Arayış


Beethoven / Moonlight Sonata 

Kitabı okumadım fakat filmi daha önce izlediğime eminim.

Kaç yıl geçti aradan diye merak etsem, yok bir tahminim ama

kaç huy geldi gitti deseler “çok” derim. Doğru deme gelmiş olsam gerek, filmdeki karakteri  izlerken sanki kendimi seyretmiş gibiyim.

Bir şeylerden büyülenebileceğim bir yere gitmek istiyorum.”

İç sesimi ekrana kaydetmiş ve sonra bunu unutmuş olabilir miydim?

Belki de anahtar sözcük buydu. Belki de bu hayatın büyüsü eksikti ve bu yüzden DNA larında gizli bir tılsımla dünyaya gelen biz kadınlar masal dünyasında yaşamaya doğuştan meyilliydik.

“Kalmaktan daha imkansız olan şey, gitmekti.
Kimseyi incitmek istemiyordum.
Arka kapıdan sessizce kaymak
ve Grönland’a varana kadar hiç durmamak istedim.”

Bu duygunun damarlarımdaki  monarşik hükümdarlığı sır olmaktan çıkalı epey oldu. Yeni olan, bu arzunun sadece beni marjinal yapmadığı bilgisi.

Liz (Julia Roberts) ile ölçülerimiz ne fiziksel ne de eylemsel  boyutta karşılaştırılabilir bir durum değil. Olayın kurgu olması ve benim gerçeklikte(!) yaşıyor olmam konusunu ise tartışmaya gerek görmüyorum.  Fakat kadının kelimesini aramasından etkilendim. Belki biraz da, sıradan hayatlarımızdan bakıp da “rahat batması bu olsa gerek” diyebileceğimiz kusursuz (!)  bir yaşantıya sırtını dönüp, içindeki eksik parçayı tamamlamak için dilini bilmediği ülkelere bilet alma cesaretinden ve her birinde yeni bir hayat kurmasından…

Her yeni hayatta, kendine doğru yeni bir yol bulmasından…

…………………………………………………………………………………….

Toprakla kaynaşan köklerine rağmen uçabilir mi insan?

Gitmek, kayıp parçayı tamamlar mı her zaman? 

Nedir gidenle kalanın inkar edilemez farkı?

Emin değilim.

Şayet varsa o inkar edilemez olan,

bunun, kalan tarafından  asla anlaşılamayacağı gerçeğidir tek öngörebildiğim.

Yol…

Yolcu…

Yolculuk…

Birbirinden türemiş ama asla birbirinin anlamı içerisinde yitmemiş üç harika sözcük…

“Çok okuyan mı bilir çok gezen mi?” klişesindeki ikilemi ortadan kaldıran uzun ince bir oluş, bir tamamlanış…

Çünkü gezse de okusa da yoldadır insan.

Ve yoldaysa eğer,                   

                              eşiğindedir keşfin.

Bir yola neden çıktığınızı bilmiyor olabilirsiniz, yoldaki bu kalabalığın içinde ne işiniz olduğunu bilmiyor, hatta bunu sormuyor bile olabilirsiniz. Yolun sonunu merak etmemek gibi bir dinginliğin, sonsuza kadar yürümeye yetecek bir gücün sahibi de olabilirsiniz. Sizi yolculuğa çeken yolun sonu değil, yolun kendi de olabilir. Belki de sadece gitmeyi seviyorsunuzdur. Kaçıyor da olabilirsiniz ya da böyle olduğunu sanıyorsunuzdur. Öyledir.” (Yolda / Jack Kerouac)

Aynı duyguları başka kombinasyonlarla ortalığa saçıp duran zamansız, mekansız, yaşsız, kalıbı yerleşik ve ruhu göçebe insanlar katogorisinden bir hayat yaşıyor bazılarımız. Ruhuna gem vurmaktan vazgeçenler ise özgürleşiyor. Köklerini bahçesinden çıkarıp gezegene yayıyor ve her yeni kilometrede, her yeni boylam ve insanda yeni bir kapı aralıyor kendine doğru.

Bu yüzden yol, özgürleştirir insanı.

