bahçeler,
ayrılıklar ve buluşmalar
aşk,
başarılar, başarısızlıklar
ve ve ve
bizde ne kadar yoksa,
o kadar iyilik ve güzellik.

Dünyamı Türk dizilerine kapatalı epey oluyor. Dijital platformlar çıktığından beri uydu yayınını da takip etmiyorum. Ulusal yayından uzak durduğumdan beri daha huzurlu olduğumu söylesem? Bu Amerika-Kanada ortak yapımı aile draması Sherryl Woods’un aynı adlı kitap serisinden uyarlanmış. Dizinin tanıtımını yapacak falan değilim. Yalnızca bendeki izdüşümünü paylaşmak derdindeyim. Bu neden önemli? Sanırım iyi hissetme halimin genişlemesini istiyorum. Gerçeğiyle ve kurgusuyla içimizi kazıyan; çekişmenin, kavganın, yalanın, intikamın, şiddetin ve geri kalan tüm o sevimsiz şeylerin iyi olma halimizi, bir tatlı huzurumuzu nasıl da kötürüm yaptığını daha güçlü şekilde anlamamı sağlayan bu deneyimi başkaları da yaşasın istediğim için yazıyorum.

Bizde iyi huylu, huzurlu olan satmıyor. Haber programlarımızı düşün. Bir an hayalinde o saatlere geri gitmeye çalış. Ne geliyor gözlerinin önüne? Hadi biraz da televizyonlarımızdaki dizileri getir aklına. Entrikayı, yalanları, tehditleri, ihanetleri çıkarırsak toplamdan ne kalıyor geriye? Peki bize ne oluyor bunca yıkıcı duygunun ve eylemin izleyicileri iken?  Ben söyleyeyim; içimizdeki ‘iyi’ soluyor, silikleşiyor, kötücül hisler hükümferma oluyor. Gün be gün tahammülsüz, bedbin, umursuz insanlara dönüşüyoruz.  Güzele, iyiye, merhamete körleşiyor kalbimiz. Her şeyin daha iyi olabileceğine, huzurlu bir ömür geçirebileceğimize, sevgimize karşılık sevgi, vefaya karşılık vefa göreceğimize dair umudumuz  buharlaşıyor. Güvenmiyoruz kolay kolay kimselere. Uzatılan elin içinde iğne var mı diye bakıyoruz. Canımız yanacak diye kimselere kolay kolay yaklaşamıyoruz. Gelen geçen acıtmasın diye çıplak ruhumuza kat kat örtüler kuşanıyoruz. O kadar dökülüyor ki neşemizin pulları, biri çok güldüğünde bunu çok yersiz ya da edepsiz buluyoruz.

Eee?
Konunun Chesapeake Shores’la ilgisi?

Bir televizyon yapımı da diğer her şey gibi doğduğu ülkenin nabzını tutuyor. Hayati sorunlarını çözmüş, varoluş kavgalarını bitirmiş, tek gerçek derdi üremek ve neslinin devamını garantiye almak olan bir topluluktan eli sustalı, beli silahlı, iyi duyguları felç eden senaryolar çıkmıyor demek ki! Bu yerli yerinde ama fazlasıyla durgun hayata aksiyon olsun diye Hollywoodvari dramalar da yapıyor olabilirler ancak büyüteci sıradan insan ilişkilerine, geniş aile hikayelerinin üstüne tutmaktan vazgeçmiyorlar. Çiftleri, aile bireylerini ve hatta kasabalıyı birbirine bağlayan köprüler kuruyorlar. Turtaları ya da çikolatalı kekleri dayanılmaz olan bir kafe ve her iş kolundan insanın mesai bitimi uğradığı, birbirine rastladığı bir barları oluyor mutlaka. Muhteşem manzaralı banklarda, hamaklarda ya da her köşesinden şirinlik akan iç mekanlarda buluşup birbirini onarıyor insanlar. Başka bir gezegendeki ulaşılmaz bir hayata bakar gibi izliyorum ben de. İçimde ölmeye yatmış iyimserlik tohumları, yeşeriyor ansızın. Ülkemdeki bitmeyen gerilim filmini duraklamaya alıyorum. İçimin kuytu yerlerinden “Onların da hayatları kusursuz değil, inan bana” diye teselli veren o cılız sese “Kusursuzluk isteyen kim? Kusur dediğin de hayata dahil. Benim düşüm, insanın özündeki ‘iyi’nin hala oralarda bir yerde olduğuna inanmaya devam etmek.” diyorum. Gerçeği söylemek gerekirse iyi niyetin, anlayışın ve masumiyetin bunca hakim olduğu bir yerleşkenin varlığına ben de inanmıyorum. Olsun! Zihnime saldığı iletiler o kadar ferahlatıcı ki hakikatle ilgilenmiyorum. Bunca hapislik, bunca kem söz, politik savaş, ekonomik çıkmaz, hainlik, aldatmaca ve daha sayamayacağım kara hakikat içinde kendi içine doğru küçüle küçüle nokta kadar kalan iyimserliğimi gecenin içindeki ateş böceği gibi parlatan ne varsa elimle, ayağımla, gözümle, kulağımla, dilimle, kalemimle tutunuyorum ona.

