Götür Onu Buralardan…

Neresinden başlamalıyım bilemiyorum ama kısa tutmalıyım biliyorum. Kısa tutmalıyım ki sonunu getirebilen daha fazla okuyucu olsun. Ya çok şey varsa anlatacağım, anlatmaya çalışacağım?

Farklı yerler, farklı kültürler, farklı insanlar tanımadan, galiba farkı da fark edemiyoruz. Cansız bir nesneye, ya da canlı bir varlığa baktığımızda o’nda insanı göremiyorsak, insanı anlama arayışımızda bir yerler hep eksik kalıyor.

Evet, hep eksik kalıyor.

Eksik bakan eksik görüyor. Eksik gören, eksik anlatıyor. Eksik dinleyen, eksik anlıyor. Eksik anlayan, eksik düşünüyor. Eksik düşünen, eksik etkiliyor. Eksik etkilenen, eksik bakıyor. Eksik bakan… Burada yine başa dönüyoruz. Artık bu döngü öylesine kalınlaşmış ve katılaşmış ki; döngünün dışında hareket edeni fırlatıyor dışarı.

Türk Kızılayı’nda görevli bir arkadaşımın davetiyle, kurban bayramını Burkina Faso’da gönüllü işçi olarak çalışmak için yola çıktım. Dört gün sürecek bir yardım faaliyetiydi bu. Benim için dört gündü fakat Türk Kızılayı’nın her gün burada ve başka ihtiyaç sahibi ülkelerde olduğunu da hatırlatayım.

Türkiye’den ve başka ülkelerden bağışlanan kurban hisseleri, Kızılay’ın kurduğu kesim noktalarında veterinerler kontrolünde kesiliyor, ardından benimde içinde bulunduğum dağıtım ekibi tarafından yine Kızılay’ın önceden belirlediği yerleşim yerlerindeki insanlara dağıtılıyordu.

Dağıtımın ikinci gününde gittiğimiz bir kampta tanıştım Aida’yla. Göğsümüze basılı Türk bayraklarını gören çocuklar koşarak etrafımızı sardılar. İstisnasız hepsinin gözleri parlıyor ve yüzleri gülüyordu. Çocukların bu hallerini daha önce birçok yazıma konu ettim. “Çocuk işte” deyip geçiştirilemeyecek kadar önemli bir konu bu. Çünkü şaşırtıcı, yetişkin insanların anlamakta zorlanacağı fantastik davranışlardı bunlar. Bir parkta, bir oyuncakçıda, ya da bir savaşın ortasında… Bir dondurmacıda, bir hastane yatağında ya da tekerlekli sandalyede… Burkina Faso’daki bu kampta, daha gösterilebilecek birçok örnekte olduğu gibi durum ve şartlar değişse de çocuklar değişmiyordu. Değişmemesinin sebebi ise çocukların sahip olduğu ve istediklerinde kullanabildikleri mistik hayal güçleriydi.

Aida; kim olduğu, nerede olduğu, ne yaptığı gibi soruların cevaplarını anlayamayacak kadar küçük bir bebekti. Ama her şeye rağmen onun da gözlerinin içi parlıyor, yüzü gülüyordu.

Aida’yı annesi kucağıma verdiğinde, değişik duygular hissettim. Siyahi bir bebek vardı kucağımda ve zeytin gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu… Tüm her şeyden habersiz… Tüm saflığıyla!

O anda zihnimin içinde kıymık sızısı halinde sorular beliriverdi. Ben kimdim? Kucağımda tuttuğum bebek kimdi? Neden buradaydım? Bu bebek neden bu kamptaydı? Ben neden bu insanlara et ve farklı gıda maddeleri dağıtıyordum? Çocukların ve bebeklerin yüzleri gülerken, neden az ötede bekleyen ailelerinin yüzleri acının resmedildiği tuvaller gibiydi? Kıymık kıymık batıyordu sorular zihnime!

Aida kucağımda, annesinin yanına yaklaştım. Arkadaşım Nazım, elindeki koliyi Aida’nın annesine verdi. İçinde bir miktar kavurma, birkaç parça da kuru bakliyat vardı.

Aida’yla uzun bir süre vakit geçirdim. Artık gitmeliydik. Yanaklarından öpüp Aida’yı annesine uzattım. Kadın geri çekildi ve bir şeyler söyledi.  Bizi gören tercümanımız Ousmane(Türkiye’de üniversite okuyordu)  yanımıza geldi.

“Götür onu buralardan” demişti kadın ağlayarak.

Aida ise olan bitenden habersiz boynumda asılı akreditasyon kartımla oynuyordu. Kadının bu cümleyi bana söylerken neler hissettiğini anlayabilmem mümkün değildi. Bir ana evladını bir yabancıya veriyor, götür onu buralardan diyordu. Sessizce, için için ağlıyordu.

Bu sahnelere alışık olan Ousmane kadına seslenip çocuğu almasını söyledi.

Kadın ise bana dönüp yine bir şeyler söyledi:

“Ne olur götürün onu buralardan. Kalırsa ya hastalıktan ölecek, ya da susuzluk ve açlıktan kollarımda yavaş yavaş eriyecek. Siz götürürseniz, bileceğim ki yaşayacak. Görmesem de bileceğim ki aç susuz kalmayacak.”

Kendimi tutmayı denesem de başaramadım. Gözyaşlarım yanaklarımda yol almaya başlamıştı. O an kararımı verdim.

