Beni 20. Yüzyıla Geri Gönderin

Çok ciddiyim.
Telefonların akılsız, ilişkilerin sanalsız, sohbetlerin yüz yüze olduğu yıllarımı geri istiyorum.
Çocukların sokaklarda yakartop, istop oynadığı; ip atlayıp tek kale maç yaptığı, kızların ve oğlanların kaldırımlarda kümelenip uzaktan uzağa birbirlerine kur yaptığı, balkonlarında oturup mahalleye göz kulak olan, camdan cama birbirine musakka tarifi veren teyzelerin zamanına kaçmak istiyorum. Yeni çağım şöyle bir kenarda dursun. Hayatımdaki tek ekran televizyon olsun; içinde üç beş kanal, üstünde anne danteli bulunsun.

Fena bunaldı içim;
her an ulaşılabilir olmaktan,
her gün sayısız yazışmayı takip etmekten,
seçmediğim, sevmediğim onlarca konunun, sorunun, durumun parçası olmaktan
ve daha nicesinden.

Dijital çağ en çok kime yaradı diye düşünüyorum; aklıma ilk hırsızı, dolandırıcısı geliyor. Duruma hepimizden önce uyum sağlamakla kalmayıp tur bile bindirdiler. Her yeni gün yeni bir aldatmacaya uyanıyor ve haber alır almaz “aman kimsenin başı yanmasın” hissiyle yüzyılımızın müthiş icadı olan yeşil başlı sohbet arsızına koşuyoruz. Ulusal medyayı takip etmeyi bırakmış olsak ne olmasak ne? Artık her telefon cihazı ulusal medya, her sosyal medya hesabından kayıp çocuklar, ölü kadınlar, istismarlar, sağlıklı yaşam reçeteleri, ağlamalar, dövünmeler, sitemler, lanetler, …ler,…..ler,…..ler fışkırıyor. Cevap yazmadığımızda, gelen çağrıya  bakmadığımızda, aranıp da  ulaşılamaz olduğumuzda hesap soruluyor, küsülüyoruz. İğnelemelerle ve imalarla dürtülüp duruyoruz. Evet evet ! Biri bizi sürekli dürtüyor; ne şahane(!)

Böyle böyle her gün daha kaygılı, daha korumacı,  güvensiz, uykuları delik deşik insanlara dönüşüyoruz. Bana kalırsa dünya tarihinde emsali görülmemiş bir kölelik düzeni bu. Özgürleşeceğiz derken gün be gün zincirlerimize yeni halkalar ekliyo ; özelliğimizi, öznelliğimizi ve bizi biz yapan her ne varsa feda edip ‘herkes’leştiğimiz, canlı bir organizma olmaktan çıkıp dijital verilere dönüştüğümüz ziyan bir çağın içinde eriyoruz.

Hele şimdi!

Mikroskobik bir gestapo tarafından hücrelerimize bu derece tıkılmış, böyle üst üste, dışarıya yalnızca ekranlardan  sızabildiğimiz bir hayatı yaşamaya mecbur edilmişken…

Şimdi müsaadenizle bir klişe yapıp “eskiden ne güzeldik” demek istiyorum.
Evimize ilk telefon cihazının girişini, üzerinde sekiz; fakat içinde yalnızca iki kanalı olan ilk renkli televizyonumuzun karşısına heyecanla geçişimi, evin büyüklerine ayaklı kumanda hizmeti verişimi, sobanın üzerinde  tıslayan demlik eşliğinde izlediğim Brezilya dizilerini çağırıyorum, düşüyorlar önüme. Güzel insan Barış Manço’nun hepimizi kucaklayan sesini, Adam Olacak Çocuk’ları, 7’den 77’ye ile gidip gezdiği onlarca ülkeyi alıp koyuyorum yanıma. Susam Sokağı, Şeker Kız Candy, Bizimkiler… Samimiyet, masumiyet, haysiyet…  Çat kapı gidip içine daldığım haneler, önlüğümdeki tebeşir , seyyardaki tatlı leblebi tozu… Üzerine ses kaydı yaptığım zavallı kasetler, nereye sığdıracağımı bilemediğim walkman, otobüs duraklarından beşer onar aldığım, “ya kaybedersem” diye gözümden sakındığım mini minnacık biletler… Mektuplar, kırtasiyelerin önünde çevire çevire baktığım yılbaşı kartları, pullar, heybeli postacılar… Bir albümde gezinir gibi “ey gidi günler” edasına bürünüyor yüzüm. Şimdi, tam da şu an, olabilecek en güçlü duygu ile gezegenimizin yeni efendisi Zuckerberg  yeni bir aydınlanma yaşasın, gitsin, yapan birini bulsun, dileyeni dilediği zamana göndersin istiyorum.