İnsanı insan yapan şey akıldan öte.
İnsanı mutlu yapan şey maddeden, güçten, şöhretten öte.
İnsanı sağlıklı yapan şey gençlikten, zenginlikten, yediğinden içtiğinden öte.
İnsanı insanca yaşatan, onu üretken, tatminkar, huzurlu yapan şey çalışıp kazandıklarından öte.

Ne olduğunu söylemem yersiz olur, küstahlık olur.
Senin, benim ve diğerinin yanıtları belki aynı, belki yakın, belki uzak olur.
Yazının başlığını not al ve izle isterim.
Belki bazı yanıtlar sen izlerken, bana olduğu gibi sana da görünür olur.
Abby, Trace, Jess, Bree, Mick, Megan, Connor, Nell ve diğer herkes başka bir teline dokunur, hikayeleri düğümlerini gevşetir
belli mi olur?

Derya CESUR

Tecessüs

Bilmek hadisesi zorlar insanı.
Bilmek, sorumlulukla kol kola gezer, bilinen şeyin gereğini yapmaya mecbur eder;
eğer o gerçek bir ‘bilmek’ ise.
Çünkü insan istese de istemese de tutarlı olmaya eğilimlidir. Bizi insan yapan kodlar bütünü korumak, akıl, duygu ve beden arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmakla ilgili komutlar içerir.

Öğrendiğimiz her yeni bilgi ya da deneyim ile mevcut yazılımdaki kodlar güncellenir. Her yeni bilgi ile yakın ve uzak gelecekteki muhtemel senaryomuz değişir. Her yeni öğrenme ile algımız alt üst olur. Bir odanın içinde en mükemmel haliyle konumlandığını düşündüğümüz tüm o eşyalar yerlerinden oynayıp dağılır sanki. Her seferinde yeni bir tertip gerekir. Bu yüzden öğrenmeye hevesli zihinlerin asla derli toplu odaları olmaz. Konfor alanı nedir bilmeyen bu bilinç türü bir yandan alabildiğine genişlerken diğer yandan kendine sığacak, sığınacak yer bulmakta zorlanır.

Biz çocukluktan da biliyoruz.
Uzayan kemiklerimizin böldüğü uykuları unutmuş değiliz; büyümek, her haliyle sancılı bir şey.
Aidiyetlerimizi yeniden sorgulatan, eşten, dosttan, akrabadan eksilten bir şey bu.

Bildiklerimiz, itinayla üst üste dizdiklerimiz bir bir yıkılır öğrenirken. Dünya dilinde “değişmek” deriz buna. Değişmek çoğu kez pişmanlıklar, hayal kırıklıkları ve yalnızlıklar döker başımızdan aşağı. Bazen bir ucundan başlayıp tüm kişisel tarihimizi alev alev yakar yahut telafisi zor erezyonlar yaşatır. Belki de bu yüzden bu kadar korkuyoruz yeni bir şey öğrenmekten. Çünkü öğrendikçe bildiklerimiz korkutucu şekilde azalır.

