Yetmez !

“Yeter artık !” demeyeceğim;
çünkü yetmez.
Çünkü cehalet, kurban ettikçe derinleşen aç karınlı bir kuyudur, doymaz.

Yaratıcının ömür taktirini yok sayıp ölüm meleğini aradan çıkaran ademoğlu bir kadına daha salladı orağını.
İradesine direnen zayıf eklentiyi (!) savurdu attı.

Okumadım nasıl yaptığını.
Tiksinerek okuyup hesaplarında ayrıntısıyla paylaşan çaresiz dostları görünce telefonu da koydum kenara.
“Yeter artık !”
“Ama gerçekten yeter artık !”
“Bu son olsun !”
….

Olmayacak !
Düşen ekmeği öperek alnına koyarken onu kutsalı sayan çocuk, bir kadına kalkan elin iki dünyada da kırılacağına inanmadan olmaz.

Küçük gözleri önünde henüz bir saat önce yalvararak insaf dilenen annesinin akşam yemeğini yetiştirme telaşını anlamadan, acıyan etleriyle dünyanın telaşında dolanırken inceden inceden havaya karışan “ah”larını duymadan, göz göze gelirsem tutamam da kendimi ağlarım diye hep boşluklara yolladığı bakışlarını görmeden olmaz.

Sövüp, dövüp, sindirip, öldürüp yine de erkek erkek dolaşan abilerin, amcaların, dayıların, babaların havasından geçilmezken, akşam üstü çekildikleri karakollardan sabah vakti sırıtarak dönüşlerini izlerken olmaz, olmayacak.

Ahh.. Yazarım elbet,
Sayfalar dolusu yazarım.
Sen okursun ağlarsın,
o okur kahırlanır,
herkes bağır bağır bağırır; “Yeter artık !”

Üç beş gün geçer, yeni bir mevzu vücut bulur,
sayfa çevrilir, meydan durulur.
Sonra,
daha çökmeden taze mezarın üstündeki toprak
biri daha çıkar, “Bana nasip değilsen kimselere olmayasın !” der,
bir çift ayakkabı daha eksilir kapılardan.
Dizler dövülür,
saçlar yolunur,
üçüncü sayfalar  yeni kurbanla namını yürütür,
kanlar çekilir,
içimizdeki isyan köpekleri kudurur.
Kaç bin yıldır budur olan.
Bizim buralarda kadın dediğin Allah’ından önce erkeğinden bulur.

Yemeği önüne konmuş, tabağı başka ellerde yıkanmış, ne gösterdiyse alınmış,  gel demiş gelinmiş, erkek diye kaç koyunlar kesilmiş, mirasta hakkı verilmiş, kaş kaldırınca sinilmiş, el kaldırınca susulmuş…

Kimse bir günde cani olmaz canım kardeşim.
ben anladım, sen de anla.  

Yarım

Ülkemin kadınlarına,
kaybolan çocuklarına,
toprağa düşen askerlerine,
hunharca zarar verilen sokak hayvanlarına,
kuşlara, ormanlara….
Vaktinden önce dünyadan AY-I-RILAN, yarım bırakılan tüm hayatlarına…

Açtı beyaz kanatlarını
güvenle süzüldü boşluğa.
Baktı….Baktı…
Küçük gözlerinden içeri doldu dünya.
Mavi mavi attı kalbi,
yeşil yeşil cıvıldadı sesi.

Bahardı.
Çiçekler patlıyordu renk renk,
sarılara, morlara boyandı dili.
Çağıl çağıl nehirlerden içti,
fısıl fısıl rüzgarlardan geçti,
düzlere, bayırlara,
bir çobanın ayak ucuna değdi diri gölgesi.

Uçtu…Uçtu…
Kondu bir şehrin akşam üstüne.
Ne nehirler, ne ağaçlar…
Alı solmuş, güneş yanığı çatılar,
elektrik telleri,
uğul uğul sokaklar…

Yoruldu,
bir nefeslik bıraktı pençesini
bitmemiş bir duvar üstüne.
Niyeyse,
çekildi içinin maviliği,
aktı gitti sıvasız tuğlalar üzerinden.

