Dalga

Uykusunu alamamış, yatabilse, başını yastığa koyabilse ne zaman kalkacağı belli olmayan çırağın uzattığı simitleri alıyorum, sıcacık.Sivrisinekler yemiş kollarını, kaşırken kanatmış.Ömrü olursa, ileride “o zamanlar fırında çıraktım” diye anlatacak bugünleri.Uykusuz kalmana değecek bir hayatın olsun diye geçiriyorum içimden, ucuz mavi takım elbiseli, saçları limonla geriye doğru yapıştırılmış, kuru bir adam geliyor gözümün önüne, kaşları kalın. Belki geçmişten, belki gelecekten, şimdiye yansıyan bir görüntü.Açıldığı gibi gıcırtıyla çekiyorum ahşap kapıyı, küçük olduğunu tahmin ettiğim zilin sesini de duyuyorum çıkarken.

Gökyüzü bakır cezve renginde, karanlık, kasabanın sokakları nemli. Deniz ve karabataklar dahil herkes ve her şey uyuyor.Belki de hiç kapanmayan çay bahçesinden karton bardakta alıyorum çayı.Fenere kadar ayaklarımı sürüye sürüye yürüyorum.Cebimde evden getirdiğim üçgen peynirlerden var.Kimi ısıra ısıra yer simidi, kimi küçük parçalara ayırır, ben neden bilmem ikiye bölenlerdenim. Dökülen susamları parmağını tükürükleyip, yapıştırıp yiyenler de var, onlardan değilim. O başka bir ruh hali herhalde, titizlik midir, çocukluktan kalan bir alışkanlık mıdır, nedir?

Size de olur mu bilmem, kendimi oyalamak için en son ne zamandı ve ilk ne zamandı meselesine takılırım.En son ne zaman bu saatte kalktım?İlk ne zaman fenerin önündeki taşlara oturdum?En son ne zaman güneşin doğuşunu seyrettim?Basit sorular en zor sorular herhalde. Aklın çıkmazlarına dalmaya gör.Kuralı da nereden dalarsan oradan çıkarsın gibi bir şey.Eskiden işkine yapardı karşı fenerin ucu, iskorpit de olurdu hatta daha çok iskorpit olurdu.İki numara siyah iğne, çift teke, kurşunsuz misine. İlle taktırırdım!Tepe lambasının yalancı aydınlığında güzel insanlarla keyifli vakitler geçirdim.İskorpit çorbaları içtik sabahları, uzaklarda, başkalarından duyduğumuz fakat görmediğimiz yerlere balık avı planları yaptık.Onlar gitti.Ben kaldım!

Giden unutur da kalan biriktirir. Sadece önemli şeyler olsa neyse, ıvır zıvır ve hatta çerçöp, biriktirdiğini de bilmez.Görüş varsa bulmak da kolaydır, vurmak da. Bulanık suda ne bulduğunu bilirsin ne vurduğunu, görmen için daldığın yerden çıkman lazım.Gördüğüne bağlı olmakla beraber ummak görmekten güzel sanki?Gördüğünü sihirli bir dokunuşla umduğuna dönüştürebiliyorsan laf aramızda büyük adamsın.Herkes beceremiyor.

Denizin üzerinde titreşen kayıkların isimlerine baka baka fenerden geri dönüyorum. Yeni bir gün başlıyor, insanlar uyanıyor yeni yeni. Biri dokunuyor omzuma, irkiliyorum.“Ali ağabey?”Ucuz mavi takım elbiseli, saçları limonla geriye doğru yapıştırılmış, kuru, kalın kaşlı bir adam! İsmail?Simit, sadece susam ve hamur değildir, sıfır da değildir, sonsuzluk da.İsmail gibi adamların çocukluğudur, gençliğidir, un çuvallarının üzerinde uyandığı sabahlardır…İnsanı, bileni, anlayanı az koylarda çakıl taşlarının üzerine oturup dalgaların sahile vuruşunu izliyorum.Biraz kaçış, çokça buluşma…Şimdi sahile vuran dalga bir öncekiyle aynı mı acaba?

