#aşk

Gel,
otur,
anlat
Bilmesem de olur şeylerden söz et
Sen dedin diye
seveceğim o fuzuli demleri de

Gül,
gümüş köpükleri kabarsın sesinin
Herkesler eğreti baksın
Ben yine de yüzeceğim o denizde

Derya CESUR

Sosyal İkilem

Eskiden yalnızca tanıdıklar vardı. Ev insanları, komşu Ahmet Amca, karısı Aysel Teyze, ikinci katın huysuz Arif’i, dedikodusundan bezdiğimiz Kader Abla ve diğerleri… Karınca kararınca apartman ve mahalle kavgalarımız ve arada bir duyduğumuz falancanın vefat haberleri dışında hayat berkemaldi.

Kanal sayısı sekizi geçmeyen yakından temaslı televizyonlarımızda çıkan film artistleri,  sadece promterdan geçenleri okuyup artistliğe özenmeyen haber spikerleri ve birkaç şarkıcı dışında etrafımızdaki herkes çevrimiçiydi. Tanımadığımız milyonlarcasından bihaber yaşayıp onların da bizim gibi makul ve en az bizim kadar masum olduğuna inandığımız zamanlardı.

Sonra nasıl olduysa koptu bir fırtına ve hepimizi bir hortuma dolayıp çevirdikten sonra başka bir dünyaya fırlattı. Şimdi bizi sapkın bir hedonizme sürükleyen günümüzden bakarken, görünürlüğün yalnızca bir avuç  güzel ve yetenekli insana  nasip olduğu ve kimsenin ekranın öte tarafında dururken bu ayrıcalığı dert etmediği o geçkin zamanları özlüyorum. Günde defalarca elime alıp anlamsız bir merakla bakıp durduğum, yemeler, gezmeler, eğlenmeler, hastalıklar, başarılar, ideolojik saydırmalar, bilmeler ve bildiğini zannetmeler le dolu bu dünyanın neden bir parçası olduğumu, dahil olmadığımda neden eksik hissettiğimi merak ediyorum.

Pinterst’in  yaratıcılarından biri ve eski başkanı olan Tim Kendall  Sosyal İkilem adlı belgesel yapımda yer verilen ifadesinde “Gündüz işe gidiyor ve kölesi olacağım bir şey yaratıyordum. Kendime hakim olamıyordum. Perdenin ardında neler olduğunu bilmeme rağmen kullanım miktarımı kontrol altına alamamam çok ilginçti,” diyor. Kurguyu yaratanlar etik kaygılarla ya da başka bir nedenle ayrıldıkları o muhteşem (!) işlerinde neler döndüğünü anlatırken adeta günah çıkartıyorlar. Facebook ‘un bir zamanlar büyümeden sorumlu başkan yardımcısı Chamath Polihopitiya bunu şöyle açıklıyor:

“Hayatlarımızı mükemmelliyet algısı üzerine kuruyoruz. Bu kısa süreli sinyallerle, kalplerle, beğenilerle bir tür ödül alıyoruz. Sonra bunu değerle, gerçekle bağdaştırıyoruz. Ama aslında bu sadece kısa süren, sahte ve kırılgan bir popülarite. Ve itiraf edelim ki sizi eskisine kıyasla daha boş ve hissiz bırakıyor. Sizi bir kısır döngüye sokuyor ve “O hissi geri almak için ne yapmalıyım?” diyorsunuz. Bunu iki milyar insanla çarpın ve sonra başkalarının algılarına ne tepki verdiklerini düşünün. Bu gerçekten çok fena.”

