Beter Böcek

Özkan SARI

Ünlü yönetmen Tim Burton’un kült filmi ‘Beter Böcek’i bilir misiniz? Peki, oradaki kahramanımız böcek midir, insan mıdır bunu bilir misiniz? Neyse, önemi yok. Bu hikaye beter böceğin hikayesi değil zaten.

***

Havada uçarken onu yönlendiren tek olgu sahip olduğu içgüdüleriydi. Düşünemezdi, sorgulayamazdı, karar veremezdi ama canlıydı, kanlıydı. Yaratılmıştı. Yaratıktı. Hayvandı. Böcekti!

Ne tür bir canlı olduğundan, nasıl bir evrende yaşadığından, yaşadığı evreni kimlerle paylaştığından bi haberdi. Kısa ömründe tek amacı henüz yumurtayken can üflenen ruhuna kodlanan görevini yerine getirmekti. Kendisiyle ilgili kendisinin bile bilmediği, bilemediği, algılayamadığı gerçekleri bilen bir canlı vardı yaşadığı evrende; İnsan!

Ağustos böceğiydi o. Böyle buyurmuştu adını insan. Bir milyondan fazla türüyle en kalabalık hayvan gurubu böcek türünün bir parçasıydı. İnsanoğlunun dünyasında oldukça popüler bir böcekti. Müzisyendi. Gece gündüz şarkı söylerdi. Masallara, filmlere konu olmuştu defalarca. Tembel, vurdumduymaz bir canlı olarak bilinirdi çoğunlukla fakat işin aslı farklıydı. Yumurta olarak toprağa düştüğünden itibaren yıllarca toprak altında yaşardı ağustos böceği. Ve bir gün gelir, omuzlarında beliren iki gümüş kanat sayesinde mavi gökyüzüne yükselir, onun adına hazırlanan kum saati tersine çevrilirdi; aylardan ağustos ve ömründe kalan son dört hafta. Sadece dört haftası vardı ağustos böceğinin, toprak altında geçen karanlık yılların ardından kendine bahşedilen sadece dört hafta. Sorgulamadı ağustos böceği, isyan etmedi yaşantısına, taktı omzuna gitarını…  Gecesini gündüzüne katacaktı, avazı çıktığı kadar haykıracak, kısa ömrünün aşkını arayacaktı.

Yıllarını geçirdiği toprak altından çıkalı henüz yarım saat olmamıştı. Uçuyordu ağustos böceği. Nereye ne için uçtuğunu bilmiyordu fakat nereye nasıl uçacağını iyi biliyordu. Rotası hesaplanıp kodlanmıştı ruhuna önceden. Hesaplanmayan bir etken vardı; o da insan!

İğne yapraklı ulu çam ağaçlarının kızıl gövdesiydi gümüş kanatlarının onu götürdüğü ve konacağı yer. O ise beyaz, betondan yapılmış bir yapının açık penceresinden girerek, metal bir lavabonun içine kondu. Sorun yoktu. İçgüdüleri her şeye rağmen ona doğru yolu yine de gösterecekti. Gümüş kanatlarını çırptı ve havalanmaya çalıştı. Havalanamadı. Lavabo içerisindeki yoğun ve yapışkan kalıntıya saplanıp kalmıştı. Düşünmedi, sorgulamadı ağustos böceği. İçgüdüleri kuvvetle yön veriyordu bedenine ve ruhuna. Tekrar, tekrar ve tekrar çırptı kanatlarını. Her seferinde vücudu daha da ıslandı. Kanatlarına yapışan yoğun sıvı, hareketlerini zorlaştırdı. Nihayetinde o da etten kemikten bir canlıydı. Yoruldu. Yoruldu fakat pes etmedi. Her seferinde gücünü toplayıp tekrar çalıştırdı kın kanatlarının motorlarını. İsyan etmedi, sorgulamadı, tek hedef; ruhuna kodlanan rotasıydı.

Ağustos böceğinin çırpınışları devam ederken lavaboya devasa boyutlarıyla bir canlı yaklaştı. Kocaman gözleriyle ağustos böceğine bakıyordu. Düşündü, sorguladı ve karar verdi dev canlı. İki parmağıyla pamuk kıvamında bir tutuşla dikkatle lavabonun içinden çıkardı ağustos böceğini. Hassas dokunuşlarla yoğun sıvı kalıntılarını temizledi üzerinden. Artık yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. Dikkatle balkon demirinin üzerine bıraktı böceği. Ağustos böceği hiçbir şey anlamıyordu. Anlayamıyordu çünkü algılayamıyordu. Algılayamıyordu çünkü düşünemiyordu. Tek hissettiği iç güdülerinin güçlü yönlendirmesiydi; rotanı unutma!