Açtı genç kanatlarını
uçtu…uçtu….
Derken,
ne oldu nasıl oldu,
sol yanından acıdı.
Ilık bir kırmızı kustu kar beyazı kanadı.
Yankısız, yarım vuruşluk bir tık sesi duyuldu.
Hala aklındaydı başı,
toz toz buluttu etraf.
Kaldırıp boğazından tutan el çamurdu.
“Buldum !” diye bağıran ses davul davuldu.
Son kez baktı gökyüzüne,
uyudu.

Derya CESUR

Kim Olduğunu Biliyorum

Elegy – Adam Hurst

Kim olduğunu biliyorum.

Sevgilim diye tutup gezindiğim elinle başımı gövdemden ayırıp bir konteynıra atarken güle gerine sokaklarda dolaşan,
masumiyeti benden çok önce çürümüş,
önü hiç oyuncaksız, karnı hiç aç, cebi hiç harçlıksız bırakılmamış,
lakin yüreği sıcak bağlardan, kadife duygulardan,
kolları sebepsiz kucaklaşmalardan,
başı, şefkatli dizlerden nasibini almamış bir yoksulsun sen.
Dışında taklit bir baharla gülümserken
içindeki kutup kışlarını büyüten bir ziyan insansın sen.

Kim olduğunu biliyorum.
Bütün çocukluğu öfkeli muhafazakar bir adamın şiddetli babalığına,
silik, yok bir annenin süresiz susuşlarına çapalanmış,
sevda diye bildiği ilk şeyi karşı evin açık penceresine,
taş merdivende bekleyen bir çift kırmızı terliğe düşürmüş,
gidip alayım derken,
ayağı namus bekçilerine,
geleneklere,
cepteki deliğe,
içine tükürsen yeridir bir yazgıya takılmış kurbansın sen.

Yan baksa da, düz baksa da istenmemiş,
ellerin tersine yakıştırılmış,
sevgiden yitirdiğini, eğreti küheylanlığından doğurmaya çabalayan,
ergenliğini rüyasına hapsedip,
tutkularından kanserli fantaziler inşa eden bir yitiksin sen.

Kral olabildiğin yegane yerinde,
her gün yüzlerce insanı taşıdığın,
tavanında binlerce nefes şahitken beni kaçırdığın arabanda bana küfürler savururken anladım;
gerçek anlamda hiç sevilmemişti başın,
hiç aşkla bakılmamıştı yüzün,
kaba ellerin kibar gözyaşlarına dokunmamıştı hiç.
Bana vahşice saldırırken , bileklerimi keserken, cansız bedenime tecavüz ederken
tüm geçmişinden intikam alıyordun;
değersiz çocukluğundan, bastırılmış gençliğinden, işe yaramaz yetişkinliğinden…

Ben öldüm,
sen yaşadın.
Ben ölüyken de vardım;
sevdiklerimde, konuştuklarımda, gülümsediğim fotoğraflarda…
Sen ise hiç yoktun, katilim olana dek.
Bir özge candım ve herkeste öyle kaldım,
sen
beddualı hayatından, yaşadığından da kötü ayrıldın.

Kim olduğunu biliyorum.
Kimseye sormadılar, iki ayrı evden getirilmiş iki ayrı vazo gibi koydular bizi yan yana.
Oysa
aşağı mahalledeki kumral güzeli kızı seviyordun
ama bunu bir tek sen biliyordun.
Onu münasibine verdiler, seni denginle everdiler.
Hiç ısınmadı gönlün gönlüme.
O da bir garip gönüldür demedi kendi kendine.
Aşım suç oldu sofrada, saçım dert oldu sokakta, sesim zul oldu odada.
Gelsem yerin dardı,
gitsem
öte yanda ne işim vardı?
Kavuşamamalarını gördün bende sen.
Abilerin, amcaların çatılmış kaşlarını,
teyzelerin “evlilikte keramet vardır” diyen yalancı dillerini gördün.
Konuşsam dövdün, sussam dövdün.
Gülsem sövdün, gülmesem yine…
Bütün derdin kendin iken toprağa beni gömdün.