Arkadaşım Nazım’a çocuğu Türkiye’ye götürmek istediğimi söyledim.

Nazım ise: “Bak kardeşim, dünya üzerinde Aida gibi milyonlarca çocuk var. Senin onu götürmen bir şeyleri değiştirmeyecek. Anlıyorum seni, buralara gelip bu manzaraları gören insanlar etkileniyor, sorgulamaya başlıyor gördüklerini. Bu pis dünyanın düzeni bu kardeşim.”

“Nazım bu çocuğu götürmek istiyorum. Ne yapmamız gerekiyor.”

O gün Kızılay aracılığıyla Burkina Faso yetkililerine ulaşıp durumu izah ettik. Çocuğu götürebilmemin yasalarca yasak olduğu, sadece evli olanlara ve bazı yeterliliklere haiz olanlara çocuk edinme hakkı tanındığını söylediler.

Akşama doğru Aida ve annesiyle vedalaştık. Gelmeden önce kendim için satın aldığım cebimdeki dolarları Kadına verdim. Elimden başka bir şey gelmiyordu.

Kadının son sözü yine aynı oldu:

“Götürün onu buralardan!”

Buralar neresiydi? Götürmemizi istediği yer neresiydi? Ben kimdim? Aida kimdi?

Aida’dan hatıra kalan, cep telefonumdaki üç beş fotoğraf oldu.

Şöyle olsaydı şöyle olurdu, böyle olmasaydı böyle olmazdı gibi yargılar sunmayacağım. Kafamda tek bir soru var; neden?

Neden dünyanın bir tarafı açlık ve susuzluktan kırılırken, diğer tarafı israfın içinde yüzüyor? Neden insan denilen varlık, insanı eksik bırakıyor? Neden dünyanın tüm zenginlikleri tüm insanlığa yetecekken, nasıl oluyor da gereğinden çok daha fazlasını talan ettiğimiz yuvamızda insanlığın yarısı aç kalıyor.

Neden? Nasıl açıklayacağız bunu.

İki saatlik konser için bir locaya üç yüz bin lira ödeyen kişinin davranışını, “Parası var vermiş kardeşim.”  Diyerek açıklamak eksik değil mi sizce. Milyonlarca liralık arabalara binip, milyonlarca liralık evlerde oturanlara, “Kazanmış, almış.” Demek yeterli mi? Daha basit bir örnek: Tatile gittiğimiz otellerde parasını verdim deyip aç gözümüzü doyurmak için israf ettiğimiz yiyeceklerde Aida’nın da hakkı yok mu? Parasını ben ödüyorum deyip saatlerce altında durup israf ettiğimiz temiz suda Aida’nın da hakkı yok mu?

Kirlettiğimiz havada, katlettiğimiz doğada, neslini tükettiğimiz hayvanlarda, gerek olmamasına rağmen edindiğimiz eşyalarla neden olduğumuz israfta, bizim hiç suçumuz yok mu?

Victor Hugo: “Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, bizse ortadan kaldırılmış yoksulluk. O yüzden anlaşamıyoruz.” Derken, iki taraftan bahsediyor. Bir terazinin iki tarafına oturmuş iki farklı taraf. Hangisi ağırsa onun galip geleceği. Tarih boyunca galip gelen taraf ise hiç değişmedi.

Dün döndüm evime. Zihnim ise kıymık yaralarıyla dolu…

Terazi?

İki farklı taraf?

Ağır gelen galip?

Kazanan hiç değişmedi?

Ben kimim, terazinin neresindeyim?

Aida kim?

Özkan SARI

Kara Kutu

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.” Nerede okudum ya da kimden duydum hatırlamıyorum. Herkese hitap eden ve üzerine düşünülen bir söz olduğunu da sanmıyorum. Çünkü çok az insan ve toplumun, geçmişten ders alıp geleceğini şekillendirmeye dair çabası var.

Elbet insanın kendi yaşadıkları ile toplumun geçmiş hafızası arasında büyük bir fark var. Kendi geçmişimiz; kendi kara kutumuzda kayıtlı iken, toplumsal geçmişimiz çok çok uzun zamanların içinde, sadece yazılı tarihin sayfaları arasında saklı. Onu okumak ve anlamak, geleceğe dair çıkarımlar yapıp toplumsal düzenimize yön verecek gerçekliklere dönüştürmek elbet toplumu oluşturan bireylerin bilinci ve emeğiyle mümkün.

Size burada geçmişimizi irdeleyelim, anlayalım… Geleceğimizi ona göre şekillendirelim kalıpları çerçevesinde toplumsal mesajlar verme niyetinde değilim. Benimkisi sadece; kendi zaman yolculuğumda farklı duraklarda durup, o günlere, bu günlerin penceresinden bakmak.  O günlerdeki kendimi ve iletişim kurduğum insanları, bugün ki kendime göstermek.

Aksi halde on, on iki yaşlarında bir erkek çocuğunun, anneannesi ve dedesinin paralarını çalma sürecini nasıl anlayabilirim. O zamanlar salak yerine koyduğum o insanların davranışlarını nasıl çözümleyebilirim.