İçinde huzurla yaşadığımız ‘insandan duvarlar’ yavaş yavaş çözünür, geçirgenleşir ve yerçekimsiz bir gezegende yürür gibi yalpalarız boşlukta. Taştan bloklar gibi durduğu yerde duran, tavizsiz, yalnızca kendi konuştuğunu duyanların dünyasından kopar, havada gezinen yalnız toz tanecikleri gibi ilişecek başka bir tanecik ararız. İşte bu hiç konforlu değil. Belki de merak etmek, o merakın peşine düşmek, genişlemek bu yüzden ızdıraplı geliyor.

Bilmenin çoğu kez öğrenmekle eş olmadığını söylüyor eğitim bilimciler. Teorik olarak öyle olabilir. Ancak bana göre bilmek hadisesine doğru bakılmıyor. Öğrenilmeyen şey zaten bilinmemiştir. Benim bilmekten kastım özümsemek, anlamak, eyleme dönüştürmektir. Bilge Yunus’un dediği gibi yani;

“Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır”

Bilmek, farkında olmaktır.
Farkında olmak ise başlı başına beladır.

Farkında olmak elini ayağını büker insanın. Farkındaysan çatışma başlar. Öteden beri yapageldikleriyle savaşmaya başlar insan. Tüm sinir ağları gerilir. Farkında olduğumuz şey bizi sorumlu kılar. Gereğini yapmazsak huzur bulamayız. Gereğini yaptığımızda ise aynı yerde kalamayız.

Tecessüs…

Son okuduğum kitapta[1]rastladım ona. Final yazısının içinde buluştuk.  Yazar da hiç okumaya niyetli olmadığı bir anda Cemil Meriç kitaplarından birinde göz göze gelmiş ‘tecessüs’le . Görür görmez vurulmuş kelimeye.

Sözlükler, bilhassa kuru ve derinliksiz olanlar “merak” demiş tecessüse. Hayır, beni çeken bu değil. Başka olmalı, bu kelime daha derinlerden tüten bir anlam bulutu taşıyor sırtında, biliyorum” diyor Sinan Canan. Kendi deyimiyle bu tınısı cıscıslı kelimenin ardına düşmüş. Casus ile aynı kökten gelirmiş tecessüs. El yordamıyla aramak, ardını araştırmak, derin merak duymak, öğrenmeye durmak, gösterilenin ardını talep etmek ve dahası demekmiş. “Nereden nereye?” diyerek gülümsedim. Çünkü son zamanlarda verip durduğum öğretmence nasihatlerin arasında sıklık derecesi en yüksek olanı buydu.

“Sana verilenle yetinme, ardına düş.”

“Bizi beklemek değil, merak etmek kurtaracak.”

“Kapılar hep vardır ve ancak elinde doğru anahtar varsa açılır. Önce merak küçük arkadaşım; onu uyandırmalısın.”

Ve böyle uzayıp giden onlarca dakika…
Tek bir kelime ile anlatabilirmişim meğer; tecessüs.

İnsan merakını öldürmeden büyüyebilmişse, bu güzel gezegenin ona anlatacak pek çok ilginç hikayesi var, hâlâ. Baktıkça bakası, duydukça duyası, her fırsatta kendini onun yüz milyonlarca yıllık kucağına atası gelir tecessüsle yaşayan insanın. En büyük bilgi ondadır. Her rengi başka bir ses çıkarır, her sesi ayrı bir lezzete çağırır. İnsanın gözlerinden, kulaklarından, burun deliklerinden, cildindeki gözeneklerden girer; kemiklerine, sinir ağlarına, göğüs kafesine ve diyaframına yerleşir hayat. O zaman, belki yalnızca o tek an, parçası olduğumuz, ait olduğumuz yerin ve tek hakikatin farkına varırız.

Bakmaya yeltenince görecek şey çok.
Duymaya niyet edince çağıran ses güçlü.
Bilmeye doğru çıkılan yol uzun.

