Şimdi

Forrest Gump Theme – Main Title – Alan Silvestri

Kullanmadığım eşyaları bir bir çıkardım evden.

Kullanmadığım duygular kalmıştı,

onları da çıkardım,

bugünden…

Yürüdükçe uzuyor yolum.
Okudukça ufalıyor bildiklerim.
Baktıkça artıyor göreceklerim.
Öğrendikçe yeniden,
büyüyor gediklerim.

Az sayılmayacak seneler bıraktım arkada,
zamanın di’li geçmiş zaman parçasında.

Ne kadar var ileride
ve o kalanda neye dönüşür, nasıl sığarım hayata?

Çok matah biri sayılmam
ama “iyi ki” ile başlayan tek bir şey söyleseydim kendime dair,
“hayret “ derdim.
Hayret etmek benim en iyi derd’im.

Anlamaya dönük irademi hala yitirmemiş oluşuma,
yeni bir deneyime, uzaylı bir fikre, duyduklarıma,
izlediklerime hala “Nasıl yani?” diye kafa yoruşuma,
iyinin nasıl bu kadar iyi,
kötünün nasıl bu kadar kötü,
düzenbazın nasıl bu kadar düzenbaz,
bencilin nasıl bu kadar bencil,
fedakarın nasıl bu kadar fedakar olduğunu inatla soruşuma…

Mavi ve yeşil boyanmış yan yana iki duvarın zevksizliğini bilirken, bir orman ve bir denizin nasıl olup da gezegenin en uyumlu çifti olduğuna…

İnsan derisinin nasıl olup da yüzlerce kilo taşıyabilecek kadar esneyip genişleyebildiğine,
ellerimin üzerinden seçilen ve derimin altında kusursuzca işleyen yaşam trafiğine…

Ve saymaya  niyetlensem kalem yetiştiremeyeceğim yüzlerce, binlerce şeye hayret ediyorum, biraz ah, biraz keyifle…

Eskiden de bakardım dünyaya ama görmezdim.  Diyelim ki gördüm, o kadar da hayret etmezdim.
Bildiklerime sarılır, bilmediklerimi keder etmezdim.

Şimdi,
daha az biliyorum dünden.
Oysa,
yıllar yıllar geçti dünün üstünden.
Belki vazgeçtim doğru bildiklerimden,
belki de usandım kesinliğin dikenli süksesinden.

Şimdi,
binlerce yıl önce yazılmış milyarlarca sayfalık bir senaryodaki küçük rolümü oynarken
ve de
Dünya ile arama girmeye ara verdiğinde hayat,
bakmaya çalışıyorum gezegene.

Duymaya çalışıyorum sesini.
Dağa taşa kazıdığı,
havaya, suya, toprağa düşürdüğü sözünü anlamaya çalışıyorum.

Ne görüyorum,
ne duyuyorum,
ne anlıyorum bilmiyorum.

Vakti geldikçe,
kendimce,
sadece
seziyorum.

Elegy*

The Silent Room  – To Eternity

23:50…

Bir müzik,

bir defter,

bir kalem,

bir de yatak düştü gecenin kesesinden.

Elsiz ayaksız zamanın

en benim köşesinden.

Beş vagonluk trenin

tutunup en gerisinden,

kalan ard’ı

sükunetle izleyen hissesinden…

00:05…

Bir melodi akıp gidiyor

yıllanmış kilimin,

lambaderin,

çizilmiş kelimelerin üzerinden.

Karnımda köpürüp ağzıma akın etmiş yedi bin dikenli cümle

dilimdeki yarıklarda kavgacı yumruklar sallıyor,

en birikmişinden.

00:25…

Biten,

çok hissedip az düşündüğüm,

sözümü kalemle yürüttüğüm

kim bilir kaçıncı devrik dün?

Ve gelen,

haznesi dolu,

tetiği tutuk bir tüfek gibi

faydasız bir potansiyelin

yutturulmuş bir gerçekliği

gerinerek karşılayacağı

kim bilir kaçıncı gün?

Derya CESUR

*Elegy : Ağıt (Müzik Terimi)

Sıradan Olsun Bugün.