Para denilen illetin ne olduğunu anlamaya başladığım zamanlardı. Yuvarlak demir olanları bakkala verdiğimde daha az, kâğıt olanları verdiğimde daha çok şey alabildiğimin farkına varmıştım. Fakat bir sorun vardı. Adına para denilen bu metal ve kâğıt cisimleri bir ağaçtan ya da akan bir çeşmeden elde edemiyordunuz. Bu paralar, nereden ve nasıl kazandıklarını bilmediğim yetişkin insanlarda oluyordu. Annem ve babam, okula gittiğim bazı günlerde sadece ve sadece bir meybuz(dönemin meyve aromalı buzu)  almaya anca yeten küçük demir paralar veriyordu.

Daha çok para istediğimde ise babam hep aynı şeyi söylerdi: “İktisatlı olmalıyız oğlum.” İktisat kelimesi; yıllar sonra üniversite sıralarında tekrar çıktı karşıma; sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla nasıl karşılanacağını inceleyen bir bilim dalıymış. Şimdilerde babam yetmiş yaşına doğru yol almakta, sorsam iktisat kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğine eminim fakat iktisatlı olmak gerektiğinin önemini, iliklerine kadar yaşadığı maddi imkansızlıklarla geçen o yıllarda öğrendiğine de eminim. Bu durumu anlayabilmem mümkün değildi. Babamın parasının olduğunu düşünür fakat bana vermediğine inanırdım.

Yaz tatillerini köyümüzde geçirirdik. Oradayken paranın eksikliğini çok daha az hissediyordum. Köyümüzün çocuklarıyla hemen hemen aynı sosyo ekonomik guruba dahildik. Sahip olduklarımız birbirimizden ne daha fazla ne de daha azdı. Köyde, cebinde parayla gezen çocuğa hiç rastlamamıştım. Okul dönemlerinde durum farklıydı tabi, şehirde yaşıyorduk ve öğrenciler arasındaki bu fark, on yaşlarındaki bir çocuğa sorular sordurabilecek kadar ayyuka çıkıyordu.

İşte o yaz tatili günlerinden biriydi. Anneannemlere gitmiştim fakat evde kimse yoktu. Anneannem evin anahtarını genellikle kapı önündeki saksılardan birinin içine koyardı. Yanılmamıştım. Anahtarı bir saksı içinde bulup içeri girdim. Yaz tatili olması nedeniyle TRT 1(TRT kanallarından başka kanal yoktu o zamanlar)  öğlen vakitlerinde çizgi film kuşağı yayınlardı. Televizyonu açıp izlemeye başladım. Uzun bir süre geçmesine rağmen gelen giden olmadı.

O dönemler annem mutfak dolabının içindeki bazı kaplara demir paralar koyardı. Ben de ara ara oradan para çalar harçlık yapardım. Birden aklıma anneannemin dolabı geldi,  belki o da koyuyordu… Heyecanla mutfak dolapları içerisindeki çanak çömlekleri karıştırmaya başladım. Bir şey bulamadım. O an paraya olan açlığım depreşivermişti. Heyecanımın yanına biraz da tedirginlik eklendi. Sessizce yatak odasına geçtim. Önce çekmeceleri karıştırdım, kâğıt yığınlarından başka bir şey yoktu. Sonra yatağın altına baktım, bir sürü demir para vardı. Kalp atışlarım hızlanmış ve korkmaya başlamıştım. Oradan birkaç tane demir para alıp cebime koydum. Sonra süratle kapıyı kilitleyim evden ayrıldım.

Yaptığımın yanlış olduğunu bilmeme rağmen yaşadığım korku ve heyecandan da garip bir zevk duyuyordum. Çaldığım paralar bana birkaç gün yetmişti. Hatta bazı arkadaşlarıma o paralarla gazoz ısmarlamış, bana duydukları saygı ise; yine yıllar sonra ne olduğunu öğreneceğim egomun gıdası olmuştu.

Sonra bir daha girdim o yatak odasına, bu kez paralar yatağın altında değil, dedemin dolapta asılı duran ceketinin cebindeydi.

Sonra bir daha… Bir daha… Ve bir daha…

Bazen farklı büyüklükte demir paralar bazen de farklı değerde kâğıt paralar buluyordum. Anlamasınlar diye hepsini değil bir kısmını alıyordum. Hiç para olmadığı bir sefere denk gelmedim. Kendimle gurur duyuyordum. Hem para çalmanın, hem de o paralarla diğer çocuklara karşı edindiğim statünün zevki beni benden almıştı. Tek mutlak güç vardı; o da paraydı. Nasıl kazanıldığının da bir önemi yoktu aslında, paran varsa sana saygı duyuyorlardı. İşte o zamanın çocukları şimdinin yetişkinleri oldu. Çok şey değişti o günden bugüne… Değişmeyen ise, paranın hala mutlak güç olduğu gerçeğiydi.

O yaz ve sonrasındaki birkaç yaz bu durum hiç değişmedi. Hiç parasız kalmadım. Anneannem ve dedemi ustaca kandırıyordum. Ayrıca ne kadar salak oldukları karşısında da şaşırıyordum. Benden hiç şüphelenmiyorlardı. Hatta bazı zamanlar ben onlardayken anneannemin dışarı çıkması işimi daha da kolaylaştırıyordu.

Büyüdükçe yaptığımın yanlış olduğu gerçeği beni silkeledi. Artık o yatak odasına girmez oldum. Hatta öncesinde yaptıklarımdan pişman olup anneannemi ve dedemi her gördüğümde utanmaya bile başlamıştım. Tüm bu olanlar benim sırrımdı ve benimle beraber toprağa gidecekti. Yine de bu konuda hala salak olduklarını düşünüyordum.