Bilmemek mümkün.
Bilmeyi reddetmek zavallılık.
Bilmeyi murad etmek fazilet.
Bilmediğini bilmemek, bildiğini sandığıyla övünmek ise felaket. Tüm bunlarla birlikte, pek de bir şey bildim sayamam kendimi.
Ama tecessüs… O yanımda.
Mucizelere değmeye, anlamaya çalışmaya, bağlantıları bulmaya,
şaşırmaya ve daha çok şaşırmaya,
ezberleri utandıran sorular sorup ortalığı karıştırmaya devam edecek o.
Nefis ile,
dev aynaları ile,


[1] Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler. 2020. ss:283

Memleketimden Korona Manzaraları

Hep derim, memleketim insanı bir başkadır.
Atalarından epigenetik[1]  olarak aldığı göçebelik kültürünü hangi koşulda olursa olsun yaşatmak yoluyla birbiriyle olan etkileşimini mutlak suretle sürdürür; vefalıdır.

Örnek mi?  Manşetlerin en tazesinden gelsin bir tane.

“İstanbul’da ikamet eden ve yapılan testleri pozitif çıktığı için karantinada olması gereken 7 hasta aynı araç içerisinde kaçak yollarla Sinop’ta  bir yakınlarının cenazesine katıldıktan sonra geri dönerken Jandarma ekiplerine yakalandı E.A, Y.A, C.A., H.A, L.A, F A. ve E.A. isimli şahısların HES  kodu sorgulamasında pozitif  oldukları belirlendi.  Bunun üzerine Jandarma Komutanlığı ekipleri yakalanan şahıslara  toplam  6 bin TL  para cezası uyguladı.  Şahıslar Jandarma ekipleri ve AFAD  kontrolünde X  yurduna götürülerek  karantina altına alındı.” [2]

Şahıs denilen kaçkınların ad soyad kodlamalarının ortak tarafı göz önüne alındığında aile oldukları bilgisini herkes çıkarabilir. Ulusal basınımıza yansıyan bu nadide (!) davranış örneği son zamanlarda hemen her gün karşılaştığımız ve artık habercilerin neredeyse haber olarak görmedikleri bir kategoride dizi olaylar şeklinde seyretmeye devam ediyor.

Takip edenler hatırlayacaktır. Karantina günlerimizin erken dönemlerinde pozitif ruh ve korona haliyle günde üç düğün gezerek milli duygularımızı şahlandıran bir teyzemiz vardı. Haberi duyduğumuzda kulaklarımıza inanamamış, şaşıra şaşıra, tövbeler ede ede birilerine anlatırken, sosyal medyada gördüğümüz yerlerde altına hayretli yorumlarımızı yaza yaza “galiba böyle bir şey yaşandı” diye kendimizi yavaş yavaş ikna etmiştik. Bugün gelinen noktada, her gün sokakta rastgele HES kodu sorulurken tespit edilen  onlarca koronalı şahsın sere serpe çarşı pazar dolaştığı haberlerini pek de sansasyonel bulmuyoruz. Vakalar yüzlerden binlere, binlerden on binlere varmışken tedbirleri sertleştireceğini beklediğimiz devlet yetkililerinin restoranları ve okulları açtığını, otelleri zaten hiç kapatmadığını, binlerce kişilik kongreler düzenlediğini gören masum halkımızın bununla paralel bir çıkarım yapması ve mevcut halin o kadar da vahim olmadığını düşünmesi olağanüstü bir aptallıkla ilişkilendirilemez. Memleketim insanı büyüklerini dinlemeyi öğrenememişse de onları örnek alarak yaşamayı kendine ödev bilmiştir. Ödevini yapan çocuğun kulağı çekilir mi hiç?

Covid 19 dünyaya merhaba diyeli bir yılı aştı. 2020’yi ağzımızda köpüklü nefret söylemleri, kalbimizde en şiddetli hüsran duygularıyla uğurlayıp bize güller dağıtacağını, üzerimizdeki kara kuru umutsuzluğu süpüreceğini sandığımız 2021’ye ilk görüşte aşık olduk ve  kuvvetle sarıldık. Lakin 2021 bu on dokuzluk virüsü  çeşnilere batırıp tanınmaz kılıklarda burnumuza dayamakta oldukça hünerli çıktı. Önce İngiltere güzelinin adını duyduk, sonra Güney Afrika ve Brezilya. “Aşılar bulundu, yaşasın!” derken mutasyona uğrayan bu çapı mikro, etkisi makro organizmanın vurunacağımız aşılardan kaçtığını öğrenip “eyvah eyvah”  tadında dövünmelere başladık. 

