Tembel, yeteneksiz, idealsiz insanlar başarı peşinde koşanları daima engellemiştir. Bugün çok tanınan, varlıklı, başarılı bir çok insan kolayca zirveye ulaşmış değildir. Hepsinin öyküsü zorluklar içerir. Bazılarını biraz konuşturalım…

Jack Ma: “Üniversitede 3 yıl sınıfta kaldım. 30 iş başvurusunun tümünden red cevabı aldım. Harvard Üniversitesine 10 kez başvurdum. Hep red ettiler. Alibaba.com adlı e-ticaret sitesini açtım. 38 milyar dolarlık servet ile Çin’de 1. sıraya yerleştim.”

Ingvar Kamprad: “6 yaşımdayken kibrit satmaya başladım. 10 yaşımda kapı kapı gezerek yılbaşı süsleri sattım. Basit tasarımlı mobilyalar satan 370 IKEA mağazası açtım. 60 milyar dolarlık servete sahip oldum.”

Leonardo Del Vecchio: “1935 yılında doğdum. Ben doğmadan babam ölmüştü. Annem yoksul olduğu için beni yetimhaneye verdi. Ergenlik yıllarımda bir demir fabrikasında işe girdim. Burada madalya ve rozet üretiminde çalıştım. Geceleri de üniversiteye gittim. Mezuniyet sonrası fabrikada makinist oldum. Burada epey çalıştım. Sonra gözlük üretimi işine başladım. Ray Ban, Oakley, Prada Versace, Armani, Bvlgari, Polo, Chanel, Dolce Gabbana gibi gözlüklerin üretimini yapan Luxottica şirketini yarattım. 25 milyar dolarlık servet yaptım.”

Phil Knight: “Japonya’dan getirilmiş ayakkabıları arabamın bagajında satarak işe başladım. İlk Nike marka ayakkabıyı mutfak tezgahında ürettim.”  

Jan Koum: “Babam Ukrayna’da inşaat işçisiydi. Annemle ABD’ye göç ettik. Validem orada bebek bakıcılığı ve temizlikçilik yaptı. Bilgisayara çok ilgim vardı. Yahoo’da işe başladım. Sonra Whatsapp uygulamasını geliştirip Facebook’a 19 milyar dolara sattım.”

Gabrielle Coco Chanel: “1883’te Fransa’da doğdum. Yetimhanede büyüdüm. Burada terzilik öğrendim. Zenginler için elbiseler tasarladım. Mağazalar açtım. Channel markası lüks kesime ait oldu. 19 milyar dolarlık servete eriştim.”

Ferruccio Lamborghini: “İşe traktör yaparak başladım. Daha sonra dünyanın en hızlı giden otomobillerini yaptım.”

Larry Ellison: “Babam bizi terk etti. Annem ben 9 aylıkken başka bir aileye evlatlık verdi. Zeki olmama rağmen okulda başarı gösteremedim. Yazılımlara ilgim çoktu. Oracle firmasını kurdum. 35 milyar dolarlık servete eriştim.”

Eren Bali: “Malatya’nın dağ köyünde doğdum. Üniversiteyi yarıda bıraktım. Silikon Vadisine gittim. Fikrimi 57 yatırımcı reddetti. Pes etmedim. Şu an milyar dolarlık bir şirketim var.”

Eren Özmen: “Bana hep başarısız gözüyle baktılar. NASA’ya uzay aracı yapımı işinde çalışan, 4000 personeli olan bir şirketim var.”

Bill Gates: “Grafiksel ara yüzü ve faresi olan bir bilgisayar yaptım. Bunun projesini bir firmaya sundum. Patron kağıtları yüzüme fırlattı. Microsoft’u kurdum. 20 yılda dünyanın en büyük 5 firmasından biri ortaya çıktı.”

Jeff Bezos: “Üvey babam tarafından yetiştirildim. 16 yaşıma kadar çobanlık yaptım. Sonra internet işine girdim. Amazon’u kurdum. 113 milyar dolarlık servete eriştim.”