Bugün akıllı cihazlara ve internet bağlantısına erişimi olan iki milyar insan iki boyutlu bu sanal dünyanın görünür kahramanlarından olmaya çalışıyor. 2011-2013 aralığında yapılan araştırmalar sonucunda  ilk kez sosyal medya ile ergenliğe geçiş yapan gençlerin durumdan oldukça kötü etkilendikleri, depresyon ve intihar oranlarında geçmiş dönemlere göre  %100’ ün üzerinde artış gözlendiğini belirtiyor. Bu bir Amerika istatistiği olsa da bizim toplumumuza sirayeti çok hızlı olacaktır. Ve hatta böyle bir araştırma yapılır ise bugün bile bu artış izlenebilir. Dünyadaki kutuplaşmanın ülkeler bazında paralel şekilde nasıl arttığı ve bu artışın sosyal medya kullanımın yaygınlaşma hızıyla nasıl örtüştüğü göz önüne alındığında sistemli olarak manipüle edilmiş insanlardan oluşan toplumların gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin kaygılanmakta da haklı olabiliriz.  Yanlış bilgi ve haberin doğru olana göre %60 daha hızlı yayıldığı, her kullanıcının haber ve fotoğrafların altına yaptığı yorumların, koydukları ifadelerin, bir videoyu izleme süreleri vb. masum görünümlü her tepkinin oluşturulan algoritma tarafından analiz edildiği ve bu veriler ışığında bazı davranış profilleri oluşturulduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz. Bu sayede ne sevdiğimiz, ne sevmediğimiz, hangi dünya görüşünü izlediğimiz, kime dost kime düşman olduğumuz gibi tespitler yapılarak bize özel reklam ve videolar ekranlarımızdaki akışa ekleniyor. Yani farkında olmadan kategorileştiriliyor ve manipüle ediliyoruz. Buradan bakınca kullandığımız sosyal medya uygulamaları bizi birbirimize bağlayan iyi niyetli teşebbüsler olmaktan çıkıp tüm tepkilerimizi ölçerek bizi yönlendiren, bizden talep eden, bizi şirketlere satabilecekleri veriler haline dönüştüren toplum mühendisliği aygıtlarına dönüşüyor.

Kendi neslimle ilgili tüm yanılgıları, sarsıntıları, eksen kaymalarını bir kenara bırakıp bu sahte trafiğin içine doğup onsuz nasıl yaşanır bilmeyen çocuklarımızın derdiyle sarıldım. An’da kalmayı ve onu duyumsamayı hiç öğrenemeden donmuş, gerçekliğinden izler taşımayan, filtreli an parçacıkları ile akranlarından onay almayı bekleyen, alamadığında kendini “yok” hisseden bu körpe insanlara ne olacak? Güya ailesinin yanında ama aslında odasının içinde başka bir dünyanın görünür ve sevilir  kişisi olmaya muhtaç bir ‘geleceğe’ bakıyoruz. Onlardan çaresizce bol sohbetli, oynamalı, koşmalı, gerçek arkadaşlı, değer odaklı ama yapay zeka ile boy ölçüşebilecek yeteneklerle donandıkları, eski dünya aromalı uzay çağı insanları olmalarını istiyoruz. Peki bu mümkün mü sahiden?