Kim olduğunu biliyorum.
Aynı batında cana bürünmüş yarımdın.
Köşesi ataçlı ilkokul defterine karışmıştı çığlığım.
Meraktan kocaman olmuş gözlerin babamın suskunluğunu, annemin gözyaşını silmişti.
Öyle kocaman bakmıştın ki, evim sen olacaksın sanmıştım.

Oysa sen, senden başka herkestin.
Annenin veli nimetiydin,
babandın, amcandın, kahvehanenin işsiz güçsüz ahlakçı takımıydın.
Bahçe duvarını aşmamıştı başım, henüz on yedi olmamıştı yaşım, geldi bir el dayandı boğazıma.
Bilmediğim yerlerim acıdı, böğürdüm,
başımı toprağa çarpa çarpa öğürdüm.
Kanatana kadar ısırdığım koca ellerini kokusundan tanıdım.

Kim olduğunu biliyorum.
Kapıya varıp düştüm eşiğe, sen buldun.
“Abi” dedim, “O”
O !

Sarılmadın, kaldırmadın, “Sus !” dedin, kendi sesinin yankısından korkarak.
“Tek ses etme, sus !”
Daha da konuşmadım ben.
İnfaz çıktı meclisten,
mahsule dadanan domuzları vurdukları bir tüfek vardı,
onu verip eline yolladılar peşimden.
Yine kocaman oldu gözlerin, belli ki bu kez kederden.
Senden daha kısa sürdü ölümüm.
Ben suskun bir anıya dönüştüm, sen örfün zindanında maphus düştün.

Kim olduğunu biliyorum.
Akşam evime dönen yolda arkamdan yürüyüp bıçağını kalbime batırdığında gördüm seni.
İtilmişliğini,
yitmişliğini,
sevgiyle hiç buluşmamış kaskatı gözlerini,
işittiğin küfürleri,
kovulmuşluğu,
tiksinmişliği,
evlerden,
odalardan gönderilmişliği,
nefreti,
hiçliği,
geri dönülmezliği gördüm.

Çamurdan hayatının intikamını aldın yirmi yaş kanımla.
Zayıf bedenim üzerindeki gücünü hissedip kıvanç çıkardın leş ruhuna.
Öldürdün beni,
kaçtın bataklığına.

Kim olduğunuzu biliyorum.
Ya da
hiç olmadığınızı…

Ya Benimsin Ya Kara Toprağın!

Anatomi kelimesine bayılırım. Nedenini ise bilmiyorum. Belki kulağıma hoş geldiği içindir. Sıkça da kullanırım. ‘Bir bekleyişin anatomisi’, ‘Bir ayrılığın anatomisi’, ‘Bir yalnızlığın anatomisi’ adında yazılarım mevcut.

Şimdi de; ‘Bir ilişkinin anatomisi’ çerçevesinde kendimce bir şeyler karalamaya çalışacağım. Neden böyle bir yazı yazmaya niyetlendiğimi de son cümlede açıklayacağım.

Hadi gelin günümüzden yaklaşık otuz ya da otuz beş yıl öncesine gidelim.

Küçük bir Anadolu şehrinde aynı dakikalarda iki bebek dünyaya gözlerini açar.