Çok zaman geçmeden önce anneannem öldü. Bir kaç sene sonra da dedem.

Onlar öldükten sonra ise annem anlattı her şeyi bana;

O yatak odasından para çaldığım ilk gün anlamış anneannem paraları benim aldığımı. Yatağı kaldırmakta zorlanıp fazla dağıttığım için de dolaptaki ceket cebine koymaya başlamış paraları. Babamın durumunun çok iyi olmadığını bildikleri için, hem onu üzmemem hem de gidip başka insanların paralarını çalmaya kalkışmamam için para koymaya devam etmişler. Annemin de haberi olsun diye durumu ona da anlatmışlar. Anlatmışlar fakat karışmamasını, kendilerinin bu durumu bildiklerini bana söylememesini sıkı sıkı tembihlemişler. Eğer bilirsem utanır, anneannem ve dedeme karşı karmaşık duygular sergileyebilirmişim.

Şimdi artık ne söylesem boş! Ben pedagog değilim. Onların yaptıklarının çocuk eğitimi açısından yeri neresidir bilemem. Bildiğim bir şey var ki o da; ilkokul mezunu bile olmayan bu insanların bana hayatta çok özel bir ders verdikleridir.

Ha bir de “salak” konusu var tabii ki… Burada da yorumu sizlere bırakıyorum.

Unutmayın!

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.”

Özkan SARI

Saklambaç

Annem ve babam, yaşadığım şehre otuz km uzaklıkta şirin bir köyde yaşıyorlar. On beş günde bir akşam yemeğine gitmem ve bayramlar dışında, sıkça uğradığımı söyleyemem. Sıcakların iyice etkisini göstermesiyle, yaz boyunca işe köyden gidip gelmeye karar verdim. Gerekli elbiselerim ve kitaplarımdan başka yanıma hiçbir şey almadım. Hem, az geliyorsun diye hayıflanıp duran annemler sevindi bu duruma, hem de şehrin boğucu kalabalıkları ve gri egemenliğinden sıkılmış olan ben.

İş çıkışlarında hiç vakit kaybetmeden köye gitmeye başladım. Güneş batana kadarki zamanı çam ormanlarına bakan terasımızda kitap okuyarak geçiriyor, güneş battıktan sonraki zaman diliminde de annem ve babamla sohbet ediyorduk. Bu sohbetler daha çok benim ve kardeşlerimin küçüklüğüne dair anılardan oluşuyordu. Annem ve babamın ilerleyen yaşlarının getirdiği duygusallıktan olsa gerek; anlattıkları birçok anı bazen nemlenen gözleri eşliğinde araya giren bir suskunluk, bazen de derin bir nefes alıp veriş eşliğinde araya giren bir tebessümle bölünüyordu.

Bazı akşamlar kardeşlerimin de dâhil olduğu sohbetlerde, dijital dünya sonrası tozlanmaya yüz tutan aile albümlerimizi inceliyor, birçok fotoğrafta gülüşmelerimize anlam veremeyen eşlerinin: “Hadi artık, kalkalım!” talimatlarına yine gülerek karşılık veriyorduk. Hatta ben, aramızdaki samimiyete sığınarak: “Getirmeyin oğlum bir daha şunları” diyerek kızlarımızın burunlarını iyice şişiriyordum.

Hafta sonları da bir yere gitmiyor, zamanımın hepsini köyde geçiriyordum. Kahvaltı kültürü çok gelişmemiş biri olarak, sofrada bulunan hemen hemen her şeyin bizimkiler tarafından üretildiği kahvaltı sofralarından kalkmak istemiyordum.

Aslında asıl hikâye de bu kahvaltı sofralarının kurulduğu bir sabah başladı. O gün sabah annemin kendi tavuklarına ait kaynamış yumurtalarından birini soyuyordum ki; demir avlu kapısı büyük bir şıngırtıyla sarsıldı. Komşumuzun yedi yaşlarındaki oğlu ve on yaşlarındaki kızı koşarak içeri girdiler. Avlunun bir köşesinde duran, annemin devasa boyutlardaki saksılarından birinin arkasına saklandılar ve bize işaret parmaklarıyla sus işareti yapıyorlardı. Önce ne olduğuna anlam veremedim ve korktum. Böylesine heyecanla kimden kaçıyorlardı ki?

Duruma alışık olan annem ve babam gülümsüyordu. Ben ise aval aval olan biteni seyrediyordum. Kısa bir süre sonra avlu kapısından içeri başka bir komşumuzun çocuğu girdi: “Şükran teyze Aysel ile Necip burada mı?” diye sordu. Annemin: “Burada kimse yok!” cevabının ardından koşarak çıkıp gitti.

İnanın hala olan biteni anlayamıyordum. Sonrasında; anlayamamam üzerine kendimle yaptığım muhakemelerde, olayla ilgili tahminlerim içerisinde neden gerçek sebebin olmadığını içim acıyarak irdeledim. O gün o sandalyede köyümün çocuklarından biri oturuyor olsaydı; muhtemelen ilk tahmini doğru çıkacaktı. Peki, benim tahminlerim neden yanlıştı? Nedeni basitti aslında. Güncel belleğim içerisinde, o olayı anlamlandırabilecek en ufak bir kırıntı yoktu. Kısa süreli düşünme safhasında ise beynim, kaynak olarak güncel belleğimi kullanıyordu. Asıl gerçek bilinçaltımın çok derinlerinde, anılarımın çok gerilerinde saklıydı.