Ali GÜLCÜ

11 EYLÜL 2020

Dümen Suyu

Denize bakan cep gibi bir balkon, küçücük bir sehpa yanında iskemle. Canlıymış hissi veren fakat dokununca, aaa yapaymış bu çiçekler! Boğazdan geçen gemi ışıkları, sokak köpekleri, balık lokantası.
Benden önce acaba kim oturdu bu iskemlede?
Ne düşündü?

Denize de bakmıştır tıpkı ben gibi, ne görmüştür? Kimi görmüştür.
Döndür döndür Yan Tiersen dinliyorum. Esther, La plage, Summer 78.

78 yazında altı yaşındayım, Şen Mahalle’de tek katlı bahçeli bir evden, dört katlı bir kooperatif evinin ikinci katına taşınıyoruz. Ayak altında gezmeyeyim diye köye gönderiyorlar beni.

Yazın ortalarında taşınma bitmiştir gayrı deyip Çorlu’ya geliyoruz babaannemle. Birbirine benzeyen dört tane apartman var, altı numarada oturuyoruz. Ekmek almaya gönderiyorlar bakkala, bakkalın ismi Sami.
“Sami Amcana, git iki ekmek al gel.”

Başka mahallelerde nasıldı bilmem ama o zamanlar hep sahibinin ismi ile anılırdı bakkallar.

Bakkal Sami Amca, Bakkal Osman Amca, Bakkal Yusuf…
Ekmek koltuğumun altında altı numaranın zilini çalıyorum Mukaddes Teyze açıyor. Ben teyzenin isminin Mukaddes olduğunu bilmiyorum henüz.
E hani bizim evdi burası?
Hiçbir şey demeden ağlaya ağlaya üçer beşer merdivenlerden inmeye başlıyorum. Dört kooperatif evinin tam karşısında tek katlı evlerden birinin duvarına oturuyorum. Ayağımda Panter ayakkabılarım var, Esem olaydı iyiydi!
Ekmek almaya giden gelmeyince aramaya çıkıyorlar, duvarın üzerinde ağlarken buluyorlar beni.
Sofra bezi yayılıyor, elek, sini… Yemek yerken babaannemim kulağına eğiliyorum.
“Köye geri dönelim.”
“Neden be çocuğum?”
“Burada bütün evler birbirine benziyor!”
Öyle de oluyor, Önce Muratlı’ya sonra Korelinin mavi minibüsü ile köye…
Eylülde okula başlayacak, birbirine benzeyen evlere de apartman hayatına da alışacağım.
Alışacağım fakat sevmeyeceğim!

İçeride müşteri kalmayınca kapatıyorlar balık lokantasını, sokak köpekleri kuytulara kıvrılıp, boğazdan geçen gemi ışıkları seyrekleşince ve son sarhoş evine dönünce yatıyorum ben de.
Balkonun kapısını açık bırakıyor, yorganı gözlerime kadar çekip kıyıyı döven dalgaların sesini dinlerken dinlerken öyle…Azıcık rüzgâr olsaydı da tüller odanın içine içine uçuşsaydı.
Amaaan her istediğimiz olsaydı hayatın tadı mı olurdu?
Neyi düşlerdik o zaman?
İnsan değil miyiz, olmayacak ki isteyeceğiz.
İstediğimiz sürece yaşıyoruz!

Biri dürtmüş gibi uyanıyorum.
Oteldeyim, rüzgâr çıkmış, tüller odanın içine içine, düşlediğim gibi.
Uzaklarda bir horoz ötüyor, sabah ezanı okunuyor, saat 06:49.
Giyiniyorum hemen, yan odada biri horluyor, resepsiyondaki genç uyuyor.