Hamdi Ulukaya: “Erzincan ilinin ücra bir dağ köyünde doğdum. Dil öğrenmek için ABD’ye gittim. Oradaki sahte yoğurtlara hiç alışamadım. 5 yıl içinde ABD’nin yoğurt pazarının yarısını ele geçirdim.”

Amancio Ortega: “İşe terzi çırağı olarak başladım. 68 milyar dolar değeri olan ZARA’yı kurdum.”

Soichiro Honda: “Meslek lisesinden atıldım. Bir tamirhanede işe başladım. Kısa sürede ustabaşı oldum. Toyota’ya iş başvurusu yaptım. Almadılar. Ben de Honda’yı kurdum.”

Walt Disney: “Defalarca başarısız oldum. İşlerden kovuldum. Ama pes etmedim. Çizgi filmlerimi dünyadaki 8 milyar insan izliyor.”

Steve Jobs: “19 yaşındaydım. Dan Kottke ile birlikte kolejden ayrılmaya karar verdim. Okulu yarıda bırakıp Hindistan’a taşındım. Neden mi? Felsefi aydınlanmayı bulmak için. Bu olay, hayatımın önemli bir aşamasını, gelecekteki çalışmalarıma da büyük ölçüde ışık tutup derinden etkileyecek bir şeyi, yani sezginin gücünü öğrendiğim dönemi kapsıyor. İlk yıllarda pek çok insan beni mükemmeliyetçi yaklaşıma sahip bir öngörü adamı olarak tanımlıyordu. Ancak güçlü öngörülerim dahi 30 yaşımdayken kendi şirketimden (Apple) kovulmamı engelleyemedi. Sıfırdan inşa ettiğimiz bir şirketin bana tamamen sırtını dönüp, beni aşağılanmışlık duygusu ve derin bir hüsranla, en önemlisi de işsizlikle baş başa bırakabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

Şirketten kovulmamın ardından geçen 11 yılda Apple iflasın eşiğine gelmişti. Microsoft’un yıldızının parladığı günlerdi. Şirket yetkililerinden gelen çağrıyı geri çevirmedim. İşe geri döndüm. Apple’ı yeni teknolojiler söz konusu olduğunda ilk akla gelen şirketlerden biri haline getirdim.”

Albert Einstein: “Tembel olmanız, bir deha olmadığınız ya da asla başarılı olamayacağınız anlamına gelmiyor. İletişim becerilerim dört yaşıma gelinceye kadar gelişmedi. Ailem bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlamıştı. Öğrenim hayatım da pek parlak sayılmazdı. İlkokuldan kolej yıllarına kadar tüm öğretmenler beni asi, özensiz ve tembel bir öğrenci olarak tanımladılar. Asla başarılı olamayacağını düşünüyorlardı. Ancak, okulda tembellik gibi görünen şey aslında yalnızca can sıkıntısından ibaretti. Hayatım boyunca kitaplarda yazılan gerçekleri ezberlemekle yetinen bir tip olmadım. Aksine, her daim bir şeyleri analiz etmeyi tercih ettim. Örneğin, gökyüzü neden maviydi? Pusula iğnesi neden tek bir yönü işaret ediyordu? Ne yazık ki, bu bilgileri okulda öğrenmenin imkanı yoktu.

11 yaşındayken Max Talmud ile arkadaş oldum. Talmud, beni bilim ve felsefe üzerine çeşitli kitaplarla tanıştıran 21 yaşında bir tıp öğrencisiydi. Bu öğrenme ortamında kendimi geliştirdim.”

J.K. Rowling: “Harry Potter kitabından önce büyük sıkıntılar yaşadım. Devlet yardımı aldım. Boşandıktan sonra bebeğime bakmakta zorlandım. 90 bin kelimeden oluşan ilk kitabım Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı bilgisayarım olmadığı için elle yazdım. Onlarca defa reddedildikten sonra kitabı küçük bir yayınevi basmaya karar verdi. Sonra servetim 1 milyar doları aştı.”

Ludwig van Beethoven: “47 yaşımdan sonra işitmemeye başladım. 9. senfoniyi hiç duymadığım halde besteledim.”

Eşref Armağan: “Doğuştan görme engelliyim. Parmaklarımla yaptığım resimleri tüm dünya biliyor. Sadece ülkemde beni pek tanımıyorlar.”

