Röntgende Görünmeyenler

Aynanın karşısında son kez kendine baktı. Her şey tamamdı. Duşunu almış, tıraşını olmuş, parfümünü sıkmıştı. Abisinin düğününde aldığı takım elbisesini de giydi fakat kravatını bağlamayı beceremediği için kravatı takmadı. Takım elbisesi biraz sıkmıştı ama başka seçeneği yoktu. Bugüne kadar düğünden düğüne lazım olmuştu zaten. Hazırlığı bitince annesine seslendi ve birlikte evden ayrıldılar.

Yolda kısalan her mesafe heyecanını daha da katmerliyordu. Bu ay sevdiği kadınla üçüncü buluşması olacaktı. Saat 10:30’da randevuları vardı. ‘’Acaba bugün gönderdiğim çiçeği teslim aldı mı?’’ diye geçirdi içinden. Bugüne kadar gönderdiği tüm çiçekleri, çalıştığı çiçekçi dükkânın da kendisi hazırlamıştı. Uzun uzun uğraşır; çiçek düzenleme sanatındaki yeteneklerini sergilerdi. Güller, papatyalar, lisyantuslar, lilyumlar, orkideler adeta birbiriyle boy ölçüşen mankenlere benzerdi. Tüm hayatını adadığı çiçeklerinden şaheserler meydana getirirdi. ‘’Beğeniyor mu acaba çiçekleri mi?’’ diye sordu kendince.

Randevulaştıkları yere gelmiş, annesiyle beraber bekleme salonunda beklemeye başlamışlardı. Geçen her saniye terlediğini fark ediyor; bu duruma çok sinir oluyordu. Avuç içleri daha da terliyor; kendi üzerine silemediği için oturduğu koltuğun kumaş bölümlerine sürüyordu. Kalp ritmi hızlanmış, ateşinin yükseldiğini hissediyordu. Sevdiği kadını görecek olmanın mutluluğu ve stresi birbirine karışmıştı. Durmadan bacaklarını sağa sola sallıyor, elini kolunu istemsizce aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Hareketlerinden rahatsız olan annesi: ‘’Oğlum iyi misin? İnşallah bu sefer bir sonuç alırız.’’ diye seslendi. Annesinin sorusunu duymadı bile, kalkıp tuvalete gitti. Duvarda aslı duran kâğıt havludan bir miktar çekip avuç içlerini sildi. Ceketinin iç cebinden kalem parfümünü çıkarıp üzerine sıktı. Aynaya baktı: ‘’Sakin ol! Sakin ol!’’ diyerek yüksek tonda bağırdı aynadaki görüntüsüne.

Bekleme salonuna bakan kapılardan biri açıldı, beyaz önlüklü bir bayan salonda oturanlara seslendi : ”Lemi Bey!”

Lemi hızla yerinden kalktı ve odaya yöneldi. Heyecandan elleri titriyor, bakışları bulanıyordu. Odaya girdiğinde hızlıca odaya göz gezdirdi. Geçen hafta gönderdiği aranjmanlar ve saksı çiçekleri odanın bir köşesinde, dün gece geç vakitlere kadar hazırladığı teraryum sevdiği kadının oturduğu masanın sol köşesinde duruyordu. ‘’Demek ki beğendi bugünkü hediyesini’’ diye düşündü ağzından yanaklarına süzülen bir tebessümle.

Sonra sevdiği kadına baktı gözleri, sadece bakmadı; gördü onu. Gözleri değil, beyni, damarları, kalbi, derisi, her bir hücresi gördü onu. Ayak uçlarından bir saka kuşu kanatlandı ruhunun içinde, her bir hücresine kanat değdirip, her bir dokusunun selamını yüklenip gözlerinden dışarı süzüldü. Lemi’nin gözlerinden, sevdiği kadının gözlerine doğru kanat çırptı…  Zaman durmuştu adeta, geçen mikro saniyeler günlere, saliseler aylara evrilmişti. ‘’Hep böyle kalalım.’’ Dedi içinden.