Kuruyan kanatları ve dinlenmiş bedeniyle tüm gücüyle havalandı ağustos böceği. Beyaz, beton binalar o kadar çoktu ki etrafında hangi yöne dönse karşısına dikiliveriyorlardı. Manevraları yetersiz kaldı ve birine çarparak yere sırt üstü düştü. Tekrar, tekrar ve tekrar kanat çırptı fakat doğrulup havalanamadı. Ağustos böceğinin çırpınışları devam ederken devasa boyutlarıyla bir canlının gölgesi belirdi üzerinde. Kocaman gözleriyle ağustos böceğine bakıyordu. Düşündü, sorguladı ve karar verdi dev canlı. Sağ ayağını kaldırarak tüm gücüyle ağustos böceğinin üzerine bastı. Sağa sola bilek hareketleriyle iyice çiğnedi. Sonra iki elini ceplerine sokup ıslık çalarak oradan uzaklaştı. Ağustos böceğinin ömrü; çam ağaçlarının kızıl gövdeleri üzerinde değil, insanoğlunun ayakları altında son buldu.

O gün birçok farklı ağustos böceğinin ömrünün son günüydü. Çoğunluğu kuşlara ve sürüngenlere yem oldu. Kuşlar ve sürüngenler karşılaştıkları ağustos böceklerini yemekte bir an bile tereddüt etmedi. Düşünmediler, sorgulamadılar, karar vermediler. Her seferinde yediler. Tıpkı ağustos böceği gibi sadece içgüdülerinin emrini dinlediler. Biri hayvandı, diğeri hayvan.

Peki ya insanoğlu!  İnsanoğlu neyi dinledi? Ağustos böceğini saplandığı lavabodan kurtarıp doğasına bırakan ile onu acımasızca çiğneyip öldürenin farkı neydi? Düşündü insanoğlu! Düşündü, sorguladı ve karar verdi. Biri insandı, diğeri…?

Canlılardı… Kanlılardı… Yaratılmışlardı…

Biri insandı, diğeri hayvan!

Aylardan… Ağustos!

***

Özkan SARI

Değişmeye Dair

Bebeğini doğurabilmek için acı çekmeye hazırlanıyor anne.

Yarışı kazanabilmek için acıya dayanmak zorunda olduğunu biliyor atlet.

Yarasını dikebilmek için acıyla bileniyor cephedeki asker.

Daha güzel ve genç bir görünüm için bıçağın altına gülerek giriyor kadın.

Daha güçlü kaslara sahip olmak için ağır aletlerin altında acıyla eziliyor adam.

Ve acı çekiyor ruh, daha arzulanır bir hayatın düşünü kurarken.

Daha iyi, daha anlamlı ya da daha tatmin dolu bir “gelecek zaman kulübü”nün üyeleri olmak için acı çekiyoruz hep birlikte.

Daha iyi bir iş,

Daha renkli bir ilişki,

Daha havalı bir araba,

Daha gösterişli kıyafetler,

Daha çok gezmek,

Daha lezzetli yemek,

Daha çok eğlenmek

Ve daha fazla sevilmek…

Varolmak yetmiyor, varoluşumuzun göze değmesini istiyoruz. Yaşamak anlam değiştiriyor sene be sene. Çünkü hiç koltuğundan kalkmasa da insan, hareket eden bir gezegenin içinde kalamaz aynı yerde.

Ne nehir aynı nehir, ne başımızın üstündeki bulutlar aynı bulut.  Durduğunu zannettiğimiz hiçbir şey durmuyor aslında. Canlı, cansız her şey, farklı hızlarda da olsa bir devinim halinde.

Değişen yalnızca madde de değil üstelik; duygular, düşünceler, alışkanlıklar, seçimler ve öngörüler…

Tercih edilebilir bir şey olsaydı eğer, belki de sabit kalmayı seçerdim. En huzurlu ve mutlu hissettiğim zamanda durdurup yelkovanı, kalan ömrümü orada tamamlamak… Ancak, bu müdahaleye açık bir durum değil. Yaşam, doğumla ölüm arasında sürekli zikzaklar çizen, çok değişkenli bir yolculuk hali.

Böylesine hızlı başkalaşan bir dünyada, bunca anlamadan artan yaşımla, okuduklarım, anladıklarım, tanıdıklarım ve deneyimlediklerimle aynı insanı  yaşatmam olası görünmüyor.

Her gün değişen ve genişleyen iç evrenimde, dümeni ellerimden kaçırdığım çokça zaman yığdım kenara. Yine de üzgün değilim zamanı geldikçe geride bıraktığım ölü deriler için. Hayatın kodları böyle çünkü.  “İnsan” doğmanın, bir ruha yüklediği acılı bir gelişim sorumluluğu.

Acı mı dedim?

Evet! Kendimi daha çok bilmek için…

Bunları yazarken, yerden binlerce metre yükseklikteyim. Ben duruyorum; ancak uçak gidiyor. Ve eğer o durursa, hayat bitiyor.

Bu yüzden kızamıyorum “sen, eski sen değilsin” diyenlere, hak veriyorum. Bundan gocunmak, buna alınmak gelmiyor aklıma. “Ya sen?” diyorum, merakı içine kaçmış bir karşılıkla. “Ben” diyor, “değişmedim, aynıyım hala.”  Kırık bir tebessüm yerleşiyor yüzüme.

“Peki.” diyorum. “ Sen bunca severken sokağını ve ben unutmuşken dün nelere gülüp ağladığımı, yatağından rahatsız bir su gibi dökülüyorsam  ve dönemiyorsam  doğduğum yere, birbirimizi duymamız mümkün müdür hala?

Derya CESUR