İlk bebeğin bacak arasında boylamasına bir yarık mevcuttur. Doğum yapan ve henüz kendine gelememiş kadının kulağına eğilen ebe şöyle der: -Bir kız bebeğin oldu. Olsun; sağlıklı olsun, üzülme- Doğumu yapan kadının duyguları karmakarışıktır. Yaşadığı fiziksel sancıya, kendi kanından, canından dünyaya getirdiği bir varlığın sevincinin yanı sıra, neden hissettiğini anlayamadığı bir hüzün, bir mahcubiyet ve bir eksiklik hissi eşlik eder. Az sonra içeriye büyük bir heyecanla kadının kocası girer. Kızını kucağına aldığında onunda duyguları karmaşık bir hal alır. Heyecanı hızla azalır. Sevinçlidir ama istemsiz bir üzüntü çöreklenir kalbinde. Bilinçaltından öylesine azgın dalgalar dövmeye başlar ki sakin kıyılarını, bir anlam veremez. Doğan kız bebeğin sevincinin gölgesinde, koyu bir hüzün saklanmaktadır. Adı ise Ayşe olur.

İkinci bebeğin bacak arasında ise ince ve kısa bir et parçası mevcuttur. Doğum yapan kadının kulağına eğilen ebe şöyle der: -Hadi gözün aydın bir oğlun oldu. Evine bereket getirsin- Doğumu yapan kadının yaşadığı fiziksel acıyı, hissettiği yoğun sevinç azaltır. İçgüdüsel olarak duyduğu mutluluğa, neden hissettiğini anlayamadığı katmerli bir gurur ve zafer hissi eşlik eder. Herkesin göğsü kabarıktır ve ailede bir şenlik havası başlar. Adı ise Ali olur.

Günümüzde bile hala bilinçaltlarımızda on binlerce yıl öncesinde yaşayan atalarımızın izlerini taşımaktayız. Bilinçaltımız sandığımızdan çok daha derin ve geniştir. Kız bebek dünyaya getiren ailenin, kabul etmek istemeseler de yaşadığı hüzün ile erkek bebek dünyaya getiren ailenin yaşadığı gurur; bilinçaltlarında kodlanmış geçmiş gelenek ve yaşanmışlıkların dışa vurumudur. Bir geleneğin, kültürün, köklü biçimde değişmesi(eğer değişim için gerekli adımlar atılırsa) on yıllar hatta yüz yıllar sürmektedir. Her ne kadar artık günümüzde şartlar değişmiş olsa da eski toplum yapımızda geniş aileler olarak yaşamaktaydık. Dünyaya gelen bir erkek çocuk; aile için hem iş gücü, hem de ataerkil düzen içerisinde soyun devamı için döl gücü olarak görülmekteydi. Kız çocuklar ise başka bir ailenin soyunu devam ettirecek ve başka bir ailenin iş gücüne katkı sağlayacaktı. Kısacası onu yetiştirmek için harcanacak zaman ve kaynak, boşa harcanmış olacaktı.

İşte nesillerdir bilinçaltımıza kodlanan bu gelenek, zaman içerisinde erkeğin kutsallaştırılmasına, kadının ise önemsizleştirilmesine neden oldu.

Kadın soru sormamalıydı. Evden dışarı çıkmamalıydı. Okumamalıydı. İnsan içinde konuşmamalıydı. Başı aşağıda olmalı, gözü sağda solda olmamalıydı. İki bacak arasında olduğu düşünülen ‘namus’u için yaşamalıydı. Gezip görmemeliydi, doğurduğu çocuklara bakmalı, kocası istediğinde altına yatmalıydı. Ve ne yazık ki bırakın erkekleri, kadınların bile zihnine bu böyle kodlandı… Ve kısır döngünün çarkları, öyle cılız müdahalelerle durdurulamayacak biçimde dönmeye başladı.

Erkek ise mutlak güçtü. Her şeyi o bilir, o karar verirdi. Henüz daha küçükken amcalara gösterilen pipisi üzerinden egosu beslenmeye başlar ve alkışlanırdı. Hovardalığı kendi annesi ve kız kardeşi tarafından bile normalleştirilir, ‘namus’ kavramı erkeğin diyarlarında bulunmazdı.

