İki Gökyüzü Arası

Listen Before I Go – Fatima Fuentes
Derya CESUR

Ben muhtemelen kızgınım.

Muhtemelen; çünkü neden bulutlandığımı bilmiyorum.

Gökyüzü karardı birden, kümülüsler bastı. Ondan mı?

Aslında kitapçıya girinceye kadar fena sayılmazdım. Üst kata çıkıp turkuaz kapaklı bir kitap aradım, aradığımı bulamadım, belki ondan.

Sonra boynumu sağ tarafa büke büke raflarda gezinirken bunun pek konforlu olmadığından hayıflandım. Bir de sıcaktı sanki, bir ihtimal ondan bunaldım.

Bol bol arka kapak okuyup kendimden bir duygu aradım sonra. Yola çıkılacak yarın, kolay akacak bir şeyler arıyorum. Çok büyük adamlar ve kadınlar geçiyor elimden, bırakıyorum. “Çok küçük hissettiriyorlar.”  diye  sapkın bir hissiyat yüzünden,  çok büyüklerden birini okumak istemiyorum. Bu, akıldan uzaklaşma halinden nasıl da keyif alıyorum !

Kitap mağazalarını sevmediğimi anladım. Çok kalabalık buralar. Düne, bugüne ve gelecekte bir zamana ait sayımsız düşünce var. Milyonlarca kelimenin arasındaki  milyonlarca boşluktan biri gibi hissediyorum kendimi;  sadece biri…

İki hafta sonra…

Cüzdana sıkıştırılmış bir resmi evrak fotokopisinin arka yüzüne yazmıştım yukarıdakileri. Yolun neye, nereye varacağını, ne getireceğini ve arkamda bıraktıklarıma değip değmeyeceğini mi düşünüyordum?

On binlerce sayfanın arasında bir hecelik sözüm olmadığına mı içerliyordum?

Çoğunu okumadan  öleceğime ya da tek satır okuyamamış Veysel gibi bir derya olamayacağıma mı dertleniyordum?

Bel(li)  ki hepsine!

Gittim sonra.

Yeni güne bir saat kala, cam kenarı bir koltuğa, bir sırt çantası ve üç yastıkla,  gitmeye değil yaşamaya gelmiş gibi yerleştim.

Başladığım kitaptan, izlediğim filmden vazgeçtim daha ilk dakikalarında. Kulağımda piyanonun tatlı vuruşlarıyla, özlediğim sevgiliye kavuşur gibi gömdüm başımı yastığa. Ön koltuğu yok etmek isteyen dizlerimi sağdan sola, soldan sağa çevirmeler, aşağıdan yukarıya kaldırıp indirmelerle teselli ettim.

İki mola, iki çay, kırk iki şarkı sonrasıydı, gün güneşe kavuştu.

Saniyelik  aralanmalarla ışık alıp yeniden karanlığa çekilen  gözüm, başka bir şehirle buluştu.

Sokaklar boştu, uyku çoktu.

Dört araba, dört koltuk, dört şoförden sonra daha da gidecek yol yoktu.

Sağımda deniz, solumda nasılsa hala yeşil duran tepeler derken, tekerlekler durdu.

Muhtemelen kızgındım ben.

Muhtemelen;  çünkü neden bulutlandığımı bilmiyordum.

Gökyüzü mavi, beyaz bulutlar varla yok arası.

Bel(li) ki ondan,

içimde son  – bahar havası…

Ağva

Girizgah…

Bir kitap, bir sırt çantası ve rahat bir ayakkabı sizin cennetinizin giriş enstrümanları olabilir.

Bazılarımız insan izinin görünür olmadığı bir doğa parçasına serdiği çadırlara kurar tahtını, bazıları göz kamaştıran mimarileri ve evlerimizden daha konforlu olanaklarıyla dizayn edilmiş otellerin havuz başlarına…

Nihayetinde cennet  dediğimiz, bizi dünyanın kalanından sıyıran huzurlu bir ödül değil midir?

İnsan ki, hiç benzemez birbirine. Renkleri, sevdiği yemekleri, parfümleri, izlediği filmleri, okuduğu kitapları benzemez.

O halde nasıl olur da bir şehir, bir iklim, bir tarih ve bir yatak hepimiz için ideal olabilir?