       Yalnızca tekerleklerin ya da ayakların üzerinde gidilen değil,

                        bir kitabın ilk cümlesinden başlayıp

                               bir adamın yüzündeki derin yaşam çizgilerine uzanan

                                      ve bir fidanın körpe,

                                                dik durmak için desteğe ihtiyaç duyan narin omurgasından,

          kabuğu damar damar çatlamış,

               üç farklı yerden sarılmadıkça kucağa sığmayan

                    iki yüz yıllık bir çınarın görmüş geçirmiş gövdesine uzanan

                                                                                                       yol  da…     

………………………………………………

Sonra ben tüm bu düşünce ve duygu seline mıhlanmış otururken “Bu filmi birlikte de izlemeliyiz, belki çok da sıra dışı olmadığımı anlarsın.” dediğim ve on yıldır gitmelerle dolu ruhumla nasıl baş edeceğini bulamayıp  her an bir delilik yapabileceğim endişesiyle bir miktar diken üstünde yaşayan bir adam tarafından cep telefonuma filmin eleştirisi yollandı.

“İnsan olarak kendimize kurduğumuz sistemin daha çok mutsuzluk ürettiğiyle yüzleşmemiz lazım belki.”

                ( “Belki” yi fazla buldum.)

Dokuzdan beşe işler, toplumsal kurumlar,
kentsel yaşam çözümden çok dert üretiyor.
Herkes bir kaçış arayışı içinde.
Örneğin fantastik sinema ve edebiyatın popüler alandaki yükselişinde
bunun şüphesiz etkisi var.”

                     (Şüphesiz.)

Masallara ihtiyaç duyuyoruz.
Ve sanat, kaçış hikayeleri üretmek için ideal araç.”

(Nasıl da sallıyorum başımı öne arkaya hazine bulmuş gibi.)

“….Ye Sev Dua Et (Eat Pray Love), özellikle kadınlara, hayalini kurdukları kaçışı içlerinden birinin gerçekleştirebileceği fantezisini satıyor. Kitabı okuduğunuz veya filmi seyrettiğiniz süre boyunca siz de o kaçışı tecrübe edebilir, her şeyi bırakıp gidebilir, dünyayı dolaşabilir, kendinizi baştan yaratabilir, dolaylı da olsa o tatmini yaşayabilirsiniz.
…….Liz’in yaşadığı şey, olağan bir orta yaş krizi…..

( Teşhise de bakınız !)

Sanırım 20 yaşımdan beri orta yaş krizindeyim. Keşke bu kadar açıktan ele vermeseydi bizi (!)

Eleştirinin kalanı hoşuma gitmediği için değinmeye lüzum görmüyorum 🙂 “Bizim orta yaş krizimiz üzerinden kar etmeye çalışan edebiyat ve sinema sektörüne de aşk olsun !” falan deyip çıkmak istiyorum mevzudan. Aldığımız ilhama, kurduğumuz düşe, sığındığımız masala bile burnunu sokan, iki nefeslik keyfimize ot tıkayan eleştirmenlere gelince… “Sen kimsin sahi? Eril cümlelerine bakılırsa cinsini doğruluyor gibisin. “ gibi feminist laflar etmeden, Yol’ dan çıkmadan dizginliyorum içimdeki anarşist gezgini.

Bazı kararlar vermiş, uygulamış ve bunların sonuçlarından kendine yeni bir yol doğurmuş biri için, yolculuğun da yeni bir anlam doğurması muhtemeldir.

Dururken de yol alabilen,

     dışa açamadığı adımlarını içindeki yollara sürükleyen

                    ve dış dünyanın katman katman kuşattığı ruhunun

                                      en ışık görmemiş,

                                                 en adı konmamış yerlerine doğru

                                                                                            sessiz göçler başlatan

                                                             yeni bir gidiş öyküsü…

                  Kahve telvesinin akışkan sanatından hayatımıza damlayan “Sana bir yol görünüyor üç vakte kadar” cümlesini duyduğunda, yüzünde meraka bulanmış tebessümler tomurcuklanan tüm kadınlara gelsin sayfanın son dizesi;

            “Her gitmek varmakla eş değil, bazısının yanından ayrılmaz
hiç doymayan heybesi.”

Derya CESUR

Sevgili Deniz

Sana bugün yazı sanatının  büyüsünden bahsetmek istiyorum. Kül kedisi gerçekliğinden  balo prensesine dönüşen kızın hikayesine çok benziyor aslında.