Zaman dolmuştu. Bindiği büyülü fayton kabağa dönüşüvermişti. Sevdiği kadının sesi ise gördüğü rüyadan uyandırdı onu :

‘’Lemi Bey hoş geldiniz. Sizden istediğim tetkik sonuçları elime ulaştı. Bu sonuçlardan da görüyorum ki bir rahatsızlığınız gözükmüyor. EKG, ekokardiyografi, kan basıncı holteri ve son olarak damar röntgeni… Benim yapabileceğim her şeyi yaptım. Dilerseniz başka bir bölüme sevk edelim orada arasınlar sorunun ne olduğunu. Bana bir daha gelmenize gerek yok.’’ Dedi doktor hanım. Lemi gözlerini dikmiş, aşkla baktığı kadının kendine seslenişini dinliyordu. Neler söylediğini anlamıyordu. O an tek düşüncesi, sevdiği kadının rujlu dudaklarından çıkan kadife sesini kulaklarından buyur edip, kalbinde misafir etmekti.

‘’Keşke size açılabilsem, gönül kayığımın sizin okyanuslarınızda fırtınalarınıza yem olmayacağından emin olabilsem. Bana bir daha gelmenize gerek yok dediniz ya doktor hanım, keşke gitmenize gerek yok deseydiniz. Beraber aramaya devam edelim dertlerinizin dermanını deseydiniz.  Benim derdimin dermanının sizin kadife sesiniz, okyanus gözleriniz olduğunu bilseydiniz. Ben sizi görmezden gelirim ama, yüreğim selamı kesmiyor.’’ diyemedi Lemi… İçinden geçirdiklerini ses tellerinde yoğurup dışarı atamadı. Boğazının ortasında eritip içine akıttı.

‘’Lemi Bey iyi misiniz? Cevap vermediniz.’’

‘’Kalbim acıyor. Röntgende de göremediniz demek.’’ dedi Lemi. 

‘’Durumu anlattım size Lemi Bey… Çıkabilirsiniz.’’ dedi doktor hanım.

Lemi çoktan kök salmıştı oturduğu koltuğa, kökleri yeraltına inip doktor hanımın tüm vücudunu sarmıştı. Nasıl kalkabilirdi ki, nasıl ayrılabilirdi o odadan, nasıl ayırabilirdi gözlerini köprü kurduğu sevdiğinin gözlerinden.

Eline aldığı baltayla tek tek kesti köklerini, terk etti kurumaya, nefessiz kaldığını hissetti. Direnmedi daha fazla. Kalktı oturduğu koltuktan ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken doktor hanıma döndü: ‘’Ne kadar güzel, ne kadar özel çiçekler bunlar doktor hanım. Çok şanslısınız.’’ Doktor hanımın yanaklarında tatlı bir heyecan zuhur etti, gamzeleri belirdi. Kimlerin gönderebileceğini aklından geçirirken cevap verdi: ‘’Teşekkürler, güle güle…’’

Lemi dışarı çıktığında annesi merakla sordu: ‘’Ne oldu oğlum yine mi bir şey çıkmadı sonuçlardan?’’ ‘’Hayır anne çıkmadı, gidelim artık.’’ ‘’Peki, ne olacakmış?’’ Lemi’nin göz bebeklerinde oluşan titreme sonunda göz kapaklarının içine doluşan ıslaklık, yanağından süzülmeye başladı. Annesine döndü ve cevaben :

”Alışacakmışım anne… Alışacakmışım!”

Aradan geçen iki günün ardından doktor hanım sabah odasına girdiğinde masasının üstünde bir teraryum daha buldu. Özenle düzenlenmiş, özenle süslenmişti. Teraryumun içine monte edilmiş minik bir bank üzerine kazınmış yazıyı fark etti ve okudu:

”Alışırım alışmasına da, unuturum sanma! Hoşça kal.”