Doğmuş olmak yetmiyormuş var olmak için. Ben kitapların elçisiyim. Dış hayat kendini nasıl yeniliyorsa insan da kendini yeniden ve yeniden yaratmalıymış.[1]Buradan bakınca belki de sorun bendedir. Fiziksel varlığımın yürüdüğü, eğilip büküldüğü, uyuyup uyandığı dünyaya karşın inatla geriye bakan, eskiyi yücelten ruhumdadır araz.

Peki yalnız mıyım?
Bir tek bana mı zorba zaman?
Her şey normal de, bir tek benim aklım, benim duygularım mı bulanan?
Binlerce araştırma istatistiği, dolup taşan psikolog klinikleri, Times’ın sularında fark edilir hale gelen Prozac içeriğine falan ne diyeceğiz? Söyler misin Erkin Baba, bir ben miyim perişan?

Nostalji denilen şeyin yalnızca eskiye duyulan romantik bir özlem olmadığını biliyorum. 17. yüzyıldan itibaren tıpta psikolojik bir vaka olarak da geçiyor. Terime ismini de veren bilim insanı Johannes Hoffer nostaljiyi, özünde şeytani sebepler bulunan nörolojik bir hastalık olarak tanımlıyor. Fena! Neyse ki zamanda yolculuk arzum o kadar da geri gitmiyor. Ancak hiç kuşkum yok ki, varlığımızın tüm bileşenlerini akıl almaz bir hızla kuşatıp kıskaca alan, baş döndürücü kolaylıklarına kendimizi seve seve teslim ettiğimiz bu yeni zaman oyuncakları 17. yüzyılın şeytanlarına diz çöktürür.

Yazıyı nihayete erdirmek gerek; lakin şöyle gösterişli bir final paragrafı, son noktayı koyacak bir cümle bulamadım. Dedim ya, fena dağınığım. Göz ucuyla Erkin Baba’ya bakıyorum şimdi. Yetişiyor imdadıma, yanıt veriyor feryadıma.

Sana kara yazı yazıldı sanma
İnsanın da kaderi böyle
Anılara kapılıp da kanma
Dünyanın da düzeni böyle

Aynı ile vaki canım babam;
ama yiğitlik falan kalmadı serde.

Derya CESUR
Ocak 2021


[1] Nihan KAYA, Yazma Cesareti, 2019

Şükür Taşı

Hava kapalı.
Gözümde, yastığı kucaklamamı söyleyen uyku; karnımda “ne olursa olsun çıkmalısın dışarı” diyen bunaltı… Uyku geceyi bekleyebilir.

Yaklaşık 10 ay oldu.
Mevsimler geldi geçti.
Gardrobumda neler vardı? Nasıl giyiniyordum?
Hali hazırda giyinmiş olduğum eşofmanın üstüne ince yürüyüş pantolonunu geçirip beş dakikada hazır oluyorum. Saç yok, makyaj yok, ağız yok, burun yok. Asansör meşgul, merdiven tenha.  Bir adım, kırk bir adım… Geçiyorum yolu, taşımı bulmaya gidiyorum.

Aralık da tanıyamıyor kendini. Yanlış mı geldim diye bakınıyor şehre. Sahili mesken etmiş, kahveyi yeni keşfetmişçesine oturana, gezene… Ama bugün nihayet rengi dönmüş, köpüğü kabarmış denizin; eldivenleri de kuşanıyorum son kertede. Yüzümde, ensemde açık bulduğu yerlerden ısırıyor rüzgar. “Bu halde yürünür mü” havası var dışarıda ama nasıl da iyi geliyor! Serinlik soluk borumdan geçip diyaframıma doluyor. Bütün gece kapalı kalmış bir odanın penceresini açar gibi oluyor işte o an. Önce göğsüme, oradan karnıma dolan taze hava kümülüsleri usulca dağıtıyor.

Üşümelerden, yorulmalardan koşar adım kaçıp sığındığımız evlerin tavanları alçaldı, duvarları daraldı epeydir. Ekranlarla başlayan günler ekranlarla varıyor geceye. Ne yapsak olmuyor sanki. Hayat eve sığar dedikçe, dikdörtgen ağızlı  ejderhalar gibi vücutlarımızı dışarı püskürtüyor evler.