Bu yüzden, herkesin cenneti farklıdır.

İlk söz…

Çalışma hayatındaki pek çok insan gibi gürültülü trafiğe ve nahoş çokça ses üreten canlı cansız her şeye, toplu yaşam bilinci ve doğa sevgisi gelişmemiş sözde kent insanlarına, estetikten nasiplenmemiş binalara, sokaklara, caddelere, avm lere, nezaketten yoksun agresif insanlara, ülke gündemine, politik kavgalara ve yazmakla sonunu getiremeyeceğim diğer her yıkıcı duruma maruz kalınca, gittiği tatillerden dinginlik, temizlik, kalite, incelik, doğallık, tebessüm, insan odaklılık ve nitelikli iletişim bekleyen nam-ı diğer Huzursuz’un biriyim ben.

Bu kategoride yazdığım gezi notlarında nerede kalacağınız, nereleri gezeceğiniz ya da nerede yemeniz gerektiği konusunda bilgiler vermiyorum. Bunlarla ilgili tüm ayrıntıları internet üzerindeki yüzlerce gezi bloğundan edinebilirsiniz. Ticari kaygılar gütmeyen fikir bloğumda, gittiğim yerlerin bende uyandırdığı toplam duyguyu anlatmaya ve hayata yaklaşık olarak benim merceğimden bakan, aynı rahatsızlıkları hissedip aynı güzel ayrıntılarla keyiflenen insanlar için abartılmamış, sempatik görünmek için saptırılmamış gerçekleri paylaşmak niyetindeyim.

Ağva…

Latin dilinde iki dere arasına kurulan köy.

Suyla çerçevelenmiş karanın soyu tükenen tablosu.

Nehre rengini vermiş ormanın serin nefesiyle güneşi doğurup, gün boyu kızan kaldırım taşlarını aynı nefesle soğuttuğu bir kaçış kasabası.

Ağva…

Su bisikletleri ve küçük tekneler,

Bahçeleri çiçekli müstakil evler,

Şile bezinden dikilmiş dallı güllü elbiseler…

Binlerce yıllık tarihinin “biz buradaydık” diyen sesi ile gittikçe çölleşen şehrin az ötesindeki vaha…

Sen de geçmiş, ben diyeyim asırlar öncesinden bugüne kollarını uzatan vefaya muhtaç bir kasaba.

Şile’nin sakin bir köyü olarak ün yapmasının ardından İstanbullunun, kakafonik şehir ortamından kaçmak için daha sık ziyaret ettiği bir yer olmuş Ağva.

Toprağı tozutan arabaların sayısı artınca, birer ikişer başlamış inşaatlar. Önceleri küçük pansiyonlar yeterken, zamanla daha büyükleri yükselmiş. Sakin köy yıllar içinde önce yazlıkçı ailelerin, sonra kısa süreliğine de olsa İstanbul’a sırtını dönmek isteyen tatilcilerin misafirhanesine dönüşmüş.

İnsanlar, hayatın başlangıcından beri yaşamlarını su kenarlarına kurmuşlar.Tüm büyük medeniyetler suyun gücünden ve arındırıcılığından faydalanmışlar. İnsanlık sudan sebeplerle başlamış ve ondan gelen hayatla büyümüş, gelişmiş ve yenilenmiş.

Bu yüzden su kenarlarına çekiliyor olmamız.

Ondan gelen serinliğe ve dinginliğe ihtiyaç duymamız bu yüzden.

Kendimi Göksu Nehri’ne  sıfır bir masanın sandalyesine  bırakırken içime yayılan ferahlık başka nasıl açıklanabilir ki?

İç evrenimden çıkıp dış dünyamın duyularıyla  algılayabildiğim uzaklıkları taradığımda, bunun başkaları için de benzer bir karşılığı olduğunu anlıyorum.

Ve fakat…

Bir coğrafya ne kadar az insanla muhatap olursa , o kadar bakir kalabiliyor. Her yeni ayak izi, bizim gibi doğa aidiyeti düşük insanların ülkelerinde yeni yok edişler yaratıyor.

