Nalbant

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, müsait bir yer bulunca dörtlüleri yakıp yolun sağ tarafında bulunan ceplerden birine giriyorum, Çerkezköy’de Organize Sanayi Bölgesi’ndeyim. Dumanlar, sırt sırta vermiş fabrikalar…
Bu fabrikalardan birinde çalışıyor olabilirdim, diye geçiriyorum içimden…

Okul bittikten sonra askerlik öncesi çuval fabrikalarından birinde iş bulmuştum, tesadüf insan kaynaklarında Huriye Abla çalışıyordu, kaşını kaldırıp ” Bir ay çalışamazsın.” demişti, gülerek cevabı yapıştırmıştım: “Sabırlıyımdır.”
Elektrikçi olacaktım fakat benim elektrikçi olmam için atölyede çalışan birinin emekli olması gerekiyormuş, öyle biri de varmış zaten, bilmem kim usta.
O emekli olana kadar makinelerde bobinci olarak çalışırsam hem işi öğrenir hem fabrikayı tanırmışım.

Hiç unutmam ilk gün dizlerime kadar gelen, koyu mavi bir önlük vermişler sonra da yanlış hatırlamıyorsam doksan iki kollu bir makinenin başına dikmişlerdi. Bobinler bitecek, ben değiştireceğim, aksiyon bol yani.
Pek yaratıcılık gerektirmese de nasıl bir kafaya geldiysem o dönem, belli ki cepler delik, başladım.
Bobin bitiyor takıyorum, bobin bitiyor takıyorum, saate bakıyorum on beş dakika geçmiş, bobin bitiyor takıyorum, bobin bitiyor takıyorum tekrar saate bakıyorum haydaa bir on beş dakika daha geçmiş, on beş dakikalar uç uca eklenecek sekiz saat olacak, mesai bitecek! Olacak şey değil.

Sabah saat on olunca kendiliğinden durdu makine, acemi olunca acaba bir yerine bir şey mi yaptım diye endişelendiğimi hatırlıyorum; ayakta çaresiz, boş gözlerle bakarken arkamdan sesleniyorlar: “Çay molası hemşerim.”
Çay molası iyi bir şey.
Sıraya girip plastik bardakta çayımı alıyor, diğer işçilerin yaptığı gibi yere oturup sırtımı duvara dayıyorum, hiç bitmesini istemediğim bir on beş dakika daha.
Süre geçip içeriye girerken başka bir grup dışarıya çıkıyor, yanımdaki arkadaşa soruyorum: ” Bunlar kim?”
” Boyacılar. Yoğurt molası.”
Fabrikada boyada çalışanlara zehirlenmesinler diye yoğurt yedirdiklerini ilk orada öğreniyorum.
Öğle yemeği, on ikide. Yarım saat istirahat. Her nasılsa saat akşam dördü buluyor ve ilk iş günüm sona eriyor.
Mutsuzum tabi.
Kafamda bir sürü soru işareti var.
Ya bu bilmem kim ustanın emekli olmasına yıllar varsa?
Acaba kandırdılar mı beni?
Ömür böyle geçer mi?
Hani ben kariyer falan yapacaktım?