Dünya ticaret örgütü aşıyı üreten şirketlere her ülkenin bunu hızla üretebilmesi ve kısa sürede dünyanın bundan kurtulması için formüllerin paylaşılması çağrısında bulundu ve elbette şirketler tam da beklediğimiz gibi bu teklifi tereddütsüz şekilde reddetti. Neden paylaşsınlar ki? Neticede dünya hala açısal momentumun korunumu ve nakit ile dönüyor.

Büyük bir sınav veriyoruz ve sınavların amacı hep yanlış anlaşıldığından olsa gerek, ders almaktan fazla uzağız. Sınav bir geri bildirimdir. Ne öğrendiğimizi ortaya koyarken, öğretmeye devam eden şeydir. Peki ne öğrendik?

Yıkıcı olduğumuzu,
yaşamın bizsiz de sürebildiğini, üstelik biz aradan çekildiğimizde canlılığını daha rahat koruyabildiğini,
dokunmanın, sarılmanın, dip dibe oturmanın iyileştiriciliğini;
uzaklığın, ayrışmanın, tecritin fabrika ayarlarımıza zeval verdiğini,
düşüncesizce, öngörüsüzce tükettiğimiz doğanın hükümdarı değil, kırılgan bir parçası olduğumuzu;
satın aldıklarımızla değil, alamadıklarımızla huzur bulduğumuzu;
vatandaşlık bilinci geliştirmenin bir günlük, bir yıllık çabadan fazlası olduğunu;
kendi akıbetimizin doğanın akıbetine göbeğinden bağlı olduğunu,
gözle görülmeyen, elle tutulmayan, ağırlığı olmayan bir şeyle savaşmanın

kıtalarca askerle savaşmaktan zor olduğunu,
Birimizin hepimizi, hepimizin birimizi umursamadığı bir gezegende hep birlikte ve kısa sürede yok olma ihtimalimizin yüksek olduğunu;
bilime, deneye, laboratuvara, araştırmaya dikkat kesilmeyen ve bütçe ayırmayanların kendi kaderlerini belirlemekten aciz kaldığını, el açıp geriden ve hep geriden gelmeye razı olduğunu;
binlerce ilkokulda, ortaokulda, lisede, yüzlerce üniversitede öğrettiğimiz milyonlarca bilginin öz denetimli, sorumlu, iradeli, akılcı ve ilkeli insanlar yaratmakta başarısız olduğunu öğrendim ben;
kendi adıma.

Doğayla temasımızı yeniden değerlendirmez, bir gün maskeleri çıkarıp yine yan yana oturabildiğimizde bizi ağaçla, suyla, toprakla ve birbirimizle bağlayan köprüleri göremez, sınırlarımızı fark edemez, yıkımdan onarıma terfi edemezsek sınavımız geçersiz sayılacak. Öğrenmeden geçebileceğimiz okul derslerine benzemiyor hayatınkiler. “Teyzem düğüne nasıl gidermiş, şahıslar pozitif pozitif taziyelere nasıl olur da kaçarmış?” sorusu doğru soru değil. “Nasıl olur da hiç düşünmeden, canlı bomba gibi atabilir insan kendini kalabalıklar içine? Nasıl olur da kendini ölmez ve öldürmez sanır? Neden farkında değildir insan kendinin, bu körleşme, sağırlaşma nasıl giderilir?” diye başlasak fena mı olur?

Yanlış cevapların suçu yoktur. Yanlış sorulardan doğru cevaplar üreteceğini sanan zavallı aklın suçudur olanlar. Bize kimseden zarar gelmez bilgeliğiyle (!) bile bile lades dediğimiz o anlar, bir tür cinayete teşebbüs anıdır.