Cemil Meriç: “38 yaşımda göremez oldum. Kör kör binlerce sayfa yazdım. Ama 30 milyon Türk gencinin 30 bini bile beni bilmez, tanımaz, okumaz.”

Roosvelt: “39 yaşımda yürüyemez hale geldim. Rakiplerim beni sakat diye hep küçümsedi ama 3 kez ABD başkanı seçildim.”

Stephen Hawking: “ALS hastasıydım. Sadece gözlerim hareket ediyordu. Astrofizik alanındaki çalışmalarım hala aşılamadı.”

Stephen King: “Uzun bir süre çok yoksul bir hayat sürdüm. Evlenmek için ödünç kıyafet aldım. Eşimle bir karavanda yaşamaya başladım. Yazmaktan asla vazgeçmedim. İlk yayınlanan ve sadece 35 dolar kazandığım hikayem The Glass Floor’dan önce tam olarak 60 red mektubu aldım. Bugün kitaplarım milyonlarca satılıyor.”

Thomas Alva Edison: “İşitme engelliydim. Okul hayatını 12 yaşında noktaladım. Çocukken bana ‘geri zekalı, beceriksiz’ dediler. Ama 2500’den fazla buluş yaptım.”

Aşık Veysel Şatıroğlu: “6 yaşında çiçek hastalığı nedeniyle göremez oldum. Babam oyalanayım diye bana bir saz aldı. Onunla nice türküler söyledim.”

Stevie Wonder: “Görme engelli olmama rağmen müzisyenlikle ilgili 22 defa Grammy ödülü kazandım.”

Harland David Sanders: “6 yaşında babamı kaybettim. 16 yaşımda okul bıraktım. 17 yaşımda 4 işten çıkarılmıştım. Hukuk fakültesine başvurdum. Red edildim. Trenlerde, sigorta işinde, aşçı ve bulaşıkçı olarak çalıştım. Albaylıktan emekli oldum. İlk maaşım olan 105 dolar ile kızarmış tavuk işine girdim. 70 yaşından sonra KFC’yi kurdum. Bugün, dünyanın en büyük 10 yemek firmasından biri oldu.”

Abraham Lincoln: “Başıma gelmeyen bela kalmadı. Ama asla pes etmedim. ABD Başkanı oldum.”

Henry Ford: “Otomobili icat ettim. Fabrika kurup üretime başlayayım dedim. 8 banka beni red etti. ‘At arabaları varken teneke arabaya kim biner’ dediler. 9. banka krediyi verdi. Bugün dünyanın en çok araç üreten şirketi ile karşı karşıyayız.”

Barış Manço: “Lisede müzik dersinden zayıf verdiler bana. Ama yılmadım. Bütün dünyanın tanıdığı bir sanatçı oldum.”

Ali Özdemir

Eğitimci – Yazar

İcat çıkarmak kolay değil

Adam

Fauré – Elegy In C Minor, Op. 24

“Bu yol nereye gidiyor?”, diye sordu karşıdan gelene,
“Bu, YOL mu?” dedi adam hayret içinde.

Uyandı,
gerindi,
perdelerinden ışık sızmayan odanın başucu lambasına uzanıp anahtara dokundu.
isteksizce ve ağır ağır doğruldu yatağından, ezberlenmiş adımlarla banyoya yürüdü.
Aynaya bakmadan musluğu açıp soğuk suyu yüzüne götürdü.
Şişmiş göz altlarını incelerken, gün içinde bekleyen işleri zihinsel bir not kağıdında sıraya koydu.
Yapılacak ne varsa önce kafasında yola koyar, eyleme geçtiğinde vakit kaybetmekten, sürprizlerle karşılaşmaktan hoşlanmazdı. Bu yüzden uykuya zor dalar, birkaç saat sonra uyanır, huzursuz dönüşlerle, kalkmak için sabahı beklerdi.