Gece neredeyse sabaha kadar kasabayı ıslatan yağmurunda etkisiyle güneşli olmasına rağmen serin, insanların hayat şartlarını kabullenmekte zorlandığı, neden böyle oldu sorusunun cevapsız kaldığı, sıradan olmasını, yarın ve daha sonraki zamanlarda anımsamak istemediğim bir gün.
Daha gün doğmadan kalkmış, paltomun yakalarını kaldırmış, eski mahalleden geriye kalan sokaklarda yürümüş, şimdi apartmanların dikili olduğu yerlerde, siyah beyaz fotoğraf karelerinde ve anılarımda kalan tek katlı evlerde yaşamışların bana nasıl seslendiklerini, yüzlerini, adlarını hatırlamaya çalışmıştım.
Yüz yıl sonra bu sokaklar, bu mahalle, bu kasaba, bu dünya nasıl olacak kim bilir?
Ben ne olacağım?
Siz ne olacaksınız?
Bizden kalanlar ne olacak?
Nasıl hatırlayacak insanlar bizi?
Nasıl yazacak kitaplar bugünleri?
Zaman, yüzleri ve adları siliyor, insan değil miyiz, unutuyoruz!
Bugünün yaşayanları için deli, meczup bir şair ileride şöyle yazacak belki;
“Geçtiler, gittiler, kiminin izi kaldı, kiminden iz de yok!”
Mendil kadar da olsa boş bir arsa arıyor gözlerim, yatırım için yapılmış apartmanlar, sahibinden kiralık dükkânlar, acil satılık daireler, ağzına kadar dolup taşmış çöp tenekeleri, sokak köpekleri, kargalar, koku.
Hiçbir zaman sanayileşmeyecek, adı gazete ve dergilerde ‘saklı cennet” diye yer almamış, arazileri ileride de para etmeyecek, insanların gelmeyeceği yerlere taşınmak lazım, geç kaldık, sarı damperli kamyonları sokak aralarında ilk gördüğümüzde, ilk tek katlı ev kat karşılığı verildiğinde, Osman amca bakkal dükkânını kapattığında yapmamız gerekiyordu bunu.
Şimdi nasıl bir asır sonrayı göremiyorsak geçmişte de büyüklerimiz görememişti bugünleri…
Yetmişli yılların sonlarında nasıl bir coşkuyla terk etmiştik bahçemizdeki meyve ağaçlarını, kileri, kömürlüğü, ekmekli sobanın üzerinde pişmiş tereyağlı ekmekleri, sabahları öten kumruları, kapı önlerinde çekirdek çitlerken yapılan koyu sohbetleri, telli dolapları…
Batan gemiden sağ kurtulmanın sevincinden, okyanusun ortasında, karanlıkta tek başımıza olduğumuzu anlayana kadar geçen süreç!
Gözlerin uzaklarda küçücük de olsa bir ışık arayışı, çırpınış, umudun tükenişi, teslimiyet!
Çocukluğumun güneşli bahar sabahları, iğde ağaçları, sazlı gölleri, nilüferleri, kanayan dizlerim, dolan gözlerim geliyor aklıma. 
Geçmişin sadece benim bildiğim hiç büyümeyen hayaletleri ile karşılaşıyorum şimdi olmayan kavak ağaçlarının altında, utanıyoruz birbirimize selam verirken, bir iki adımdan sonra tekrar arkamıza bakıyoruz ve çok geçmeden bir kez daha, utanılacak bir şeyi aklımızdan bile geçirmemişken her arkamızı dönüşte tekrar utanıyoruz.
Yeni bir gün ve sıradan olsun bugün

Hiç…

Dün, neden ağladığını sorduğum, yanağını tutan bir çocuğun,

Bugün, neden hiç konuşmadığını sorduğum, alın çizgileri derinleşmiş, ihtiyar bir teyzenin,

Yarın, neden mutsuz olduğunu soracağım, şiir yazan bir kadının cevabıydı bu:

”Hiç!”

Hiç; insanoğlunun dibi olmayan görünmez heybesidir. Neler atar içine neler… Bazen haksız yere atılan bir tokadı, bazen muhtaç olduğunu bildiği halde unutan bir evladı, bazen de gönlünü harabeye çeviren unutulmamış bir sevdayı.

Neler atar içine neler… Bazen bir doğumu, bazen bir yaşamı, bazen de bir ölümü… Bir adamı, bir kadını… Belki bir yalanı, belki de bir yarım kalanı.

Hiç; insanoğlunun dibi olmayan görünmez heybesidir. Atmadan önce içine bir şeyleri, önce dilinde ve gönlünde taşır. Soran olsa döküverecektir dilindekileri, uçuraverecektir gönlündekileri. Soran olmaz! Yenileri gelir diline, yenileri yuvalanır gönlüne… Eskiyenler atılır heybeye!

Attıkça ağırlaşır, ağırlaştıkça taşıması zorlaşır bu heybenin. Hayat bu! Var mı taşımamaktan başka yolu?

Sonra, birileri gelir yanına…

Neden? Der.

Neden ağlıyorsun? Neden konuşmuyorsun? Neden mutsuzsun?

Cevabı vardır aslında, ama heybenin çok derinlerinde kalmıştır. O cevapları heybenden bulup çıkarmaya üşenirsin. Aslında üşenmezsin de! Neyse…

Sonra, neden? Diye sorana bakarsın. Yüzüne yalancı bir tebessüm takarsın, cevaplarsın:

”Hiç!”

Hiç; insanoğlunun dibi olmayan görünmez heybesidir. Bir cevaptır aslında, ama kimse ”Ne”olduğunu bilmez.

Eeee… Neden anlattın bunları bize diye sorarsanız, ona da cevap vereyim:

”Hiç!”

Özkan SARI

90’lar Ben ve O Şarkı

Daha dün gibi derler ya hani,

öyleymiş sahi.

O şarkılar olmasa inanmaz insan

bunca yoldan, bu kadar çabuk dönülebileceğine geri.