Bir hizmet ücretsiz olarak sunuluyor ve aklımızın alamayacağı şekilde hayatımızı kolaylaştırıyorsa anlamalıyız ki bu hizmetin bedeli birileri tarafından ödeniyor ve biz de satın alınan birer ürünüz. Yüklediğimiz her fotoğraf, paylaştığımız her durum bilgisi asıl müşteriye (finansörlere) kim olduğumuz ve neyi talep edebileceğimizle ilgili daha net bilgi vermeye yarıyor. Bizi önce tanıyor, sonra tanımlıyor  ve en sonunda kaçınılmaz şekilde yönlendiriyor ve dönüştürüyorlar. Dünya üzerinde müşterilerini “kullanıcı” olarak tanımlayan iki sektör var; yasa dışı uyuşturucu sektörü ve yazılım sektörü.[1] Uyuşturucu kullanıcıları neyin içinde olduklarını ve bağımlılıklarının muhtemel sonuçlarını yazılım kullanıcılarından daha fazla biliyor olabilirler. Bu sizce de ürkütücü değil mi? Burada bir teknoloji düşmanlığı yapmaya ve bunu yaymaya çalışmıyorum. Bu, uygulama safhasında beni de ikilemde bırakan karışık bir konu. Bahsi geçen belgeselde yer alan Google Eski Tasarım Etikçisi Tristan Harris’in de söylediği gibi bu hem ütopya hem de distopya. Bu yazılımlar sayesinde yakın geçmişte asla aklımıza getiremeyeceğimiz bir hız ve kolaylıkla binlerce km ötede yaşayan sevdiklerimizle kıtalararası bir mesafeden görüntülü görüşüyor, haftalarca sürecek yazışmaları dakikalar içinde hallediyor, parmağımızın tek hareketiyle kendimizi tüm gezegene açabiliyoruz. Yıllardır yüzünü görmediğimiz insanlara ulaşabiliyor, birlik olup ihtiyacı olanlara yardım etmek için anında örgütlenebiliyor ve tek bir ses olup bir suçlu ya da masum hakkında alınacak kararları etkileyebiliyoruz.

Şimdi çok önemli olduğunu düşündüğüm bir konu hakkında yazıp duruyorum ve siz büyük olasılıkla bunu kaç paragraftır dövüp durduğum Facebook üzerinden okuyorsunuz.  Bu mecra üzerinden yazıp dururken iletişime geçtiğim güzel oluşumlar, sağduyulu ve yetenekli insanlarla yaptığım şanslı tanışmalar da var. Onlarca yaşın ve belki biraz da merakın kaçınılmaz olarak getirdiği iyi-kötü, doğru-yanlış farkındalığı sayesinde balçıktaki altını görmeye, temizleyip sefasını sürmeye biraz daha yatkın olabilirim. Tüm eylemlerimin beni hatları daha da belirginleşmiş bir pazar malı haline getireceği bilgisiyle daha dikkatli olup kendimi ortaya koyma biçimimi yeniden düşünebilirim. En az riski alarak ve mümkün olan tüm stres kaynaklarını ekranımdan uzak tutarak kendimi sağlıklı bir alanda tutabilirim. Bir yetişkin olduğum ve yetersizliklerimle, kusurlarımla bir nebze de olsa barışabildiğim için kendimi hırpalamadan köşemde durabilirim. Peki çocuklar?

Geçmiş yüzyıllara bakıldığında insanın zihinsel dönüşümünün oldukça uzun sürelere yayıldığını ve bu sayede yeni araç ve uygulamalara sindirerek adapte olduğunu görürüz. Oysa son 10 yıl içinde yaygınlaşan internet ve yazılım mühendisliğindeki ilerleme bizim uyum sağlama  süremizin oldukça üzerinde bir hızla gerçekleşiyor. Olanı anlayıp açmazlarına çözüm bulamadan bir yenisi ile yüzleşiyoruz. Bu da bizi yalnızlık, değer yozlaşması, duygu durum bozukluğu, dikkat eksikliği, unutkanlık, anlam yitimi vb. pek çok sosyal ve psikolojik sorundan oluşan bir bulutun içine sokup yolu seçemez hale getiriyor.

Aslında bunlar iyi günlerimiz bile olabilir. Bugünün gidişatından geleceğin dünyasını okuyarak  yazılan film ya da dizi senaryolarına  bakacak olursak facebook, instagram, snapchat, pinterst vb. uygulamaların oldukça masum yazılımlardan sayılacağını öngörebiliriz. Birkaç bölüm Black Mirror izleyen herkes bunu kolaylıkla anlayabilir.  İşte bu noktada okullara ‘sosyal medya kullanıcılığı’nı bir başlık olarak sokmak zorundayız. Çocuklarımızın yaratıcı ve yenilikçi yeni yüzyıl insanları olmalarını isterken etik duvarları yıkılmış ya da hiç oluşmamış yetişkinler olmalarının önüne geçmek, ruhaniyetleri sağlıklı meslek çalışanları olmalarını sağlamak bir ön koşul olarak görülmek zorunda. Entegre olacakları küçük ya da büyük her sistemde etiği önceleyen ve ona ters düşeni ayıklayan bir bilinçle çalışmalarını telkin eden bir eğitim yolu, kanalı oluşturmak mecburundayız. Aksi halde gurur duymak yerine, kırdığını nasıl birleştireceğini bilemeden tühlenen ‘sorumlular’ olacağız.