Parmak uçlarımda çıkıyorum dışarıya, mızrak gibi bir sabah.
Balık lokantasının dışarıda bırakılmış iskemlelerinden birini alıp, tam dalgaların bittiği yere, bacak bacak üzerine atıp oturuyorum. İskemlenin bacakları kuma gömülüyor ama olacak o kadar.
Bir balıkçı teknesi geçiyor, teknenin kıçında ayakta duran adama el sallıyorum, o da bana el sallıyor.
Ağları atıp balıkçı kahvesine dönünce acaba nasıl anlatacak beni?
Zenginlik çok paranın olması değil de denizi, gün doğumunu, martıları sahiplenmektir belki?
Huzur da zenginliktir.
Ağız tadı da.
Avucunuza aldığınız deniz minaresi de.
Büyüsün diye denize geri bıraktığınız balık da.
Sabahın bu kör vaktinde gökyüzü bakır rengiyken te bu dışarıda bırakılmış iskemlede oturmak kaç para?

Martıların sesi, sokak köpeklerinin ayaklarının dibine kıvrılışı, boğazdan geçen gemilerin ışıkları, bir melodi ile kırk yıl öncesine dönmek, Osman Amcayı, Sami Amcayı anmak… Ya babaannemi!
Çocukluğuna geri dönmek, kaç para?
Nefes aldığımız kadar değil, keyif aldığımız kadar yaşıyoruz belki de!

Birbirine benzemeyen günler.Uçuşan tüller.
Denize bakarken gördüğümüz yüzler olsun hayatımızda.
Alıştıklarımızı sevmeyelim, onu diyorum!

Ali GÜLCÜ

Kara Kutu

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.” Nerede okudum ya da kimden duydum hatırlamıyorum. Herkese hitap eden ve üzerine düşünülen bir söz olduğunu da sanmıyorum. Çünkü çok az insan ve toplumun, geçmişten ders alıp geleceğini şekillendirmeye dair çabası var.

Elbet insanın kendi yaşadıkları ile toplumun geçmiş hafızası arasında büyük bir fark var. Kendi geçmişimiz; kendi kara kutumuzda kayıtlı iken, toplumsal geçmişimiz çok çok uzun zamanların içinde, sadece yazılı tarihin sayfaları arasında saklı. Onu okumak ve anlamak, geleceğe dair çıkarımlar yapıp toplumsal düzenimize yön verecek gerçekliklere dönüştürmek elbet toplumu oluşturan bireylerin bilinci ve emeğiyle mümkün.

Size burada geçmişimizi irdeleyelim, anlayalım… Geleceğimizi ona göre şekillendirelim kalıpları çerçevesinde toplumsal mesajlar verme niyetinde değilim. Benimkisi sadece; kendi zaman yolculuğumda farklı duraklarda durup, o günlere, bu günlerin penceresinden bakmak.  O günlerdeki kendimi ve iletişim kurduğum insanları, bugün ki kendime göstermek.

Aksi halde on, on iki yaşlarında bir erkek çocuğunun, anneannesi ve dedesinin paralarını çalma sürecini nasıl anlayabilirim. O zamanlar salak yerine koyduğum o insanların davranışlarını nasıl çözümleyebilirim.

Para denilen illetin ne olduğunu anlamaya başladığım zamanlardı. Yuvarlak demir olanları bakkala verdiğimde daha az, kâğıt olanları verdiğimde daha çok şey alabildiğimin farkına varmıştım. Fakat bir sorun vardı. Adına para denilen bu metal ve kâğıt cisimleri bir ağaçtan ya da akan bir çeşmeden elde edemiyordunuz. Bu paralar, nereden ve nasıl kazandıklarını bilmediğim yetişkin insanlarda oluyordu. Annem ve babam, okula gittiğim bazı günlerde sadece ve sadece bir meybuz(dönemin meyve aromalı buzu)  almaya anca yeten küçük demir paralar veriyordu.

Daha çok para istediğimde ise babam hep aynı şeyi söylerdi: “İktisatlı olmalıyız oğlum.” İktisat kelimesi; yıllar sonra üniversite sıralarında tekrar çıktı karşıma; sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla nasıl karşılanacağını inceleyen bir bilim dalıymış. Şimdilerde babam yetmiş yaşına doğru yol almakta, sorsam iktisat kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğine eminim fakat iktisatlı olmak gerektiğinin önemini, iliklerine kadar yaşadığı maddi imkansızlıklarla geçen o yıllarda öğrendiğine de eminim. Bu durumu anlayabilmem mümkün değildi. Babamın parasının olduğunu düşünür fakat bana vermediğine inanırdım.