Bir bilim insanından duymuştum. Covid 19 için “yaşam içinde bir kod yalnızca” demişti. Öyle olmalı. Yazılıma eklendi ve şimdi geleceği değiştiriyor. Sonra şöyle devam etmişti; “ İnsan ormandaki bir yapraktır; ancak o hep diğer yapraklardan daha farklı, özel, ayrıcalıklı bulur kendini. Oysa önemli olan ormandır.” O bir tek yaprak, yapraklar dolusu o bir tek haşmetli ağaç olmadan da yaşar orman. Yapraklardan bir yaprağız işte. Orman varsa varız, yoksa yokuz. “Bırakın bu bencilliği de yol verin yaşama” desem kim duyar?. O ancak kendini bilenin erdemidir.


[1] Genler üstü genetik

[2] 13.04.2021 tarihli ulusal medya ortak haberi

Ziyan (Sesli Yazı)

HUMAN bu güne kadar izlediğim en etkileyici belgesellerden biriydi.
İzledim ve sustum.
Ama mutlaka bir şeyler söylemek gerekiyordu; söyledim.
“İnsan” a yolculuğa davetlisiniz.

Bugün seni gördüm Aphareka;

öyle uzaktan değil, bir camın öte yanından.

Gözlerini gördüm

ama onlar görmedi beni.

Kahverengiydiler,  sonra yeşil ve mavi.

Derini gördüm;

derin yarıklar içinde, kavruk,

az sonra kırmızıyla karışık beyaz,

ihtiyar ve çocuk.

Seni gördüm bugün;

öyle bir anlık değil, uzun uzun.

Gölgen arkana düşerken, sessizce izini sürdüm.

Sarp kayalar üstünden bakıyordun ırkına

ve genç ayaklarınla dünyaya

siyah başlı bir kartal gibi tutunuyordun.

Sonra esneyip dizlerinin üstünde

bıraktın kendini uçuruma, düştün.

Az sonra batacak bir mülteci teknesinde buldum seni.

Motor yağından karalanmıştı siyah yüzün.

Canın, ölümden düşüp göçe yuvarlanmıştı.

Geceydi, belki ondan, görünmüyordu kulaçların.

Bıçak olup yırtıyordu geceyi sesler, yırtıp binlerce parçaya ayırıyordu.

Işıklar yanıp sönüyordu uzaklarda.

Işıklar ağ atıp sulara, susan sesleri topluyordu.

Sen kuzeysiz bir pusula gibi dönüp duruyordun deryada

ve gittikçe yunustan bir kuşa dönüşüyordun.

Neden Aphareka?

Sırtını dönüp sulara, yüzgeçten kanatlarınla neden çöllere uçuyordun?

Seni bugün gördüm Aphareka.

Siyah, simsiyah bir burka vardı üstünde, burkanın üstünde beyaz, bembeyaz bir çocuk…

Bir tek gözlerin kalmıştı güneş değen,

tozu ciğerlerinde yeni evler kuran bir bahçede, salıncağa biniyordun.

Sonra sarı bir rüzgar geliyordu ve dağılıyordun sen.

Beyaz şapkalı kuzguni bir buluta dönüşüyordun.

Takılıp eteğine rüzgarın okyanuslar aşıyordun, yağmurlar, yıldırımlar geçiyordu içinden.

Günler sonra, Sahra’nın kumlu tepelerinde boz bir yılan gibi kıvrılan kervanın üstünde durup tane tane alçalıyordun Aphareka. Alçalıp, bir hörgücün kuru oyuğunda yavaş yavaş beden buluyordun. Tamamlandıkça ağarıyordu için; saydam, sarı sıcak bir umuda yürüyordun.

Sonra, çoğalıyordu gövden.

Her kopyan yeni bir kıtaya, başka bir hayata bitişiyordu.

Kızı, sınır kenarında sırtından vurulup düşen bir baba iken, nasıl oluyorsa aniden, içindeki insan daha fazla çürümesin diye, namlusunu kıran askerin yüzüne dönüşüyordu yüzün. Bembeyaz, buzdan bir büst olup bakıyordu uzaklara, dağlara.  Sonra eriyor, kollardan, bacaklardan akıp toprağa birikiyordu.

Oradan damla damla süzülüp yeraltına sızıyordu yüzün. Kat kat tabakalardan geçip süzülüyor, kuru kuyulardan yükselip elleri kırmızı, sarı, mor boyalı bir kadının silüeti oluyordu.