Derya CESUR


[1] Edward Tufte

İnsanlık Hali

İnsan olmak zor.
Öyle mecazen filan değil; vücuden, ruhen.

Doğum oldukça karmaşık bir dizi mucizevi oluşumdan meydana gelse de, doğan için, ciğere giren oksijenin yarattığı yaygaralı bir ağlayıştan başka bir şey değil.  Mesele ondan sonra başlıyor.
İnsan, muhtaçlığı en uzun süren canlı.  Herhangi bir dört ayaklının dakikalar içinde ayakları üzerinde durabilme yeteneğine karşılık, doğrulup nihai pozisyonunu alması için ortalama 1yıla ihtiyacı var. Annesinden emdiği sütü burnundan gelmeden  sindirebilmesi için bile aylar geçiyor. Kendi başına beslenebilmesi için 5, kendini temizleyebilmesi için 6, kendi başına yemeğini hazırlayabilmesi için 12, ebeveynlerinden bağımsız bir hayat sürebilmesi için 20 yıl  – ki bu rakamlar iyimser bir ihtimal dahilinde yazılmıştır- beklemesi gerekiyor.

Fiziksel dayanıklılığımızın durumu da ortada. Donandığımız kıyafetler, silahlar, korunaklı çatılar ve geliştirdiğimiz teknoloji olmaksızın oldukça savunmasız durumdayız. Binlerce yıllık tarihimizin belki yalnızca son birkaç yüzyılında doğaya karşı elimizi güçlendirebildik. Ondan öncesi, onun kurallarına ve tanıdığı olanaklara biat etmekle, kaynaklarını keşfetmekle ve bu hiyerarşiyi tersine çevirmenin yollarını aramakla geçti. Sonrası, on bin yılların toptan intikamını alır gibi bir sömürü… Ve kurbandan efendiliğe evrildiğimize neredeyse inanıyorduk ki, görünmez bir organizma gelip parlak tahtlarımızı tepetaklak ediverdi. Yani, elde var hüsran.

Rekabet…
Sürekli öğrenmek ve gelişmek zorundayız. Bu durum doğadaki diğer tüm canlılar için geçerli olsa da, bizim öğrenme mecburiyetlerimiz hayatta kalıp soyumuzu devam ettirmekten çok daha karmaşık  duygusal dinamiklere dayanıyor. Türümüzün gerisinde kalmamak, yırtıcılara yem olan yavru antilobun kaderini yaşamamak için koşup kaçmaktan fazlasına ihtiyacımız var. Durmadan yenilenen dünyanın içinde iki kol ve iki bacağımızla otururken fark yaratamadığımızı anladığımızdan yüksek hızla güncellenmek zorunda hissediyoruz. Tüm bunlar “çocuk insan” için anlamlı olmasa da anne, baba ve öğretmen insanlar gereğini yapmakta gecikmiyorlar. Okullar, özel dersler, kurslar, ödevler içinde geçen 12-16 yıldan söz ediyorum.  Bu süre, bir aslanın krallıktan emekliye ayrıldığı süre ile neredeyse eştir. Üç yaşından sonra olgunlaşıp başka sürülerdeki hemcins akranlarıyla mücadele verdikten sonra çalılar arasında oturup avının ayağına gelmesini bekleyen, hiçbir özel çaba harcamadan sahip olduğu kamuflaj ve güç üstünlüğünün avantajıyla karnını doyurup keyfine bakan bu yakışıklı hayvandan daha mı şanslıyız şimdi? Hadi hakkını yemeyelim, doğal dengeleri yok sayıp yaşam alanlarına müdahale ettiğimizden beri onun da işi zor.