Özkan SARI

Aynalar Yalan Söylemiyor…

Saat 03:00

Bugün dördüncü gün; annemin toplayıp getirdiği sümbülleri en sevdiğim kahve bardağıma ıslayalı. Bir iki dökülmeye başladılar. Ne garip değil mi? Önce öldürüyoruz, sonra daha fazla yaşasın diye suya koyuyoruz. Bir insanı öldürüp, çürümesini engellemek için uğraşmak gibi… Geçenlerde sevgililer günüydü.  On binlerce ceset hediye etti sevenler sevdiklerine, muhtemelen onlarda çoktan çöp kovalarına atılmıştır. Sadece bana mı yanlış geliyor, yoksa aynı duyguları paylaşıyor muyuz başka diyarlarda başka insanlarla?

Başka diyarlar deyince; ”yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” türküsü geldi aklıma nedense. Sahi bu türküyü hiç duymaz oldum artık. Yazları annemin el âlem ne der diyerek zorla götürdüğü kına gecelerinde de çalınmaz oldu. Şimdilerde, bu gecenin ecesi midir, kraliçesi midir nedir? Onun gibi bir şeyler çalınmakta. Gelinlerde ağlamamakta artık eskisi gibi… Değişen zaman ve gelişen teknoloji kına gecelerini de etkiledi galiba. Ağlamak için gereken duygu yoğunlukları, çocukken sabunla suyu karıştırarak yaptığımız baloncuklara dönüştü.

Artık yüksek yüksek tepelere ev yapılmıyor. Aşrı aşrı memleketlere kız veriliyor verilmesine de gelişen iletişim ve ulaşım araçları uzakları yakın ediyor. Babaların atları yok artık binip gelebilecekleri, bırakın binilecek atı, at görmek bile çok zor artık. Kimse köyünü özlemiyor, köyden çıkabilirse şükrediyor. Hal böyle olunca bu türküde güncelliğini yitirip gitti, değişen zamana yenildi. ”Hem anne mi, hem babamı özledim” dizeleri yerini; ”haydi kalkın kızlar göbek atmaya” dizelerine bıraktı.

Neyi değiştirmiyor ki geçen zaman, ara sıra aynaya bakmasam kendimi hala on sekizinde sanacağım. Aynalar yalan söylemiyor; vuruyor insanın yüzüne tüm gerçeklikleri… Saçlarım hala siyah olsa da sakallarım ağarmakta, yüzümdeki çizgiler derinleşmekte… Ve o derinliklere dalıp, içinde geçmişten bir şeyler aramakta insan.

Aslında tüm suç edebiyatın! Mışıl mışıl uyuyan ruhumu uyandırmakta, dibi gözüken berrak sularımı bulandırmakta. Zihnimin tavanına astığı iplerin ucuna soru ve ünlem işaretleri takmakta. Nokta yok mu diyorum, noktayı da sen koy diyor.

Koyulmuyor… Virgül, tırnak işareti, noktalı virgül, üç nokta, ünlem, iki nokta üst üste hepsini bir yerlere koymayı başarıyorum da noktayı bir türlü koyamıyorum.

Baksanıza konudan konuya atlıyorum, birbirinden kopuk paragraflar vücuda getiriyorum. Nedeni belli aslında; gecenin bu vakti kavgaya tutuşan bedenim ve ruhumun dikkatimi dağıtmasından kaynaklanıyor. Bedenim artık uyumamız gerektiğini söylerken, ruhum biraz daha yazalım diyor. Gündüzleri yazılmıyor dostlar… Geceler kucak açıyor kalemime… Ve geceler, hüzün ekliyor kalemimin mürekkebine…

Muhtemelen bu kavgayı yine annem sonlandıracak. Birazdan içeri girip: ”Oğlum yine mi yazıyorsun?” diyecek. Ben ise yine aynı cevabı vereceğim: ”Yazıyorum anne! İçmiyorum ya!”

İşte böyle dostlar… Tüm suç edebiyatın!

Çiçekler ölüyor, gelinler ağlamıyor, aynalar yalan söylemiyor…

Geceleri, ruhum ile bedenimin kavgası arasında bir şeyler yazılıyor yazılmasına da;

Sonuna nokta koyulmuyor…   

Özkan SARI