Ne olup bittiği üzerine tahminde bulunduysanız eğer o zaman söyleyeyim: o çocuklar saklambaç oynuyordu!

Çok uzun zaman olmuştu saklambaç oynayan çocuklar görmeyeli. Yaşadığım şehirde hiç görmedim desem yalan söylemiş olmam. Bırakın saklambacı, kendine ait oyun alanları olan siteler dışında artık sokaklarda çocuk bile görmez oldum.

Nerede kalmıştık? Ha evet, saksının arkasında bırakmıştık en son çocukları. Nasıl heyecanlı, nasıl da kendilerini kaptırmışlardı… Koşuşturmaktan yüzleri al al ve terliydi. Bulandıkları toz ve topraktan elbiseleri kirliydi. Ama o gözleri var ya o gözleri… Işıl ışıl parlıyordu. Onları o halde görünce benim de içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Ben de heyecanlanmıştım. Kahvaltıyı sofrada öylece bırakıp yerimden kalktım. Annemin: “Oğlum yapsana kahvaltını, nereye gidiyorsun?” sorusuna, “Sokağa çıkıp çocukları seyredeceğim biraz” diyerek cevap verdim.

Sobelenmeler bitmiş ve yeni ebe, yüzünü beton direğe dönerek, diğerlerinin saklanması için saymaya başlamıştı ki: “Çocuklar ben de oynamak istiyorum!” dedim çocuksu bir heyecanla. Benim ebe olmam şartıyla kabul ettiler. Bu kez ben yüzümü direğe dönmüş ve saymaya başlamıştım: “Önüm arkam sağım solum sobe! Saklanmayan ebe!”

Koşuşturmaktan bu kez de benim yanaklarım al al olmuş, saçlarım terden birbirine yapışmıştı. Çocuklara oranla çok daha iri cüssemi saklamak daha zor oluyordu. Yine benim ebe olduğum bir bölümde çocukları aramaya koyulmuş, saklanmış olabilecekleri yerleri hızlıca kontrol ediyordum. Geniş gövdeli bir dut ağacı arkasından beni izleyen bir baş dikkatimi çekti. Süratle oraya koştum ve ağaç arkasında bekleyen çocuğu gördüm…

Olduğum yerde kalakaldım. O benim gözlerimin içine, ben onun gözlerinin içine bakıyordum. Tüm saflığıyla bana gülümsüyordu. Bu çocuk oyun oynadığımız çocuklardan değildi. Şimdi o an hissettiklerimi anlat deseniz anlatamam, yaz deseniz yazamam, çiz deseniz çizemem. Sahip olduğum hiçbir yetenek bunu size aktarmamı sağlayamaz. Boğazımın tam ortasında bir yumru, ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyor. Bir hayalet görmüşçesine dikilen tüylerim, titremeye başlayan dudaklarım, neden olduğu buğu görüşümü bulanıklaştıran gözyaşlarım ve az sonra patlayacakmış gibi atan kalbim… Ve yaklaşık yirmi metre uzaklıktaki beton direk üzerinde şaklayan eller, zafer kazanmış bir komutan edasıyla, haykırırcasına “sobe” kelimesine hayat veren diller.

Çocukların yanıma gelip hep bir ağızdan: “İyi misin Özkan Ağabey?” soruları çınlatıyordu kulağımı. Kendime gelmem biraz zaman aldı. Beynim ve kalbim normal işlevlerini sürdürebilecek yeterliliğe ulaştıktan sonra, bir kaç el daha oynadık. Kendimi iyi hissetmiyordum. Çocuklardan müsaade isteyip ayrıldım. Biraz ilerledikten sonra geriye dönüp çocuklara baktım, yeni ebeyi belirliyorlardı aralarında… Ve o çocuk ise; aynı tebessümle, dut ağacının gölgesi altından bana bakıyordu.

O gün ağzımı bıçak açmadı. Annem ve babamın: “Neyin var oğlum?” soruları ise cevapsız kaldı. Erkenden uyudum… Ve o çocuk rüyamdaydı; aynı ağacın altında, aynı tebessümle.

Ertesi sabah ben daha kalkmadan hazırlamıştı annem kahvaltı sofrasını. Düne göre daha iyiydim. Sokaktan çocuk sesleri geliyordu. Avluya yuva yapmış kırlangıçların seslerine karışıyordu çocuk sesleri. Belli ki yine oyun oynuyorlardı. Kısa zaman sonra avlunun kapısında Aysel belirdi: “Özkan Ağabey körebe oynıcaz gelsene” deyip koşarak uzaklaştı. Annem bozdu sessizliği: “Oğlum kazık kadar adamsın, el âleme güldürcen kendini!” Anneme dönüp sadece gülümsedim.

Çok zaman geçmemişti ki bir çocuk daha belirdi kapıda. Kıpırdamadan öylece bana bakıyordu. Gülümsüyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu… Daha fazla dayanamadım. Dişlerimi sıkmayı denedim, elimle ağzımı kapatmayı denedim, hatta üzerimdeki tişörtümü çıkarıp yüzüme bastırmak istedim fakat hiç birini yapamadım. Titreyen göğüs kafesimde saklamaya çalıştığım her şey büyük bir gürültüyle, baraj duvarlarını yarıp geçen su gibi yardı geçti boğazımı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tüm bunlara annem ve babamın feryat figan telaşı eklendi. Çocuk ise hala tebessümle bana bakıyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu. Ve o gülümseyen dudakları birbirinden ayrıldı:

“Gelmiyo musun?” dedi.