İşte başlıyoruz…

Kış sabahlarımı çekilir yapan belki de tek şey, okula uzanan ve kısmen yürüyerek, kısmen oturarak aldığım 20 km yola teyellediğim birkaç güzel şarkı diyebilirim. Üzerimde güneşi doğurmadan uyandığım gece artığı günler, henüz gövdemden çekilmeyen melatonin sarhoşluğunda ve mevsimsel bir takı gibi üstümde taşıdığım  iyi huylu birkaç hapşırıkla başlıyor  çoğunlukla. Ruhuma aspirin niyetiyle başıma geçirdiğim kulaklığın bu denli ayrılmaz bir parçam olabildiğine mi yoksa daha önce onsuz nasıl yürüyebildiğime mi şaşırmalıyım bilmiyorum.

Her yere, her zamana ve her duruma yakışan bir müzik var aslında. Sende en iyi duranı biliyorsun artık. Piyanonun asil formundan çıkıp senin eşsiz genişliğine  sarıldığında adeta birbiriniz için yaratıldığınızı düşünmeme neden olan bu ipeksi duyuşun yerine başka bir ses koyamıyorum. Huzuru, hüznü ve yaşama sevincini aynı anda içime zerk eden mavi bir müzik sizinkisi.

Yaklaşık kırk dakikayı bulan yolculuğumu, yalnızca ayakta dursun ve insan yutsun diye yapılan bir binanın ikinci katında, ben ve benzerlerim için ayrılan bir odasında sonlandırıyorum. Kulağımdan isteksizce ayırdığım müziğin susmasıyla her şey aslına dönüyor. O güzel atların çektiği araba balkabağına dönüşüyor yani. Anlıyorum ki, iyi seçilmiş bir müzik baktığım şeylerin zihnimdeki karşılıklarını da değiştiriyor. Sanki bir masaldan süzdüğü peri tozlarını serpiyor geçtiğim sokaklara, insanlara, trafik lambalarına,  bozuk kaldırımlara ve  çirkinlikten intihar etmesi gereken apartmanlara.

Sonra başlıyor işte bir şeyler. Merdivenler, çocuklar, bardağa dolan çay, uykulu ve yorgun günaydınlar… Bugün de farklı değildi. Kalabalıktan başım döndüğünde, gündelik sohbetlerin, saatin tik takları gibi değişmeyen rutininde kendime bir yer bulamadığımda, çöldeki vaha gibi koşarak sığındığım odamın ışıklarını yaktım önce.  Üstündeki her boşluğa zamanla kondurduğum bir dolu şeyle, tam da zihnimin fotoğrafı gibi olan masama elimdekileri bıraktım. Bir yerlere gittim, yüzlerce cümle kurdum ve dönüp yine o masanın dağınık parçalarından biri oldum. İşimi yaptım ve kendime kalınca play tuşuna yeniden bastım. Okudum, yazdım ve sonra tersine bir sırayla aynı yola yeniden koyuldum. Aynı sokakları aşağıya doğru yürüdüm bu kez. Aynı kırmızı lambaları karşı kaldırımdan bekledim. Ayakta kalmayı sevmediğimden tramvayı es geçip, yolumu uzatıp dolmuşa bindim. Pencere yanı bir koltuğa sığışıp  lezzetli bir yazı okudum. Henüz bir durak daha varken indim arabadan. Meşhur bir dürümcüyü şereflendirip içeri girdim. “Paket olsun lütfen.” dedim. Biraz sınırlarımı zorlamak iyi gelir diye geçirdim içimden ve birkaç adım ötedeki marketten gazlı bir içecek aldım. Gülme lütfen. Sonuçta herkesin sınırları kendine. Gözlük camlarıma birer ikişer düşen ahmak ıslatan yüzünden şemsiyemi açtım. Tahmin ettiğin gibi zor oldu üç elim olmayınca. Fakat inatçıyımdır ben. Gelip geçenlerin tuhaf bakışları ile çakıştırmadan benimkileri “ilk hedefin kıyı” komutu almışçasına seri şekilde yürüdüm, yedim, içtim ve tuttum.

Taş bir bloğun yanına vardığımda bir an önce bitirip bu yağlı kokudan kurtulmayı ikinci hedefim yaptım. Sonra bir sevimli köpek belirdi kollarımın alt tarafında. Ellerimdeki kokunun kaynağını bulmak istercesine döndü durdu birkaç saniye. Yanında mavi montlu, bereli genç bir sahip…

”Bir fotoğrafımızı çeker misiniz bizim?”

“Olur tabi. Ama önce ellerimi silmem gerek, biraz bekleteceğim.”