Gece yattığımda “Allah’ım bu gece çoook uzun sürsün.” diye dua ettiğimi anımsıyorum. Bilirsiniz erken kalkılacaksa derin uyuyamaz insan. Saat başı uyanıyorum; ohh saat bir, çok şükür saat iki buçuk, daha sabaha çok var, altıda istemeye istemeye atıyorum yorganı üstümden, servis altı buçukta…
İkinci gün çay molasını uzatıp yoğurt da yiyorum, soran olursa boyacıyım deyip çıkacağım işin içinden.
Öğlen, yemek molasında beyaz önlüklüleri görüyorum; ohhh temiz, pak, tril tiril geziyorlar; havaları da var.
Kalite kontrolcüymüş onlar.
Akşam iş çıkışı demlenmeye gidiyorum, efkarım büyük, başımı ellerimin arasına alıp kendime kızıyorum.
Çelişkiler ormanında kaybolup kalite kontrolcü olmaya karar veriyorum.
Beyaz önlüklülerden benim neyim eksik yahu?
Kaliteyse kalite, kontrolse kontrolün daniskası.
Üçüncü gün mavi önlük örs oluyor sırtımda, çay kesmiyor, yoğurt bana mısın demiyor, yemek molaları da çabucacık geçiyor zaten.
Bobinler bitiyor, çok da tın!
Bobinler hep bitiyor.
Değiştirmiyorum arkadaş, koskoca fabrikanın yükünü ben mi çekeceğim? En isyankâr halimle oturuyorum bir köşeye, çok geçmeden kravatlı biri koşarak geliyor, sinirlenmiş sanki.
” Niye oturuyorsun sen?”
” Yoruldum.” diyorum adama. Cevap vermeden geldiği gibi gidiyor, sonradan öğreniyorum, patronun oğluymuş.
Akşam tekrar demlenmeye… Bir arkadaşın evindeyiz, kritik yapıyoruz, üç gün çalıştım ya proleterin kralıyım.

Konuşuyorum diğerleri dinliyor; “Arkadaş!” diyorum, “Babamın çuval fabrikası yoksa benim suçum mu?”
” Değil.”
” Babamın suçu mu bu peki?”
” Hiç değil.”
” Dedem nalbant değil de fabrikatör olsaydı, dalak altına kadar takar mıydım o kravatı?”
” Alasını takardın.”
” Adalet var mı bu dünyada?”
” Yooook!”
Mani dönemi bitip depresyona bağladığımda söz bitiyor, dinliyoruz, kimi?
Cem Karaca’yı…
Dönüyorum, “Kâhya Yahya” oluyorum, dönüyorum, “Tamirci Çırağı”.
Yılmaz Erdoğan’ın yıllar sonra yazacağı dizeleri geçiriyorum içimden:
“Bak aynı başına gelmiş adamın, benim başıma gelen
O da üzülmüş aynı benim gibi
Benimki daha acıklı değil onunkinden
Fiyakalı değil onun acısı benimkinden.”
(Melankoliye yaslandığınız bir gece dinleyin, şiirin ismi, “Yoksa Sen Sevgilim Olmayabilir misin?”).
O günlerde benim için dünyada iki tane bobinci var: biri ben, diğeri Cem Karaca.
Dördüncü günün akşamı bıraktım mavi önlüğü.
Yaş ilerliyor ya arada ne zaman emekli olacağım diye internete girip bakıyorum, her baktığımda o günler aklıma geliyor, dört günlük sigortamı yatırmış adamlar.
Yağmur diniyor, kulaklarımda çınlayan şarkı bitiyor, Fabrika Kızı…
Yola çıkıyorum, gittiği yere kadar.
Ali Gülcü

Bir İhtimal

Rahmetli annem hep iyi adamların kazandığı hikayeler anlatırdı.
Sabredinceee?”
“Ne olmuş anne?”
“Muradına ermiiiiş!”

Yolda bulduğu parayı götürüp sahibine veren çocuklar, yalan söylemeyen ip gibi doğru ağabeyler, hasta komşusuna çorba yapıp götüren teyzeler, alın teriyle kazanılan paranın bereketi…

İyi çocuk olmaya çalışırken büyüdüğümü bile anlamadım. Askerden geldikten sonra sanayi bölgesi ya bizim buralar, bir fabrikaya vardiyalı giriverdim. Kimi akşamcı oluyorum, kimi sabahçı, kimi gündüz uyuyorum, kimi gece. Gündüz uykusu gece uykusunun yerini tutmuyor ya, neyse. Ne diyeceksin mahallenin çocuklarına, sabaha kadar çalıştım gidin başka yerde oynayın desen anlarlar mı?