İkilem…
İnsanın çok boyutlu açmazı…
Hayvanların ahlaki ikilemi yok. Onların kodlanmış sezgisel hareketleri var. Beslenirken, çiftleşirken, alan belirlerken ve bu dizgiyi tekrarlayıp dururken yargılanma korkusu yaşamıyorlar. Vicdanlarından onay almadan, doğru-yanlış seçimleri yapmadan ömürlerini tamamlıyorlar. İrade ile yaratılan bizler ise dolaylı ya da doğrudan edindiğimiz her bilgiyi iki ayrı formda işliyoruz;  mantık ve diğer şeyler. Duygular, dürtüsel, anlık arzular… Kabul edilebilir olmakla hazza ulaşmak arasındaki daimi savaş alanı… Doğamızın bastırdığı anlık dürtülerle dış dünya tarafından hatları çizilmiş “makul insan” davranışları arasında bitmeyen bir gelgite mahkumiyet… İd ve süper egonun sonsuz sezonluk mücadelesi…  

Dış dünyanın uzman sesleri sağlıklı yiyeceklere davet ediyor ama biz tatlılara, hamburgerlere, kızarmış yiyeceklere iç geçiriyoruz.  Güzel ya da yakışıklı bir sevgiliyi hayal ederken düzenli geliri olan makul adama ya da kadına ikna olmaya çalışıyoruz. Gezgin olup dünyayı göresimiz varsa da, tıp okuyup doktor çıkmanın herkesi mutlu edeceğini düşünüyoruz. Sıkıcı toplantılarda egosu Everest ile yarışan patronları dinlerken masaya yumruğumuzu vurup “ Bıktım senin bu zırvalarından, al da işini başına çal!” demeye heveslenip sahte bir tebessümle “Tabi efendim” gibi şeyler mırıldanıyoruz. Yani biz –zavallı insanlar- aslında olduğumuz kişi ile olmamız gereken kişi arasında epey hırpalanıyoruz. Seçme özgürlüğü bize pahalıya patlıyor.

Bağlı hayatlar…
Güzel hediyelerle donatıldığımızı inkar edecek değilim. Seçmesek de, içine doğduğumuz çatıda gözlerimizin içine gülücüklerle bakan türdeşlerimizle başlıyoruz hayata.  İnmediğimiz kucaklar, tatlı ninniler, pamuk pamuk yastıklar, yorganlar… Konforumuza diyecek yok.  (Bakın ne de çiçekli konuşuyorum; yoksulluğun, öksüzlüğün, evsizliğin,  şiddettin, istismarın, şefkatsizliğin önünden bile geçmiyorum. Mevzu ev kedisi ile titreyen sokak kedisi mevzusu değil çünkü. Mevzu, bizim sebebi olmadığımız bir insanlık hali.) Böyle başka canlılar yok mu? Var elbet. Yastık yorgan durumu değişkenlik gösterse de filler var, primatlar var, bazı kuş türleri var. Benim gözdem penguenler. Çocuk bakımında gösterdikleri eşitlikçi tutum nedeniyle  onları ilk sıraya koyuyorum.