Püskürttü yine.
Sedefli deniz abuklarını, yüzeyi pürüzsüz, yumuşacık taşları doldurup duruyorum yine cebime. Ne yapacağım bunca deniz kabuğuyla? Bilmem. İçeriye biraz ‘dışarı’ götürmek için olabilir mi? Şimdilik, bulabildiğim en iyi neden bu sanki. Ellerimi arkamda birleştirip yürüyorum. Hayret! Hiç tarzım değil. Gülüyorum halime. Biraz gülüp biraz üşüyorum.

Yan yana dizilmiş kafeler, barlar… Hepsi ışıksız, sessiz, insansız. “Gel de oturup denize karşı bir şeyler içelim” anıları her geçen gün biraz daha eskiyor. İlk zamanlar  “ yahu  böylesi de pek tuhaf oluyor,” dediğimiz mesafeli merhabalar giderek normalleşiyor. “Tokalaşmak, selamlaşmak nasıl bir histi?” diye soruyoruz içten içe. İki lafın belini kırmak için toplanılmış zamanlardan kalan dip dibe fotoğraflara bakıp eski dünyaya özlem seansları düzenliyoruz.

Neden çıkmıştım dışarı? Hah! Bir taş bulmam lazım benim.

Sinematik bir mucize bekliyorum nedense. Dalga sesleri fonda beklerken küçük bir ışıltı düşsün eşelediğim kumların az ötesine, gözlerim kamaşsın ve ben onun büyüsüne kapılıp yavaşça yaklaşayım, çömeleyim, eşi benzeri görülmedik bir taş göreyim istiyorum. Evet, tam film işi. Olmuyor haliyle.
Vazgeçiyorum taşın afillisinden. “Sıradan olsun,” diyorum bu kez. O kadar sıradan olsun ki, hiç mi hiç ilgi çekmesin. Mucizevi olan ona yüklediğim anlam olsun. Tamam, bu daha belgeselvari.  Daha muteber böylesi.

Benim sıcaklık durumum da küresel olanla benzer seyrediyor. Bir aralık günü güneşin D vitaminli dokunuşlarını gezdirirken yüzümüzde, ertesi gün on beş derece birden soğuyarak bizi gerçeğe davet eden, hem duygumuzu hem bedenimizi bahardan kışa savuran yeni yüzyıl iklimi gibiyim. Kısa bir süre mevsim normalleri üzerinde dolaşıp aniden gelen keskin düşüşlerle baş etmeye çalışıyorum. Bazen saatlik aralıklarla değişen iç halim beni taşkın coşkulara ve derin iç çekişlere birbiri ardına batıp çıkarıyor. Dilimi kurtarsam da kalbimi kurtaramıyorum çoğunlukla. Dipte fokurdayıp püskürmek için bahanesini kollayan magmanın ateşiyle kıvranıp duruyor . Nefessiz kalıp atıyor sonra kendini kapılardan. Denizse dalgalar; ormansa ağaçlar, kuşlar koşuyor imdadına.

Öyle güzel dokunuyor ki dost eli suyun, temiz havanın; sanki içime dadanmış o siyah duman soluduğum havaya karışıp dağılıyor. Balığının peşinde kanat çırpan su kuşlarına, havlamalarıyla kuştan kalplerini telaşa sokan kıyı köpeklerine gülmeye başlıyorum sonra. Fırsat bulunca, neredeyse yüzümle bir olan medikal maskeyi biraz olsun indirip havayı kokluyorum. İşte o an bir yaşamaktır gelip giriyor burnumdan içeriye. Görebildiğim bütün maviler, yeşiller, dansını izlediğim martılar, duyabildiğim, yaşamın organik parçası olan bütün sesler için minnet hissiyle doluyorum. Sımsıkı sarılmak istiyorum o zaman varoluşa. Öyle mecazen filan değil, gerçekten. Salıncakta tutunduğum ip, kucağıma aldığım çocuk gibi, gerçekten.

Ve şimdi kalbimi kanatlandıran, “iyi ki” dediğim her özel anda iç sesime eşlik eden o güçlü sarılma anını gerçek kılmak için eşeliyorum kumsalı. Bu yüzden arıyorum şükür taşımı. Kümülüsler karnımı her sarışında koşup tutacağım, varlığımın iyi hafızası cep yoldaşımı.