Ağva’nın on yıllardır büyüttüğü ağaçların arasından açılan beton yollarda yürürken, nehrin manzarasını karşıma almak için kıyıya konuşlanmış otellerden birinin kapısından geçmek zorunda kalırken, sokaklarında gezinirken adımlarıma çarpan atıkları ayaklarımla kenarlara itelerken yıkıcı gücümüzle bir kez daha yüzleştim. Böylesine konuksever bir ev sahibine karşı nasıl bu kadar bozguncu olabildiğimiz sorusuyla sessiz kavgalar ettim.

Ne bekliyorsunuz?

Sakinlik, boşluk, serinlik, sohbet, oksijen, doğa sesleri, arınma…

Bu etiketler beklentilerinizi örnekliyorsa buraya gelme niyetinizi eyleme dönüştürebilirsiniz. Ancak tüm bunlar için Ağva Merkezi olarak adlandırılan bölgeden yaklaşık 4 km uzakta konumlanan otellerden birini seçmelisiniz. Nehre sıfır konumda bulunan otellerde yemeğinizi su kenarında yiyebilir, havuz başında güneşlenebilir ya da ağaç altındaki bir hamakta kitabınızı okuyup şekerleme yapabilirsiniz.

Bölgedeki bazı oteller yalnızca yetişkin misafirlere hizmet verdiğinden  seçimlerinizde bu ayrıntıyı göz önünde bulundurabilir ve daha sakin bir tatil geçirebilirsiniz.

Kişisel ziyaretim sırasında, ayrıntıları fazlaca umursayan bir tatilci olarak bende rahatsızlık uyandıran noktaları da es geçmek istemem.

2019 Haziran ayı içerisindeki konaklamam sırasında cadde ve sokakları oldukça kirli bulduğumu, yerel belediyenin, dışarıdan bunca ziyaretçi alan bu bölgeye neden özenli davranmadığını anlayamadığımı, çevre ile ilgili duyarlılığı az olan insanların yaratmış olduğu bu kirli görüntünün  daha sonraki olası ziyaretler için olumsuz bir imaj yarattığını belirtmek zorundayım.

Özel araç ile gitmeyecekseniz , oteller bölgesi ile merkez arasındaki 4 km lik yol boyunca tek bir büfe dahi bulunmadığından ihtiyaçlarınızın temini için alış veriş yapmakta biraz zorlanabilirsiniz.

Oda kahvaltı hizmet veren otellerin  ve genel olarak Ağva’da bulunan yeme içme mekanlarının menü fiyatları lezzetleriyle ters orantılı olarak oldukça yüksek.

Saat 22.00’den sonra sahil kenarının +18 içerikler barındırdığını ve bu yüzden bu bölümde çoluk çocuk zaman geçirmenin pek mümkün olmadığının altını çizmeliyim. Ağva, benim tahminimin aksine, herkesin kullanımına açık olan kamu alanlarında çok farklı kültürel çeşitlilikte insan ağırlıyor. Bölge, özellikle hafta sonlarında günübirlik ziyaretçilerden yoğun ilgi görüyor.

Bir huzursuzdan tavsiyeler…

Gündüz ve gece sıcaklık farkının fazla olması nedeniyle yanınıza mayonuzu alırken akşam için uzun kollu ve paçalı kıyafetlerinizi de unutmayın.

Civarda elektrikli bisiklet kiralayan yerler var. Buradan yapacağınız 30 ya da 60 dk’ lık kiralamalarla Ağva’nın iç sokaklarına  doğru keyifli sürüşler yapabilirsiniz.

Su üstünde zaman geçirmeyi seviyorsanız küçük nehir teknelerinden kiralayabilir ya da kendi enerjinizle süreceğiniz su bisikletlerini tercih edebilirsiniz.

İstanbul ya da Adapazarı gibi yakın şehirlerden  değil de uzaklardan uçakla gelip hava alanına konmaya niyetli iseniz yazının yayınlandığı tarih itibariyle 430-460 tl arasında oynayan geliş gidiş taksi ücretini göze almalısınız.

Üstteki maddenin devamı olarak, niyetiniz sakin birkaç gün geçirmekse ve 300 km den daha fazla bir mesafede ikamet ediyorsanız, kendinize daha makul bir yer bulun.

Son söz

Keyif, ayrıntılarda yaşar

Derya CESUR