“Geliyorum, geliyorum!” dedim hıçkırarak ne dediğim anlaşılmamacasına.

Annem ve babamın telaşı artmış, korku ve tedirginlik eklenmişti.

“Oğlum nereye bakıyorsun, kiminle konuşuyorsun böyle?” dedi babam.

Sustum… Ağladım… Ağladım…

Ağlamam bittiğinde ise kan çanağı gözlerimle kendimi sokağa attım. Hava kararana kadar da eve dönmedim. Neler oynamadık ki çocuklarla; körebe, istop, saklambaç, yakar top ve daha neler neler. İçimi tarifsiz bir ferahlık ve huzur kapladı. Seslerimiz kuş seslerine karıştı. Akşam ezanı okunmaya başladığında ise herkes bir yöne doğru evlerine dağıldı.

Bir hafta daha kaldım köyde…

O çocuğu bir daha görmedim.

Benden başka da görebilen olmadı zaten.

Olamazdı da…

Özkan SARI

Bir Psikiyatri Kliniğinde

Nereden başlamalıyım bilmiyorum doktor!

Tüm bu süreç içerisinde yanımdaydın, bilimsel anlamda nedenlerini benden daha iyi biliyorsun. Peki ya etkileri? İşte onu bilemezsin. Hem sana hoşça kal demeye, hem de hasta ve doktor seanslarında aramızda geçen sohbetlerin dışında senin yönlendirmelerin olmadan içimi dökmeye geldim.

Bir paradoks içindeyim doktor. “İyileşmek ve mutsuz olmak” ile “Hasta kalmak ve mutlu olmak” arasında derin bir paradoks. Tedirgin olma lütfen bu sözlerimden. Beni eski bir hastan olarak dinleme yalvarırım. Eğer şu an karşımda duran adama ben de eski doktorum olarak bakarsam; dışarı atamam içimde biriken irini.

Becerebilir miyim bilmiyorum ama sana bir çaresizliğin portresini çizeceğim.

Etrafında neler olup bittiğini dünyaya gelişinin ilk yıllarından itibaren algılamaya başlarsın. Anlamlandırmaya çalışırsın. Bu anlamlandırma ilk olarak nesnelerin belleğimizi fiziksel ve işitsel olarak uyarmasıyla olur. O zaman başlar insan yavrusu sorular sormaya… O zaman; henüz sorularının kanatları çıkmamıştır. Sorular da senin izlediğin yolu izleyerek gelişirler. Soruların da sen gibi küçük, savunmasız ve analitik zayıflık içerisindedir. Kaçmasına izin vermeden çabuk yakalarsın. Bu safha, adına “anlamlandırma” dediğimiz sürecin en basitidir.

Sonra büyümeye devam edersin. Seninle birlikte soruların da palazlanmaya başlar. Hareketleri canlanır ve yakalaması biraz daha çaba ister. Yine de yakalarsın. Çocuksundur! Hala birçok dış etkene karşı savunmasızsındır. Fakat elinde öylesine güçlü bir silah vardır ki; seni en ağır acıların, korkuların, çaresizliklerin içinden çekip alır: hayal gücün!

İşte bu silah sayesindedir ki; savaşın tam ortasında da olsa, bir hastanenin onkoloji servisinde yatıyor da olsa, ya da vicdansız bir anne babanın ellerinde de olsa; çocukları hep gülerken görürsün.

Elbet zaman durduğu yerde durmuyor. Ya da zaman duruyor; biz içinde ilerlemeye devam ediyoruz. Çocukluk bitiyor! Sonrası çok hızlı geçiyor doktor. Sen hızlanıyorsun… Soruların hızlanıyor ve kanatları çıkıyor. Artık yakalayamaz oluyorsun. Yakalayamadıkça merak ediyorsun. Merak ettikçe eksik kalıyorsun. Eksik kaldıkça, artık eskisi gibi her şeyi anlamlandıramıyorsun. İşte o zaman anlıyorsun aslında hayata karşı savunmasız olduğunu. Ve bir bakıyorsun ki o güçlü silahın artık yok: hayal gücün!

Burada insanın fiziksel varlığını zora sokan sebeplerden bahsetmiyorum doktor. Ait olduğun tür olan insanın; insan doğup, insan kalamamasından bahsediyorum. Ve senin insan doğup, insan kalmaya çabalayışından.

Ve insan! En büyük hayal kırıklığın oluyor.

Ve İnsan! En büyük korkun.

Ne garip ki doktor; insandan, yine insana kaçıyorsun. İnsana rağmen, insanla yaşıyorsun.

Çocukluğunu özlüyorsun doktor! Çocukluğunu ve kedinin fareyle oynadığı gibi sorularla oynadığın o yılları… Ve bir gün kaybettiğin o mistik hayal gücünü özlüyorsun. İşte bu özlem açtırdı bana sadece çocuk kitapları sattığım o mütevazı kitap dükkânını. Ve o zamanlar başladım çocuk masalları yazmaya.