Yaz tatillerini köyümüzde geçirirdik. Oradayken paranın eksikliğini çok daha az hissediyordum. Köyümüzün çocuklarıyla hemen hemen aynı sosyo ekonomik guruba dahildik. Sahip olduklarımız birbirimizden ne daha fazla ne de daha azdı. Köyde, cebinde parayla gezen çocuğa hiç rastlamamıştım. Okul dönemlerinde durum farklıydı tabi, şehirde yaşıyorduk ve öğrenciler arasındaki bu fark, on yaşlarındaki bir çocuğa sorular sordurabilecek kadar ayyuka çıkıyordu.

İşte o yaz tatili günlerinden biriydi. Anneannemlere gitmiştim fakat evde kimse yoktu. Anneannem evin anahtarını genellikle kapı önündeki saksılardan birinin içine koyardı. Yanılmamıştım. Anahtarı bir saksı içinde bulup içeri girdim. Yaz tatili olması nedeniyle TRT 1(TRT kanallarından başka kanal yoktu o zamanlar)  öğlen vakitlerinde çizgi film kuşağı yayınlardı. Televizyonu açıp izlemeye başladım. Uzun bir süre geçmesine rağmen gelen giden olmadı.

O dönemler annem mutfak dolabının içindeki bazı kaplara demir paralar koyardı. Ben de ara ara oradan para çalar harçlık yapardım. Birden aklıma anneannemin dolabı geldi,  belki o da koyuyordu… Heyecanla mutfak dolapları içerisindeki çanak çömlekleri karıştırmaya başladım. Bir şey bulamadım. O an paraya olan açlığım depreşivermişti. Heyecanımın yanına biraz da tedirginlik eklendi. Sessizce yatak odasına geçtim. Önce çekmeceleri karıştırdım, kâğıt yığınlarından başka bir şey yoktu. Sonra yatağın altına baktım, bir sürü demir para vardı. Kalp atışlarım hızlanmış ve korkmaya başlamıştım. Oradan birkaç tane demir para alıp cebime koydum. Sonra süratle kapıyı kilitleyim evden ayrıldım.

Yaptığımın yanlış olduğunu bilmeme rağmen yaşadığım korku ve heyecandan da garip bir zevk duyuyordum. Çaldığım paralar bana birkaç gün yetmişti. Hatta bazı arkadaşlarıma o paralarla gazoz ısmarlamış, bana duydukları saygı ise; yine yıllar sonra ne olduğunu öğreneceğim egomun gıdası olmuştu.

Sonra bir daha girdim o yatak odasına, bu kez paralar yatağın altında değil, dedemin dolapta asılı duran ceketinin cebindeydi.

Sonra bir daha… Bir daha… Ve bir daha…

Bazen farklı büyüklükte demir paralar bazen de farklı değerde kâğıt paralar buluyordum. Anlamasınlar diye hepsini değil bir kısmını alıyordum. Hiç para olmadığı bir sefere denk gelmedim. Kendimle gurur duyuyordum. Hem para çalmanın, hem de o paralarla diğer çocuklara karşı edindiğim statünün zevki beni benden almıştı. Tek mutlak güç vardı; o da paraydı. Nasıl kazanıldığının da bir önemi yoktu aslında, paran varsa sana saygı duyuyorlardı. İşte o zamanın çocukları şimdinin yetişkinleri oldu. Çok şey değişti o günden bugüne… Değişmeyen ise, paranın hala mutlak güç olduğu gerçeğiydi.

O yaz ve sonrasındaki birkaç yaz bu durum hiç değişmedi. Hiç parasız kalmadım. Anneannem ve dedemi ustaca kandırıyordum. Ayrıca ne kadar salak oldukları karşısında da şaşırıyordum. Benden hiç şüphelenmiyorlardı. Hatta bazı zamanlar ben onlardayken anneannemin dışarı çıkması işimi daha da kolaylaştırıyordu.