Zaten fiziksel olarak erkek karşısında güçsüz olan kadın, mental olarak da erkek karşısında kendini güçsüz, yetersiz ve çaresiz hissetmeye başladı… Erkek ise kendini tek hâkim güç!

İnanın o kadar çok vurgulamak istediğim nokta var ki yazmaya kalksam küçük bir kitap olabilir. O kadar uzun olursa da biliyorum ki birçoğunuz yazının sonunu getiremeyeceksiniz. Çünkü zaman değerli değil mi? Okumaya zaman ayıramayacak kadar değerli. Bunun içindir ki beş dakikalık bir video klip milyonlarca izlenirken, beş dakikalık bir yazı en fazla onlarca kez okunuyor. Konudan bağımsız sanmayın bu paragrafı, aksine yakinen ilgili. Neyse, buraya kadar gelenler için devam edelim.

İşte o Ali ile Ayşe birbirini gördü, sevdi(ya da sevdiğini sandı) ve evlendi. Önceleri her şey güzeldi. Birbirlerinin gözlerine bakarak Ali Kınık’ın ‘Ali Ayşe’yi seviyor.’ Şarkısını söylüyorlardı. Ali, Ayşe’nin alnını öpüyor ve ‘kadınım’ diye sesleniyordu.

Çok zaman geçmeden her şey değişmeye başladı. Ali kendi dünyasında kendi koyduğu kurallar çerçevesinde ve kendi istediği şekilde yaşamaya başladı. Ayşe ise Ali’nin dünyasında, Ali’nin istediği şekilde. Ali’nin ve Ayşe’nin bu aşamadaki durumlarını açmama gerek yok sanırım. Zaten benim olduğu gibi sizin de çevrenizde Ali ve Ayşe’ler oldukça fazla.  

Bir müddet de böyle devam etti. Ayşe yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp başı önde eğik olması gerekirken, başkaldırdı Ali’ye… Ali’nin bilinçaltından çıkıp gelen karanlık güçler, ona gücün ve otoritenin kendisi olduğunu, değerli olanın kendisi olduğunu hatırlattı. Nasıl olurdu da bir kadın kendisine başkaldırabilir di?  Ayşe’nin önce o kalkan başını ezdi Ali. Ayşe ayrılmak istedi Ali’den. Olamazdı. Kadın böyle bir karar veremezdi. Erkek isterse ayrılırdı ama kadın yapamazdı. Ayşe Ali’ye aitti. Ne olursa olsun itaat etmeliydi. Çünkü Ayşe’yi hem annesi hem de babası öyle yetiştirmişti. Ali ise otoritesini tesis etmeliydi, sahip olduğu bir varlık ona karşı gelmemeliydi. Çünkü Ali’yi hem annesi hem babası öyle yetiştirmişti. Nasıl yani? Ayşe Ali’den ayrılıp bedeni başka bir erkeğin bedenine mi değecekti?(Ali’nin onlarcasına değmişken). Ölümle tehdit etti Ali Ayşe’yi, çok sevdiğini söyledi(sevmenin ne olduğunu bilmeden)  Ayşe ise kararını vermişti.

Ve dün, Ali Ayşe’yi bıçaklayarak öldürdü.

Ve bugün, Ali Ayşe’yi av tüfeğiyle vurarak öldürdü.

Ve yarın, Ali Ayşe’yi boğarak öldürecek.

Unutmayın! Bir şey bir kere oluyorsa şans, ikinci kez oluyorsa tesadüf, üçüncü kez oluyorsa istikrardır.

İşte size ‘bir ilişkinin anatomisi’

Özetle;

Ya benimsin, ya kara toprağın!

Özkan SARI

Not: 2018 yılında 440 kadın, 2019 yılı ilk dört ayında ise 139 kadın öldürüldü. Bu yazıyı yazma nedenim ise cinayetlerin her geçen gün giderek artması. Ve ne yazık ki bu vakaların tüm sosyo-ekonomik çevrelerde gözükmesi.