Tchaikovsky’nin “Swan Lake” adlı eserini bilir misin? Tam bir mevsim potpurisidir. Ne zaman ıslatır, ne zaman ısıtır bilemezsin. Ve ben bu eseri ilk ne zaman, nerede dinledim biliyor musun? Elbette biliyorsun. Hatta ezberlemiş olmalısın.

Yo yo iyiyim doktor! Özür dilerim. Buraya gelirken ağlamamam konusunda kendimi uyarmıştım; başarılı olamadım. Daha çok söyleyeceklerim var ama konuşamayacağım galiba.

Şimdi doktor!

Sen bana diyorsun ki; uzun bir süre masal yazamazsın.

Sen bana diyorsun ki; uzun bir süre klasik müzik dinleyemezsin.

Sen bana diyorsun ki; uzun bir süre yalnız kalamazsın.

Ve sen bana diyorsun ki doktor; öyle bir kadın hiçbir zaman olmadı.

Ve tüm bunların üzerine sen bana diyorsun ki; artık iyileştin.

Evet, iyileştim! En acı olanı da bu ya zaten.

Ayrılsak; derdim ki tekrar barışırız.

Terk edip gitse; derdim ki bir gün döner geri.

Ölse; derdim ki mezarı var ve onun için dualarım.

Ama sen diyorsun ki; öyle bir aşk hiç yaşanmadı. Ve lanet olsun ben artık biliyorum ki; böyle bir aşk hiç yaşanmadı.

Söyle doktor? Ben şimdi iyileştim mi?

Becerebilirsem sana çaresizliğin portresini çizeceğim demiştim.

Bak doktor! Karşında;

Çaresizliğin portresi!

Becerebildim mi?

(Şizofreni hastası bir adamın, iyileşmesinin ardından doktoruna vedası.)

Özkan SARI

Son Palyaço

Yanılmıyorsam onlu yaşlarımın başındaydım. Küçük ve yoksul bir Anadolu kasabasında yaşıyorduk. Babam terziydi. Yeni bir elbise almanın kasabada yaşayan çoğu insan için hayal olduğu, söküğünü diktiren, yırtığını yamatanların çoğunlukta olduğu bir ortamda kazandığı üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışırdı babam.

Yılda bir kez kasabamıza panayır kurulurdu. İmkânı olanlar alışveriş yapıp kurulan oyun ve oyuncaklarda eğlenirken, imkânı olmayanlar da eğlenenleri izleyerek eğlenirlerdi. Sonuç olarak herkes panayır kurulduğu zamanlarda daha bir sevinçli olurdu. Kasabaya çöken yoksulluk sisi ve kokusu birkaç günlüğüne dağılıverirdi.

Bir gün kasabada hızla bir söylenti yayılmaya başladı; panayıra palyaço gelecekmiş. Ne olduğunu bilmiyorum tabi. Sandım ki değişik bir hayvan gelecek. Gelecekmiş gelmesine de bir çadırın içinde sadece parasını ödeyenler görebilecekmiş. Bu da demek oluyor ki ben göremeyeceğim. Bu duruma biraz can sıksam da çabuk unuttum. Zaten sonrasında bu palyaçoyu görecek şanslı çocuklardan çoğu kasabada ballandıra ballandıra anlatacaklardı. Onlardan dinlerdim.

Bir akşam yemeğinden sonra babam, üç kız kardeşime ve bana en güzel elbiselerimizi giymemizi söyledi. O zamanlar sadece iki çift elbisemiz olurdu, biri günlük giydiğimiz, diğeri bayramlarda. Bayramlık elbiselerimizi giydikten sonra evden ayrıldık. Babamızın ellerinden sımsıkı tutup panayır yerinde bir çadıra geldik. Yıllar sonra öğrendim ki babam bizi oraya getirmek için dedemin hatırası cep saatini satmış. Bir daha da öyle bir etkinliğe götüremedi babam bizi.

İşte o gün tanıştım ben palyaçoyla. Yüzü gözü boyalı, yuvarlak, kocaman burunlu, renk cümbüşü bir elbise içindeki bu canlının insan olduğunu algılamam epey bir zaman aldı. O gün güldüğüm kadar belki de hiçbir zaman gülmedim. O gün sevindiğim kadar belki de hiçbir zaman sevinmedim. Göz bebeklerinin içi gülüyor derler ya… İşte ben göz bebeklerimin gülüşmelerini bile duyuyordum.

Kusuruma bakma lafı uzattım biraz…

On dokuz yaşıma geldiğimde kasabadan ayrıldım ve büyük şehirlerden birinde yaşayan halamın yanına yerleştim. O zamanlar köyünü kasabasını terk edenler, şehirlerde yaşayan akrabalarının yanına giderlerdi. Kimi kısa, kimi uzun bir süre misafiri olurdu o evlerin. Şimdi ise yatıya bir gün bile kabul etmiyor birçokları. Ben, halamın evinde iki çocuğu ve eniştemle beraber tamı tamına iki yıl üç ay yaşadım. Bir gün bile yabancı olduğumu hissetmeden. Şimdi ise daha misafir eve gelmeden ne zaman gideceğine kafa yoruyoruz.

Halamdan ayrıldıktan sonra kendim bir ev tuttum. Farklı birçok işte çalıştım. İşsiz kaldığım bir dönemde kendime sorduğum “ne yapabilirim?” sorusu üzerine düşünürken, zihnim beni yıllar öncesine götürdü. Palyaço gören küçük bir çocuğun gülüşen göz bebeklerinin ta içine… Hüzünlü bir tebessüm yerleşti yüzüme. O zamanlar içimde taşıdığım duyguların saflığını ve şeffaflığını düşündüm. İşte o zaman aklıma düştü palyaço olmak.