Büyüdükçe yaptığımın yanlış olduğu gerçeği beni silkeledi. Artık o yatak odasına girmez oldum. Hatta öncesinde yaptıklarımdan pişman olup anneannemi ve dedemi her gördüğümde utanmaya bile başlamıştım. Tüm bu olanlar benim sırrımdı ve benimle beraber toprağa gidecekti. Yine de bu konuda hala salak olduklarını düşünüyordum.

Çok zaman geçmeden önce anneannem öldü. Bir kaç sene sonra da dedem.

Onlar öldükten sonra ise annem anlattı her şeyi bana;

O yatak odasından para çaldığım ilk gün anlamış anneannem paraları benim aldığımı. Yatağı kaldırmakta zorlanıp fazla dağıttığım için de dolaptaki ceket cebine koymaya başlamış paraları. Babamın durumunun çok iyi olmadığını bildikleri için, hem onu üzmemem hem de gidip başka insanların paralarını çalmaya kalkışmamam için para koymaya devam etmişler. Annemin de haberi olsun diye durumu ona da anlatmışlar. Anlatmışlar fakat karışmamasını, kendilerinin bu durumu bildiklerini bana söylememesini sıkı sıkı tembihlemişler. Eğer bilirsem utanır, anneannem ve dedeme karşı karmaşık duygular sergileyebilirmişim.

Şimdi artık ne söylesem boş! Ben pedagog değilim. Onların yaptıklarının çocuk eğitimi açısından yeri neresidir bilemem. Bildiğim bir şey var ki o da; ilkokul mezunu bile olmayan bu insanların bana hayatta çok özel bir ders verdikleridir.

Ha bir de “salak” konusu var tabii ki… Burada da yorumu sizlere bırakıyorum.

Unutmayın!

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.”

Özkan SARI

Sıradan Olsun Bugün.

Gece neredeyse sabaha kadar kasabayı ıslatan yağmurunda etkisiyle güneşli olmasına rağmen serin, insanların hayat şartlarını kabullenmekte zorlandığı, neden böyle oldu sorusunun cevapsız kaldığı, sıradan olmasını, yarın ve daha sonraki zamanlarda anımsamak istemediğim bir gün.
Daha gün doğmadan kalkmış, paltomun yakalarını kaldırmış, eski mahalleden geriye kalan sokaklarda yürümüş, şimdi apartmanların dikili olduğu yerlerde, siyah beyaz fotoğraf karelerinde ve anılarımda kalan tek katlı evlerde yaşamışların bana nasıl seslendiklerini, yüzlerini, adlarını hatırlamaya çalışmıştım.
Yüz yıl sonra bu sokaklar, bu mahalle, bu kasaba, bu dünya nasıl olacak kim bilir?
Ben ne olacağım?
Siz ne olacaksınız?
Bizden kalanlar ne olacak?
Nasıl hatırlayacak insanlar bizi?
Nasıl yazacak kitaplar bugünleri?
Zaman, yüzleri ve adları siliyor, insan değil miyiz, unutuyoruz!
Bugünün yaşayanları için deli, meczup bir şair ileride şöyle yazacak belki;
“Geçtiler, gittiler, kiminin izi kaldı, kiminden iz de yok!”
Mendil kadar da olsa boş bir arsa arıyor gözlerim, yatırım için yapılmış apartmanlar, sahibinden kiralık dükkânlar, acil satılık daireler, ağzına kadar dolup taşmış çöp tenekeleri, sokak köpekleri, kargalar, koku.
Hiçbir zaman sanayileşmeyecek, adı gazete ve dergilerde ‘saklı cennet” diye yer almamış, arazileri ileride de para etmeyecek, insanların gelmeyeceği yerlere taşınmak lazım, geç kaldık, sarı damperli kamyonları sokak aralarında ilk gördüğümüzde, ilk tek katlı ev kat karşılığı verildiğinde, Osman amca bakkal dükkânını kapattığında yapmamız gerekiyordu bunu.
Şimdi nasıl bir asır sonrayı göremiyorsak geçmişte de büyüklerimiz görememişti bugünleri…
Yetmişli yılların sonlarında nasıl bir coşkuyla terk etmiştik bahçemizdeki meyve ağaçlarını, kileri, kömürlüğü, ekmekli sobanın üzerinde pişmiş tereyağlı ekmekleri, sabahları öten kumruları, kapı önlerinde çekirdek çitlerken yapılan koyu sohbetleri, telli dolapları…
Batan gemiden sağ kurtulmanın sevincinden, okyanusun ortasında, karanlıkta tek başımıza olduğumuzu anlayana kadar geçen süreç!
Gözlerin uzaklarda küçücük de olsa bir ışık arayışı, çırpınış, umudun tükenişi, teslimiyet!
Çocukluğumun güneşli bahar sabahları, iğde ağaçları, sazlı gölleri, nilüferleri, kanayan dizlerim, dolan gözlerim geliyor aklıma. 
Geçmişin sadece benim bildiğim hiç büyümeyen hayaletleri ile karşılaşıyorum şimdi olmayan kavak ağaçlarının altında, utanıyoruz birbirimize selam verirken, bir iki adımdan sonra tekrar arkamıza bakıyoruz ve çok geçmeden bir kez daha, utanılacak bir şeyi aklımızdan bile geçirmemişken her arkamızı dönüşte tekrar utanıyoruz.
Yeni bir gün ve sıradan olsun bugün