E yani?
Birbirine bağlı hayatların kuşkusuz güven veren, huzurlu, keyif dolu bir yanı var. Ancak sevgi ve umut gibi güçlü duygularla bağlanmanın türümüzü çok acıtan, girdaplı halleri de var.  Birini ne kadar çok seversek kaybının getirdiği kederi o kadar çok duyumsuyoruz. Bir sınava ne kadar çok çalışırsak, kazanamadığımızda o kadar şiddetli üzülüyoruz. Bir işi ne kadar istersek, tercih edilmediğimizde o kadar büyük bir hayal kırıklığına gömülüyoruz. Bizi neşeye ya da kedere boğan çoğu şey birbirimizle ilişkimizden doğuyor. O kadar birbirine geçmiş hayatlarımız var ki, acı duymamak, üzülmemek, umutsuzluğa düşmemek mümkün değil. Kontrol edilemez şekilde birbirimizi etkiliyoruz. Bu etki iyi ise iyi; kötü ise… biliyorsunuz işte!

Aş, eş, iş, geçim, onaylanma ihtiyacı yollarında geçen yılların sonunda bizi bir ödül bekler mi peki?
Elbette !
Yeni bir kariyerimiz olur. Boncuk gözleriyle baktığı, yumoş elleriyle dokunduğu ve dişsiz damağıyla ısırdığı her şeyi anlamaya çalışan bebek insan için  Dünya Oryantasyonu Danışmalığı…
Sonra her şey başka bir gövde ve ruhta tekrar eder.

“Eskiden” diye başlayan beylik cümleler kurmak istemiyorum. Her çağın kendine has kolaylık ve zorlukları vardır muhakkak. Ancak emin olduğum tek bir şey varsa, giderek daha kalabalık bir hayata dahil olduğumuzdur. İletişim olanaklarının artmasıyla haber aldığımız sekizinci göbekten akrabalarımız, ana okulu arkadaşlarımız, hiç haz etmesek de aynı iş yerinde çalışıyoruz diye sosyal hesaplarımıza dahil ettiklerimiz ve ve ve….. Bağlı hayatlarımızın getirdiği türlü bağımlılıklar…
Sonra,
ortalama ömrümüzün henüz üçte biri geride kalmışken herkesten ve her şeyden kaçıp kimsesiz,
sessiz bir yerlere sığınma arzusu…  


Vakitsiz gidişlere,  gerçekleşmeyen düşlere yanarken,
konuşmaktan hiç bıkmayan bir şeytana karşı sağır taklidi yaparken,
birbirinin kanına ve ruhuna musallat olan türdeşlerimi izlerken, bu yamyamlığı anlamaya çalışırken,
varlıkla yokluğun, erdemle ahlaksızlığın, hastalıkla sağlığın, cahillikle bilgeliğin ara sokaklarında gezinirken,
dikenli çitlerden atlayıp yaralar aldığımda  inancın soyut ama güçlü yasalarına  dayanırken,
bir gün aniden karanlığa ve sessizliğe gömüleceğimi düşünürken,
umut ederken, medet umarken, insaf dilerken, düşünüp düşünüp dipsiz kuyulara dalış yaparken, düşüp dizlerimi kanatırken, adaletsizlikten, hızdan, sözden, hedeflerden yorulan kalbimi boşaltmak için desibeli yüksek isyanlar savururken, bilirken, görürken, isterken, istemezken, olduramazken, hayal edip yapamazken…
İşte o zaman,
savanasındaki gölgede uzanıp yelesini savuran o aslana özeniyorum; krallığına değil, sakin ve serin aklına. Tüm iradesini hayatta kalmaya ve neslini sürdürmeye odaklamış olmasına.   Basit ve anlaşılır dünyasına…