Güneşin sabah, öğlen ve akşam vuruşları boyunca asılı kaldığın kumaş tarlalarında, buharlaşıyordu yüzün Aphareka. Kırık, kırk parçalı bir aynadan ürpertiyle bakıyordun ona. “Ben var mıyım?” diye soran iç sesini de alıp yanına dövmeli yumruklar sallıyordun meydanlarda. Bulamadığın su, yakamadığın ocak, yaşayamadığın hayat için, senin fakirliğinle zengin olan herkese cağıl cağıl bağırıyordun.

Ben Aphareka, gördüm seni.

Çöp dağlarının üstünde, kepçelerin, paletlerin önünde bata çıka, düşe kalka rızık topluyordu ellerin. Saç duvarlı paslı barakalarda, çamurlu sokaklarda, başını kaldırıp etrafa bakamadığın fabrikalarda, bir öğün yemek için beklediğin kuyruklarda ölüyordu dilin. O ölünce geriye bir tek derin kalıyordu. Kara sinekler  uçuşuyordu karadan da kara derinin üstünde. Kirpiklerine, saçlarına işgalci kiracılar gibi yerleşiyordu sinekler, dilsiz derin susuyordu.

Çoktun ve nasıl da ağırdın Aphareka !

Elin, kolun, karnın, başın, başının üstündeki derme çatma damın, derdin, umudun, dünün, bugünün, belirsiz yarınınla nasıl da fazlaydın dünyaya !

Üzgünüm Aphareka, hem de çok !

Bir süre gülemem ağızlar dolusu. Alıp alıp sığdıramadığım her şey senin ‘yok’larını hatırlatır, bir süre tutar elimi içim. Yiyip de yüzümü buruşturduğum her yemekte senin bayat ekmeğe gülümsemen gelir aklıma, utanırım.

Sonra, geçer hepsi.

Üzgünüm Aphareka, insanım.

Derya CESUR

Biz Nereye?

Ne de çok gidiyoruz biz !

Evden işe, işten eve,
akın akın şehirlere,
yorgun yorgun köylere,
ülkeden ülkelere,
bir ilişkiden diğerine
bir mutsuzluktan benzerine gidip duruyoruz nefes nefese.

Hayattan gitmeleri çıkarsak geriye kaç kalır?

Geceden gündüze,
bugünden geleceğe,
aşktan evliliğe,
yeni yeni sevmelere,
biraz sevip, çokça ölmelere,
yollara, buluşmalara,
her dilin ayrı notadan coştuğu gürültülü karışmalara,
pek bir ciddi toplantılara,
pek bir trend kafelere, restoranlara,
tiyatrolara, sinemalara, okullara,
tatillere, pikniklere, sanat evlerine, spor salonlarına gitmesek?

Olmaz!
Olmuyor.

Odadan odaya,
sandalyeden masaya,
kanaldan kanala,
Instagram’dan Facebook’a,
yataktan buzdolabına,
kaldırımdan yola, yoldan yine kaldırıma giderek  yaşanmıyor hayat.

Bir şeyler yaşanıyor haliyle; lakin ne olduğu henüz bilinmiyor.

Ne oluyor da, gidince yaşanır oluyor hayat?
Ne oluyor da, kalmaktan daha serin, daha muteber bir hal doluyor göğsümüze?
Bildiğim bir şey yok; ancak sezdiğim şeyler var desem?

“Gitmek” geniş cüsseli bir eylem.
 Öyle tek bir bakışla görülemeyecek kadar enli boylu.

Başka bir iş için,
başka bir ev için,
başka bir muhit, şehir, ülke, yaşam biçimi,
başka bir insan için…
Başardığım için,
başaramadığım için,
kızdığım, küstüğüm, bıktığım,
hayal bozumu yaşadığım,
uzaklaşmak istediğim, körleştiğim ve sağırlaştığım için,
katlar çıkmak için,
tepeler, doruklar görmek için giderken
aslında tek bir şeyin peşinde olduğumu hissediyorum.
Tahmin ettin mi?
Evet, ümidin.