Ben hayatımı harcamadım; Biriktirip başkalarına dağıttım.

Fikret ile arkadaşlığımız ilkokul yıllarına dayanıyordu. Benim o zamanlar en büyük zevkim Muzaffer İzgü’nün Ökkeş serisi kitaplarını okuyup oturma odamızdaki kanepenin altında biriktirmek iken, Fikret’in en büyük zevki, büyük bir hırsla kazandığı boy boy, renk renk bilyelerden koleksiyon yapmaktı. Her ne kadar mutlu olduğumuz şeyler farklı olsa da ortak mutluluk noktamız birbirimizle geçirdiğimiz zamanlardı.

Çocukluk yıllarımıza veda edip gençliğe adım attığımız lise yıllarına geldiğimizde, Fikret ile farklı olan hayat görüşümüzün uçları iyice keskinleşmeye başlamıştı. Ben okuyup, araştırıp, sorgulamaktan hoşlanırken… O, paradan, motosikletlerden, kız arkadaşlarıyla uzun olmayan ilişkilerden hoşlanıyordu. Ben kısa şiirler ve öyküler yazmaktan zevk alırken… O, benim şiirlerimi ve hikayelerimi kullanarak başkalarını etkilemekten zevk alıyordu. Ben, içerisinde rahat ettiğim elbiseleri tercih ederken ve saçlarıma hiç jöle sürmezken… O, Yeşilçam aktörleri gibi giyinir ve saçları her daim bol briyantinli olurdu. Bana karşı ilk olumsuz söylemleri o zamanlar başladı. Sıkça: ”Salih! okumak, yazmak,  bunlar boş iş oğlum, hayatı kaçırıyorsun farkında değilsin.” Derdi. Ben de O’na: ”Sen sıkı yapış Fikret, sakın kaçırma.” Derdim. Yine de severdim çocukluk arkadaşımı. Çok severdim.

Yakışıklı oğlandı Fikret… Biz ona sınıfta corç ”George Cooloney” diye hitap ederdik. O da bana ”Victor Hugo” derdi. Neden bu isim dediğimde, ”Ömrümde ilk kez okumak için bir kitaba başladım hocanın zoruyla, adı ”yoksullar” mıydı? ”Fakirler” miydi? onunda yazarı bu adamdı. Başka yazar tanımıyorum. Hatta bu adamı da tanımıyorum.” Demişti alaycı bir kahkahayla.

Lise yıllarının sonuna yaklaştığımızda ayrılık vaktinin geldiğini ikimizde hissediyorduk. O, bir an önce iş hayatına atılıp zengin olma hayalleri kuruyor, ben ise üniversitede edebi yönümü geliştirebileceğim bir bölüm okuyup yazar olabilme hayalleri. Ayrılık vakti yaklaştıkça Fikret ile daha çok vakit geçirmeye başladık. Daha çok hayal kuruyor, daha çok dertleşiyorduk… Ve hep, O bana akıl! veriyordu: ”Salih! Oğlum yazarlığın okulu bile yok, harcama kendini” derdi. ”Fikret, hayatta neyi arzuluyorsan inşallah onu yaşarsın.” Derdim ben de.