Kitap okumayı seviyorum. 
En sevdiğim yazar, Yaşar Kemal. Onun kitaplarını okurken hikâyenin kahramanlarından biri oluveriyorum, kimi balık oluyorum, kimi bulut, bazen kumsalda uyuyormuş gibi hissediyorum, bazen hayalden ormanların dar patikalarında ayaklarım çıplak yürüyorum. Bir keresinde ayağıma diken battı da hoplayıverdim yeminle… Bu kadar mı güzel yazılır arkadaş, o da çok çekmiş be, yapmadığı iş de kalmamış. Bir gözünü üç yaşında kaybetmiş. Kurban Bayramıymış, nasıl olmuşsa o kaza, babacığını bir camide gözünün önünde öldürmüşler, çok etkilenmiş kekeme kalmış bir süre, kabzımallık yapmış, hamallık yapmış. Bedelini ödemeden derin olunmuyor velhasıl…

Her şeyin bir bedeli var değil mi?
Şairlerden de Orhan Veli’yi severim. İki tek attığım zamanlarda, başkasının yanında utanırım da kendi kendimeyken yüksek sesle şiirlerini okurum, sanki dolu bir salonda, büyük bir sahnedeymişim gibi.
İş arkadaşlarımla aram çok iyi. Seviyorlar beni, ben de onları, İsmet’in yeri başka, halden anlar, dinler, yeri geldiğinde sıkma canını der, şehre giderken bir şey lazım mı diye sorar, daha ne olsun?

İnsan insana hep lazım.
Arada kasabada maçlara gideriz. Tükürük köftesine bayılırız ikimiz de cazır cazır şöyle, yanına ayran, bak anlatırken bile ağzımın suyu akıverdi.
Bir akşam bizim evin bahçesinde çardağın altında oturuyoruz, nasıl güzel bir hava var, ay var, kekik kokuyor ortalık. “Kemal be” dedi “Sen ne zaman evleneceksin?”
Güldüm, sahi ben ne zaman evleneceğim? “Hiç niyetim yok arkadaşım.” dedim, “Hem kim bakar bana?”
Kız kardeşinin bir arkadaşı varmış, Zeynep, görmüş beni beğenmiş, sorup duruyormuş.
Tanıştıralım mı oğlum sizi?” deyince, yüzüm nasıl kızardıysa artık.

Beyaz bir gömlek giydim o gün, ayakkabılarımı boyattım, saçlarımı jöleledim. Pantolonum jilet gibi ütülü, ilk defa bir pastanede buluşacağız Zeynep’le, parfümü üzerime boca ettim. Bir defa fotoğrafını gösterdiler kim sorarsa öyle tanıyacağım.
Önce gitmişim bekledim biraz, ellerim titriyor, ayaklarım titriyor, kulaklarım yanıyor heyecandan, bir taraftan ne konuşacağımı düşünüyorum tık yok, bir kâğıda yazıp ezberlemeye çalıştıydım oysa.
Geldi.
Su gibi aktı içeriye, simsiyah saçlar, yeşil gözler, o endam. Bu kız benim neremi beğendi diye geçirdim içimden. Oturdu. Limonata içermiş, muhallebi yermiş, neşeli, lafları hiç bitmiyor, sinema severmiş, şarkı söylermiş, okulu bırakmış, hem okuyup da ne olacakmış. Yaşar Kemal’i sordum, hiç duymadım deyince, ben biliyorum ya ikimize de yeter diye avuttum kendimi, Orhan Veli’yi sormaya çekindim açıkçası.
Nişanlandık, bir kır gazinosunda evlendik. Nikah şahidim İsmet oldu. Balayına bile gittik.
Deniz, kumsal, o dünyayı, gerçekliği unutuş, pembe zamanlar, güzel gün düşleri, gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel. Seviyorum Zeynep’i o da beni seviyor var mı daha ötesi?