90’ lı sayılarındaydık bin dokuz yüzlerin

ve elimizde yaş on yedi günlükleri…

Havalı şeydi büyümek.

Çocukluğu tatlı bir keyifle teslim ederken mişli geçmiş zamana

kalbimize yeni telaşlar sokuyorduk gizli gizli.

Güzel şarkılar karışıyordu damarlarımızdaki deli kana

ve platonik aşklar kıvranıyordu karnımızda.

90’ lar mıydı güzel olan yoksa ilk gençliğin peri tozu muydu bilemiyorum .

Gökyüzü ve sular daha az kirli,

harçlıkları zor toparlayıp aldığımız kasetlerdeki şarkılar

daha az dijital ve daha çok hisliydi.

Bugün bile dinlerken gönlümün pembe teline basıyorlarsa eğer

yanılıyor olamam değil mi?

Ben tam bir Tarkan fanatiğiydim.

Herkesin bir idolü vardı ve ben de  onu seçmiştim.

O günlerde bağıra bağıra eşlik ettiğim, ayarları bozulmuşçasına dans ettiğim şarkıları bugünlerde yeniden dinliyor ve aynı deli duyguları yeniden yaşıyor olmam bir mucize gibi.

Hele artık pek çok şeyin benden geçtiğine ikna olmuşken,

uzun zaman önce kaçırmışken kelebeklerimi

ve bu yaşamak bozgununda küstürmüşken keyif meleklerimi

avaz avaz söylüyorum aynı sözleri

“…Unutmamalı o güzel günleri 

Anılarla gönülleri hoş tutmalı avutabilmeli

Hatırlamalı sevgiyle anmalı

Ümitlerle yarınları hoş tutmalı, ayırmamalı…”

İnsan üzülüyor naifliğini yitiren dünyaya.

Uzaktan görmek bile yeterdi sevileni, güzel bir gündü diyebilmek için.

Güncelerimiz özlem dolu satırlarla dolardı.

Yorganı çekip başımıza sessizce ağlar, gözlerimiz yanmaya başladığında uykuya dalardık.

Duvarlarımız, kalbimizi çalan yıldızların  boy afişleriyle  dolar ve bu yüzden ebeveynlerle ergenlik kavgaları yapardık.

Bizim de çarpılan kapılarımız, sağa sola savrulan eşyalarımız vardı elbet

Ama bu türden bir yalnızlığımız yoktu.

Sabahlara kadar, parlayan bir ekrana bakıp, asla değmeyecek şeyler ve kimseler uğruna düzleştirdiğimiz boyunlarımız ve yozlaşmış arzularımız da yoktu.

Bazı yoklukları sevmem sanırım bu yüzden.

O defalarca dinlediğim ama yirmi sene sonra anladığım şarkıda söylediği gibi;

Ele geçirmeye çalışma hiç böyle beni 

Sen bana ben sana benzersek ne olur

Nasıl dayanır ki aşk bu kadar aynılığa

Beni neden sevdiğini hatırla ne olur

Aşk incelik ister canım hoyrat olma 

Beni böyle sev değiştirme boş ver anlama

Bir güç savaşı değil bu kendi haline bırak

Galibi yoktur ki hiç aşk bu unutma “

Keşke mesele yalnızca aşk olsa..

Büyük bir anlam kayması yaşıyoruz aslında.

Çocuklar oyunlarını, gençler masum sevdalarını ve yetişkinler mütevazi hayallerini kaybedeli epey oldu.

Ellerimizle yarattığımız canavarlar tarafından yutulmak üzereyiz.

Hayatlarımızı cihazlara teslim etmiş ve efendilikten köleliğe geçiş yapmış zavallılarız artık biz.

İlkel dürtülerin tüm duygusallığımızı mağlup ettiği, romantizmin itibarsızlaştığı, değerlerle yaşamanın soyu tükenmişlik sayıldığı bir modülde nefes alıp veriyoruz.

Hal böyle iken hala dününü hatırlayan bazılarımız, hüzünlü özlemler biriktiriyor göğüs kafeslerinde.

Bu yüzden geçmişin göreceli iyiliğiyle sarsılıyoruz o şarkıları dinlerken. Bu yüzden ben 90 ları geri çağırmak istiyorum, bir diğeri 70 leri belki.

Hasılı kelam, bugünden daha güzel bağlarım var eskiyle. İlk gençliğimin masum yürek atışları   benzemiyor şimdinin ucuz ve astarsız ilişkilerine.

Sertap’ın güzel sesinden çıkıp içime dökülen  o şarkıda olduğu gibi aslında.

İncindim, incitildim derinden

 Terk ettim kendimi

Tesadüfen karşılaştım içimde

Kendimle yeniden

Bir minicik  kız çocuğu hâlâ

Anlatamam gördüklerimi

O neşeli çocuğa

Artık beni asla yaralayamaz

Hayat eğer istemezsem

Yıllar beni kolay yakalayamaz

Ben durup beklemezsem

Siz yine de incelikli davranın

Benim kadar değilse de

Ben bu yüzden, incelikler yüzünden

 Belki daha çok üzüldüm

Nokta

Derya CESUR