Şemsiye kumlara daldı tabi bu temaşa içinde. Eller sallapati silindi ve birkaç sevimli fotoğraf çekildi. Ne de güzel duruyorlardı yan yana. Poz veriyordu tatlı serseri, mavi montludan daha becerikli…:)

 Sonra özgürlüğünü geri almış ellerimi yerleştirip cebime başladım yürümeye. “Keşke!” dedim içimden…”Bir tane de kendi makinamla çekebilseydim o fotoğraftan.” Çünkü biliyorum bu yazıyı yazacağımı . Yanına iliştirmek, bir anıyı ileride gülümseyeceğim sevimli bir kanıta dönüştürmek için…

Sonra devam etti yol, ıslak banklar, tek tük insanlar, sol yanımda yağmurluklarını giymiş kafeler ve sağ yanımda sen. Sana ilginç ve masum bir sır vereyim mi sevgili deniz? Ben bir şeyleri sağıma alarak yürümeyi seviyorum. İnsanları ve manzaraları… Seni de…Ya tam karşımda olmalısın- ki bunun için duruyor olmalıyım- ya da sağımda kalmalısın.

Sonra yürüdük biz…Ben, müzik, şemsiye ve asla ilgimiz yokmuş da fark etmeden biri bileğime asmış gibi duran muhteşem poşet torbam. Bilinen bir kuruyemişçinin olup günlerdir benimle yol yapan ve herkesin tahmin ettiği gibi (!) içinde bir adet edebiyat dergisi ve fötr şapka olan sarı kırmızı torbam… Simsiyah üstüm başımla arasındaki kusursuz uyuma sen de şahit oldun tabi 🙂 Buna gülebilirsin, ben de güldüm. Çok zorlasak, “Bundan Orhan Veli şiiri bile çıkar.” diye eğlendim hatta. Kıyıda biri oturuyordu. Onun keyfini paylaşmayı istedim imrenerek. Sonra bir fotoğrafını çektim gizlice. Bir insan sırtının mahremiyetsizliğine dayanarak  vebalsizliğime inandım.

Sonra benim için sonlanacağın köşeye geldim. Burnum sabahkine benzer bir aksırığa hazırlık yaparken, aklımda bu küçük yürüyüşten emanet kalan fotoğraflar ve sana mektup olacak ham cümlelerle adımlarımı eve yönelttim. İşte buradayım. Kulağımda aynı ipeksi yumuşaklık, boğazımda uyku ilacı niyetine yuvarladığım papatya çayı…

Diyeceksin ki  yazı sanatının büyüsüne ne oldu?

O zaman bir de şöyle deneyelim;

Yine erkenden uyandım.

Kulaklığımı geçirip yola çıktım. Yol boyunca müzik dinledim. Bedenim gidiyordu ama ruhum yataktaydı.” İyi ki şu kulaklık işini halledip şu uygulamayı satın aldım” dedim.

Yaklaşık 40 dakika sonra okula vardım. Kulağımdan müziği ayırdığımda her şey yine aynı çirkinlikteydi.

Rutin yeniden başladı. İyi ki ayrı bir odam var.

Masam da aklım gibi darmadağın.

Elimdekileri masaya bırakıp çocukları bir etkinliğe götürüp biraz nasihat verdim. Sonra okula dönüp derse girdim. Nihayet öğrenciler gitti de bir şeyler okudum ve yazdım.

Sonra çıkıp aynı yolu geri yürüdüm. Tramvay bu saatte çekilmediğinden oturarak gitmek için dolmuşa yürüdüm.

Elimdeki dergiyi açıp okudum. Evden bir durak önce inip deniz kıyısında yürüyeyim dedim. Arabadan inince karşıma çıkan dönerciye girip bir paket dürüm aldım, kola da aldım. Elde şemsiye ile zor oldu ama hallettim. Yemek yerken bir köpek yaklaştı yanıma. Yanındaki genç fotoğraflarını çekmemi rica etti. Iyyy ellerim yağ içinde. Nasıl olacak ki? Neyse silip hallettim, sonra yürüyüşüme devam ettim. Yine aynı albümü dinliyorum. Piyanoyla deniz iyi gidiyor. Her yer ıslaktı o yüzden oturamadım. Birini gördüm otururken ama aynı cesareti gösteremedim. Adamın sırtından gizlice fotoğrafını çekip eve geldim ve her akşam olduğu gibi şu tatsız bitki çayını eşliğinde bu yazıyı yazdım.

Tebessümünü görür gibiyim 🙂

Derya CESUR