Takıları bozdurduk dönüşte, beyaz eşyaları ve mobilyaları ödedik, biraz daha borcumuz var ama alın teriyle kazanılan paranın bereketi…
Sık sık mesaiye kalıyorum, arada boya badana işleri çıkıyor onlara gidiyorum. Düğünlerde garsonluk, geceleri taksicilik…
Mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa ödeyeceğim elbet.
Sağlığım yerinde, iki oda bakla sofa bir evim, dünya güzeli bir karım var. 
İyi insan olmaya çalışıyorum.
Arada iki tek atardım onu da bıraktım evlenince, kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum, o bana harçlık veriyor, kolay mı çekip çevirmek evi? Hem ne masrafım var ki benim?
Sonra bir kızımız oldu, pembe, minik bir şey. Koca gözlü annesi gibi sonra oğlumuz. 
Mutluyum daha çok çalışıyorum, çocukları uyurken görüyorum sadece, annelerini de.
Eeee bu devirde evlat yetiştirmek kolay mı? 

Fabrikadan sonra bir balık lokantasında çalışıyorum, bahşişi de var. Bazı geceler lokantada kanepede uyuyor oradan fabrikaya gidiyorum.
Yorgunum ama mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa… Kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum o bana harçlık veriyor, hem ne masrafım var ki benim?
Yaşar Kemal katlanmamış mı onca çileye?
Öldüğünde Orhan Veli’nin cebinden yirmi sekiz kuruş çıkmamış mı?
Hey koca şair!
Okuyamıyorum, zamanım olursa telafi edeceğim, daha ciddi bir adamım, sorumluluk sahibi olmak böyle bir şey!
Balık lokantasında çalıştığımı Zeynep bilmiyor, nedense söyleyemedim, fabrikada kaldığımı sanıyor, sözde fabrikanın misafirhanesi varmış.

Zeynep’in çocukları alıp annesine gideceğini söylediği bir gün, akşam dokuz gibi fabrikadan çıktım, balık lokantasında aldım soluğu. Beyaz gömlek, siyah papyon, ızgaracı Mahmut ağabeye takıldım, patronun ablası gelmiş halini hatırını sordum, güzel insanlar.
Bahçe kalabalık, yeni kalkmış bir masayı toparlıyorum, mezelerin çoğunu yememişler yine, caanım lakerdalar kalmış, ahtapot salatasını didiklemişler bırakmışlar, karides güveç öyle. Başımı kaldırdım iğde ağacının altında Zeynep ve İsmet’i gördüm, İsmet Zeynep’in elini tutmuş!

Zeynep pastaneye hiç gelmedi o gün.

Ali Gülcü
27.08.2019
Çorlu

Zamansız

Rüzgârsız, sakin, ılık olmasına rağmen yağmurlu bir pazar günü…
Üç basamakla çıkılan sundurmanın altında yer sofrasında oturuyorum.
Çürümeye yüz tutmuş, yeşile kesmiş kiremitlerin gıkı dahi çıkmıyor yağmur damlaları ile kucaklaşırken, öyle bir kabulleniş, sıcak, kurak geçen yaz aylarından sonra öyle bir ferahlama… Küçük, rengarenk adını bilmediğim kuşlar saklanıyor sararmış asma yapraklarının arasında, ekmek pişiyor bazı evlerde, kokusu burnuma kadar geliyor, inekleri sulamaya götürüyor…