Fikret ile ayrıldığımız gün, ömrümde en çok ağladığım ve zoruma giden günlerden biri oldu. Uzun süre birbirimizi bırakamadık. Gözyaşlarımın gözümde neden olduğu buğudan dolayı Fikret’i bile bulanık görüyordum.

”Her şey gönlünce olsun corç” dedim hıçkırarak.

”Dikkat et kendine Viktor Hügo” dedi tebessümle.

Ve ayrılık…

Önceleri sık sık mektuplaştık Fikret’le… Zaman ilerledikçe azaldı ve sonra da tamamen kesildi mektuplar. O zamanlar şimdiki gibi cep telefonları ve İnternet olmadığı için iletişim kurmak çok zordu. Tatillere geldiğimde onun işlerinden vakti olursa görüşüyorduk. Her buluşmamızda aramızdaki soğukluk hissediliyor, hayata bakış açımızın farkı daha da artıyordu. Ben üniversiteyi bitirip başka bir şehre yerleşince iletişimimiz iyice koptu.

Yıllar… Yıllar… Yıllar…

Ben, küçük bir yayın evinin kitaplarını bastığı, az sayıda okuyanı olan, kitapları çok az satan bir yazar oldum… Fikret ise yüzlerce çalışanı olan milyoner bir müteahhit oldu.

Kitap fuarında imza günü için Fikret’in yaşadığı şehre gideceğimi öğrendiğimde hemen aradım. İmza gününün akşamı lüks arabasıyla çıkışta Fikret bekliyordu. Yine lüks bir restorana yemeğe götürdü beni. Özlemiştim Fikret’i, ama bakışlarındaki küçümseyici ifadeyi anlamakta zorlanmadım. ”Geçinebiliyor musun yazarlıkla?” diye sordu. ”Tam olarak geçinebildiğimi söyleyemem, ara sıra yarı zamanlı işlerde çalışıyorum.” Diye cevapladım.

”Sana çok söyledim harcama kendini diye”

”Ben kendimi hiç harcamadım, aksine kendimi biriktirdim! Şimdi de biriktirdiklerimi başkalarına dağıtıyorum Fikret. Ben, düşüncelerimi, hayallerimi, sevincimi, üzüntümü, mis kokulu kağıtlara emanet ediyor, cüzi fiyatlara, gönüllü, almak zorunda olmayan ama alan insanlara satarak ruhumu doyuruyorum. Sen, beton yığınlarını fahiş fiyatlara, almak zorunda olan insanlara satarak kazanıyorsun. Sen, para biriktiriyorsun ben ise hayat.”

Gözlerime uzunca baktı ve yine alaycı bir tebessümle: ”Çocukluğumuzda biz seninle nasıl geçinebilmişiz ya” dedi. ”Haklısın Fikret, çocukluğun içindeki saf, temiz, karşılıksız, sevgi dolu duygular işte… Nedeni bu!”

Yemeğin sonunda Fikret beni otogara bıraktı. Ayrılırken O’na getirdiğim hediyemi verdim ve kalkmak üzere olan otobüse bindim. Koltuğumu hafif geriye doğru yatırdım. Kulaklıklarımı takıp mp3 çalarımı açtım. Tiryakisi olduğum gurup, Gurup Vitamin’e bıraktım kendimi, tabii ki Gökhan Semiz’e rahmet dileyerek.

***

Lüks arabasına binen Fikret, arkadaşından aldığı hediye paketini açtı. İçinden iki adet kitap çıktı. Kitapların isimlerini ve yazarlarını okudu:

Sefiller – Victor HUGO

Çocukluk Arkadaşım – Salih ÖZTÜRK

Az sonra Fikret ve Salih’in telefonlarına aynı anda bir mesaj geldi.

Salih’in telefonu: ”Hocam, yeni kitabınız insanın yüreğine dokunuyor. İyi ki varsınız.”

Fikret’in telefonu: ”140.000 dolar hesabınıza yatırılmıştır.”

Özkan SARI