Önce kendime bir kostüm diktirdim. Ardından yüz boyaları ve gerekli aksesuarları aldım. Sonraki günlerde aralıksız her gece hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Aynaya her baktığımda iki farklı kişi görüyordum; biri on yaşlarında küçük bir çocuk, diğeri ise bir palyaço. Aklımda tek bir soru vardı?  Ne yapmalıydım ki aynada gördüğüm palyaço, yine aynada gördüğüm çocuğun göz bebeklerini güldürebilsin? İşte bu hedef doğrultusunda haftalarca o ayna karşısında çalıştım.

Gazeteye palyaço ilanı verdiğim üçüncü gün ilk işim için yola çıkmıştım. Sana o günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Şöyle ifade etsem zihninde bir şeyler canlanır sanırım: göz bebeklerinin içi gülen bir palyaço, o gün orada bulunan tüm çocukların göz bebeklerinin içini güldürmüştü.

İşte gülen o gözler ve içinde henüz nokta kir barındırmayan hisler taşıyan o kalpler benim bunca yıldır yakıtım oldular. Sayısız organizasyona katıldım ve sayısız çocuk tanıdım.  Ve çocukların, yetişkinlerin hiçbir zaman anlayamayacağı hayal dünyaları benim evim oldu. Yirmi yedi yıl böyle bir çırpıda geçiverdi.

Yaşadığım şehirde bir palyaço efsanesi haline gelmişken son yıllarda işlerim kademeli olarak azaldı. Tanıyanlar beni davet etmeye devam ederken tanımayanlar; “Biz erkek palyaço istemiyoruz.” Dediler. Zaman ilerledikçe tanıyanlar da beni davet etmemeye başladı. Önce bunun yaşımın ilerlemesiyle alakalı olabileceğini düşünüyordum fakat gördüm ki genç de olsa kimse erkek palyaço istemiyordu. Keşke bu kulaklarım duymasaydı ama insanların; “o kadar çocuğu bu herife mi emanet edeceğiz.” ,“Hayatım görmüyor musun her gün küçük çocuklara tecavüz haberleri izliyoruz. Sen ne olduğu belirsiz adamı mı eve getireceksin?”, “Ben kesinlikle bayan palyaço istiyorum.” Vb. Sözlerini sıkça duymaya başladım. Böylesine çürümüş bir toplumda haksız da sayılmazlardı.

İşte böyle… Şu an elli iki yaşımdayım. Artık ücretli palyaçoluğu bıraktım. Biliyorum sana bunları anlatırken yer yer gözlerim doldu, yer yer dolmayla kalmadı taştı.

Bundan sonra en büyük tesellim etrafımı sarıp yanaklarıma öpücükler konduran çocuklarımla çektirdiğim basit bir fotoğraf kağıdına basılı hatıralarım olacak.

Çok üzgünüm evet! Ama inan kendime değil. Ben bir iş bulur yine geçimimi sağlarım. Peki ya yıkılıp yerle bir olan insanın insana olan güveni nasıl tekrar sağlanacak? Bundan sonra belki de hiç!

Son olarak sana şunu söyleyeyim: Bak evlat! İnsanı anlamak için yüzündeki ifadeler (üzgün, şaşkın, sinirli, tebessüm vb.) gerçek anlamda hiçbir şey ifade etmez. O ifadeler kasların eseridir ve kaslarını beynin kontrol eder. İnsanı anlayabileceğin tek yer göz bebekleridir. Göz bebeklerinde beliren işaretler ise gönlünün yansımasıdır. Tabii artık insanlar birbirlerinin gözlerine değil sadece yüzlerine bakıyor!

Müsaadenle… Kal sağlıcakla…

***

Oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ağır adımlarla uzaklaştı Şeref Abi. Konuşmamız boyunca gözlerini gözlerimin derinliklerinden hiç ayırmadı. Ben ise anlayamadığım bir refleksle gözlerimi kaçırdım durdum. Bir çay daha söyleyip uzunca bir süre oturdum belediyenin çay bahçesinde. Telefon numarasını neden istemedim diye kızdım kendime. Garsonlardan birine sordum telefon numarasını. Telefon kullanmıyormuş ama iki güne bir mutlaka gelirmiş çay bahçesine. Teşekkür edip kalktım.

İki gün sonra tekrar aynı yere gelip aynı masaya oturdum. Aynı garsona Şeref Abi’yi sordum:

“Abi dün geldi Şeref Amca. Hepimizle vedalaşıp gitti.”

“Nereye?” diye sordum şaşkın ve gür bir sesle.

“Valla kasaba masaba bir şeyler söyledi. Panayır mı kuruluyormuş, panayır mı kuracakmış… Herkese ücretsiz mi olacakmış… Buna benzer şeyler söyledi gitti.”

“Peki, hangi şehir hangi kasaba?”

“Bilmiyorum abi!”

“Peki ya telefon numarası falan?”

“Bilmiyorum abi!”

Yerimden kalkıp iki gün önce Şeref Abi’nin gidişini izlediğim kesme taşlı yola doğru döndüm ve usulca seslendim:

Güle güle Palyaço!

Özkan SARI