İnanç…
Nefsle yükselen kötüyü ve vicdanla ışıldayan iyiyi nasıl konumlandıracağımızı belirleyen en güçlü sistem…
Ahlaki ikilem anlarının zor seçimini yaparken bizi erdemli eyleme zorlayan objektif dayanak…
İçimizdeki ilkele baskı kurarken, gelişmeye hevesli parçamıza huzur veren…
Bu hedonistik yüzyılda, yerküre üzerindeki her türlü inanç sisteminin çeperi daralmış, esvabı yıpratılmış, akçesinden özüne yer bırakılmamış olsa da, dinler, belirledikleri temel ilkelerle içimizdeki bize özgün cennet özlemini ya da cehennem kaygısını  canlı tutarak bizi temiz kalmaya, zararlı olan fikir ya da eylemden uzak durmaya ve  bu yanıyla ‘insan’lığı giyilmesi zor bir kostüm yapmaya devam ediyor.
Kuşkusuz Tanrı’nın güzel hediyeleri de var insana. Bülbül öten gül bahçeleri var, biliyorum.
O bahçelere gidenler, gidemese de yakından görenler, göremese de uzaktan duyanlar, duyamasa da hikayelerini  dinleyenler ve elbette o bahçelerden bihaber ölenler var.
Hiç gidemeseydim, duyamasaydım ya da hayal edemeseydim devam da edemezdim. Evrende bunu gözeten bir denge var. O dengeyi görmek, varlığını hissetmek kararlı ve gayretli bir iradenin işi. Bunca dünya yükünün altında ezilirken anlayamayız bazen.

Hasılı kelam, insan olmak zor.
Öyle mecazen filan değil; vücuden, ruhen.

Yetmez !

“Yeter artık !” demeyeceğim;
çünkü yetmez.
Çünkü cehalet, kurban ettikçe derinleşen aç karınlı bir kuyudur, doymaz.

Yaratıcının ömür taktirini yok sayıp ölüm meleğini aradan çıkaran ademoğlu bir kadına daha salladı orağını.
İradesine direnen zayıf eklentiyi (!) savurdu attı.

Okumadım nasıl yaptığını.
Tiksinerek okuyup hesaplarında ayrıntısıyla paylaşan çaresiz dostları görünce telefonu da koydum kenara.
“Yeter artık !”
“Ama gerçekten yeter artık !”
“Bu son olsun !”
….

Olmayacak !
Düşen ekmeği öperek alnına koyarken onu kutsalı sayan çocuk, bir kadına kalkan elin iki dünyada da kırılacağına inanmadan olmaz.

Küçük gözleri önünde henüz bir saat önce yalvararak insaf dilenen annesinin akşam yemeğini yetiştirme telaşını anlamadan, acıyan etleriyle dünyanın telaşında dolanırken inceden inceden havaya karışan “ah”larını duymadan, göz göze gelirsem tutamam da kendimi ağlarım diye hep boşluklara yolladığı bakışlarını görmeden olmaz.

Sövüp, dövüp, sindirip, öldürüp yine de erkek erkek dolaşan abilerin, amcaların, dayıların, babaların havasından geçilmezken, akşam üstü çekildikleri karakollardan sabah vakti sırıtarak dönüşlerini izlerken olmaz, olmayacak.

Ahh.. Yazarım elbet,
Sayfalar dolusu yazarım.
Sen okursun ağlarsın,
o okur kahırlanır,
herkes bağır bağır bağırır; “Yeter artık !”

Üç beş gün geçer, yeni bir mevzu vücut bulur,
sayfa çevrilir, meydan durulur.
Sonra,
daha çökmeden taze mezarın üstündeki toprak
biri daha çıkar, “Bana nasip değilsen kimselere olmayasın !” der,
bir çift ayakkabı daha eksilir kapılardan.
Dizler dövülür,
saçlar yolunur,
üçüncü sayfalar  yeni kurbanla namını yürütür,
kanlar çekilir,
içimizdeki isyan köpekleri kudurur.
Kaç bin yıldır budur olan.
Bizim buralarda kadın dediğin Allah’ından önce erkeğinden bulur.

Yemeği önüne konmuş, tabağı başka ellerde yıkanmış, ne gösterdiyse alınmış,  gel demiş gelinmiş, erkek diye kaç koyunlar kesilmiş, mirasta hakkı verilmiş, kaş kaldırınca sinilmiş, el kaldırınca susulmuş…

Kimse bir günde cani olmaz canım kardeşim.
ben anladım, sen de anla.