Yeni pencerelerde, sokaklarda, tabelalarda, masalarda bekleyen;
henüz ayak değmemiş bir pistte başlayacak tertemiz yarışlarda,
henüz hiç kızılmamş, küsülmemiş, bıkılmamış odalarda,
yeni tanışılacak  yüzlerde, işitilecek seslerde,
meraklı bakışlarda bekleyen ümidin ardına takılıyor iradem.

İyi huylu dahi olsa değişmeyen bir tekrar ile geçen günler, aylar ve yıllar giderek semiren dikenler büyütüyor geçtiğim koridorlarda. Oturduğum koltuklar, baş koyduğum yastıklar, baktığım duvarlar, duyduğum sesler ruhuma dert oluyor. ‘Yeni’nin taze kokusu, keşfedilmemiş potansiyeli çeliyor aklımı. İşte o vakit bir ‘gitmek’ geliyor ki, “dur” diyebilene aşk olsun.

Zordan kolaya,
çoktan aza,
buradan oraya,
gerçekten kurguya,
dardan feraha doğru başlıyor bir yolculuk sonra.

Kararı kendi kalbinden çıkmışsa, “gitmek” en büyük özgürlüğü değil midir insanın?

O özgürlük ki,
kendimi evden, işten, katı gerçekten,
rekabetten, gürültüden, tek düzelikten,
sıkışmadan, dayatmalardan,
ebe seçilip durduğum bir oyundan çıkarmak istediğimde yanımda belirip
“Hadi!” diyor; “Tut elimi.”

‘Şimdiler’ bir garip lakin.
Şimdilerde,  gitmek büyük olay.
Şimdi en çok ‘kalmalar’ mühim.
işte kalmalar, evde kalmalar, akılda kalmalar,
çevrimiçi, aktif, yalnız ama yine de mutlu kalmalar;
pek tabi en mühimi, sıhhatte kalmalar.

Birbirimize değmeden, diz dize gelip gülmeden, el ele verip halay çekmeden nasıl hayatta kalacağımızın deneyi yapılıyor dışarıda. “Gitmeyin,” deniliyor; “kalmaya devam edin.”

Tüm bunlar olup biterken, gezegen bizi hapsedeli neredeyse 1 yıl oluyor.
Otura otura, dura dura dönüşüyoruz.
Bizi ‘kalmaya’ zorlayan görünmez bir organizmayla eş zamanlı olarak mutasyona uğruyoruz.
Eskiye ait küçük düşler görüyor;
içinde, “inşallah önümüzdeki sene” gibi şeyler geçen umutvar cümleler kuruyoruz.

Dalıp gidiyoruz, zamanlı zamansız.
İçimizden sessiz; lakin tıka basa yüklü trenler geçiyor, uzun uzun ardlarından bakıyoruz.

Avluya çıkış saatlerinde göğe bakma duraklarına koşuyoruz. Soğukmuş, yağmurmuş demeden atıyoruz gövdelerimizi dekor diye bıraktığımız mavinin, yeşilin kucağına.  Kısacık bir anlığına da olsa maskeleri sıyırıp kokluyoruz rüzgarı. “Ne güzel!” diyoruz  milyar yıllık göğe bakıp .  Daha çok ‘gitme’li  hayaller kuruyoruz; üstümüzde kanat kanat bir coşku uzanırken.  

Sonra, gün ortası zamanlardan birinde soğan doğruyoruz tezgahta. Soğanın acısına sığınıp sıkıntıyı da döküyorken gözden, mutfak camına bir kumru uğruyor. Manzarayı  mühürlemek ya da henüz başlanmamış bir yazının sonunu getirmek için ‘di’li geçmiş zamandan bir şarkı çıkıp geliyor, derinlere dalıyoruz.

Uçmasam da göklere
Bir kuş olsam pencerede
Perdeyi kapatsan da
Ben seninle
Bir ses buldum isminde
Bin renk buldum yüzünde
Bu bir zaman denizi
Biz nereye?”

Hayattan gitmeleri çıkarırsak,
geriye habis bir hapislik kalıyor; gün be gün daha iyi anlıyoruz.