Sahi neydi o ağabeyin adı?
Kasketini sallıyor, evin önünden geçerken, buyur ediyorum; “sonra” diyor…
Hoş “sonra” demese gelse otursa, ne anlatacak?
Anlattığını unutur da, tekrar tekrar, azıcık da değiştirerek dillendirir küçük yerin insanı!
Ne yapsın?
Hepi topu tüm dünyası; bu fındık kadar köy işte!
Arada geneleve gidiyorum” diyemez de, büyük şehirde seyrek gördüğü ille de sevgilisi, istediği zaman ulaşabileceği, küçük işler için rahatsız etmek istemediği önemli yerlerde tanıdıkları, zamanında kaçırdığı böyük fırsatları, incir çekirdeğini doldurmayan yanlışları, yenen hakları, yalancı baharları…
İşi, gücü, konumu ne olursa olsun, parmakla gösterilme, önemli insan olma derdinde alem!
Cehalet…
Sahi cehalet ne demek yahu?
Bilmezlik, bilgisizlik mi? Değil.
Biliyormuş gibi yapmak! 
Kürk Mantolu Madonna’ya şarkıcı Madonna muamelesi çekmek…
Olduğundan başka biri gibi görünmek…
Erdem; ” bilmiyorum” demek…

“Araştırır, öğrenirim” kafasındaysan ve bu bunu toplum içinde dillendirebiliyorsan günümüzde başka bir yerdesin zaten; seni televizyona çıkarmazlar, o ayrı!
Yağmur hızlanıyor, perdeler çekiliyor, köyün titrek sokak lambaları yanıyor, gece iniyor kerpiç evlerin üzerine, bir köpek havlıyor bir horoz ötüyor zamansız.
Sundurmanın garantisinde oturuyorum, “sonra” oluyor, adını unuttuğum ağabey giriyor avluya, kasketi başında, ağzı kulaklarında;
Dün şehirdeydim, yengen aradı, gitmesen olmaz…”

Ada

Elini uzatsan dokunuverecekmişsin hissi veren ada yönüne atıyoruz oltalarımızı, aylardan nisan, mevsimlerden bahar…

Ormandan topladığımız odunları çam ağaçlarının etrafına dökülen kozalaklarla tutuşturuyor, daha önce yüzlerce kez yaptığımız gibi yüzümüz denize dönük beklemeye başlıyoruz…

Martılar dönüyor başımızın üzerinde,
aceleci bir balıkçı teknesi geçiyor umursamadan,
rüzgar yunan ezgileri taşıyor kulaklarımıza,
meşe odunu kokuyor,
yosun kokuyor,
iyot kokuyor…
Sessizliğe hapsoluyoruz mahkûmiyetten mutlu. 
Adaya ahşap bir kulübe yapıyorum. Yanına kümes, iki kazma vuruşunda tatlı suyu buluyorum buz gibi.

Kulübenin bir duvarı kitaplık oluyor; en sevdiklerimi kendi elimle diziyorum raflara, arada kokluyorum sayfaları, altını çizdiğim cümleleri okuyorum tekrar tekrar. Gaz lambası, ekmekli soba, doldurulmayı bekleyen boş defterler, yaşanmayı bekleyen boş zamanlar…

Sabahları erken kalkıyor denizin koynuna atıyorum kendimi çırılçıplak. Sonra asılıyorum küreklere, adanın kuytusu neresiyse oraya atıyorum çapayı;

mercanlar,
karagözler,
sinaritler…

Gece kalabalık oluyor ada.
Bazen Orhan Veli’yi ağırlıyorum, bazen Halikarnas Balıkçısı’nı.
Yaman Koray mavi turları, büyük orfozu anlatıyor, Sait Faik her zamanki gibi çok konuşmuyor, Can Baba alayımıza sövüyor, sarhoş.
Balık beklerken bir denizyıldızı vuruyor karaya, arkasından bir tane daha. O meşhur hikâyedeki adam değilim. Yıllar önce öğrendim denizyıldızlarının ölmesi gerektiğini, birini martı kapıyor diğerini yengeç sürüklüyor…
Adada neden ağaç olmadığını soruyorum arkadaşa;
– Hangi ada abi?
– Şu karşıdaki.
Bir tuhaf bakıyor yüzüme;
– Abi orada ada yok ki!

Ali GÜLCÜ