Günlük planı gözden geçirirken giysi odasına geldiğini fark etmedi bile. İnternet siparişiyle aldığı  ve henüz etiketi üzerinde duran mavi blazera uzandı. Son zamanlarda, artan çalışma saatleri yüzünden mağazaları gezerek alış veriş yapmaya zaman bulamıyordu. Sabah evden ayrılışı ve eve tekrar dönüşü arasında neredeyse on iki saat geçiyor, yemek ve istirahat derken gün yine yatakta sonlanıyor, sonraki günler de aynı döngü ile uç uca ekleniyordu.

Pazar tatillerinde bile en az üç saatini bilgisayar ya da telefonda geçirir, çoğunlukla film izlemek, tembelce uzanmak, biraz kitap okumak ya da ofisten bir arkadaşıyla bir şeyler içmek arasında bir tercih yapması gerekirdi. Aynı güne birkaç keyif sığdıramıyordu adam. Birini yapsa diğerinden mahrum kalıyor, ya yorgun bir beden ya da doyuma ulaşmamış bir ruh ile yeni bir pazartesiye bağlanıyordu.

Evli değildi.


Lise aşklarından nasibini almamış, üniversitede başını kitaptan kaldırmamış, ikili ilişkilere dair ince kavrayışlardan sınıfta kalmıştı. Üniversite sonrası  bazı denemeler yaptıysa da nihayete erdiremedi ve aile kurmaktan umudu kesip kısa, beklentisiz buluşmalara sarıldı.

Öğrencilik hayatı boyunca çalışkanlığı ile daima göz doldurmuş, çevresinin ve aile dostlarının güzel övgülerine mazhar olmuştu. Çok çalışırdı adam.  Bilmediği her şeyi araştırır, sempozyumlara  çalıştaylara katılır, uluslararası eğitim programlarına başvurular yapar ve çoğunlukla kabul edilirdi. Arkadaşları okul sonrası buluşmalara, cumartesi dağıtmalarına, pazar gezinmelerine giderken umutsuzca onu da davet eder  ancak hep olduğu üzere  aynı cevabı alır, ısrara gerek duymazlardı. “Onun da sırası gelecek.” derdi adam. “Hele bir bitireyim şu okulu !”

Sonra,
mezun oldu.


Fakülde dekanının elinden aldı ödülünü. Tribünde kendisini izleyen ailesi gurur doluydu. Yanındakilere işaret edip “ Benim oğlum.” diyordu annesi,  yüzünden süzülen yaşları sile sile. Babası dirayetliydi, tutuyordu gururunu bakışında. Ağlamıyor, dizginleri kaybetmemek için eliyle dizini sımsıkı kavrıyordu. Adam da çok mutluydu. Ailesine minnet, yaratıcıya şükür doluydu kalbi. Şimdi, yeni bir yola giriyordu hayat. Mükemmel işi bulacak, iyi para kazanacak ve o zamana kadar ertelediği  şeyleri yapacaktı bir bir. Öyle yıllar yılı emeklemeden, ezilip örselenmeden çalışacağı bir iş bulacak, hızla yükselip keyfine bakacaktı.  Prestijli bir üniversitenin en iyi bölümlerinden birinden ele geçen  dereceli  diploması ve öğrencilik yılları boyunca  biriken bir dolu önemli sertifikası vardı. “Beni kim olsa havada kapar.” diyordu içinden, haksız sayılmazdı.

Fakat
ödülünü alıp sandalyesine geçtiği anda garip bir şey oldu. Gurur, başarıyla gelen tatmin,  annesini ağlarken gördüğü mutluluk aniden çekildi göğsünden. Onların yerini, nasıl peydah olduğu meçhul bir kaygı,  müphem bir huzursuzluk doldurdu. Bakışlarını etrafında gezdirince kendisi gibi hayata atılmaya hazır, enerji ve yetenek dolu yüzlerce genç adam ve genç kadın olduğunu anımsadı. Onlar, diğer üniversitelerdeki başkaları… Hepsi iş arayacak, araya hatırlı insanlar sokacak ve belki de biri, onun hayalini süsleyen ofiste onun yerine çalışacaktı. Nabzının yükseldiğini ve başının döndüğünü hissetti adam . Mücadele, “Bitti.” dediği yerden ve büyüyerek devam ediyordu. Yeni bir buluş yapmış gibi heyecanla “Fark yaratmalıyım !” dedi. Yanında oturanların “Efendim?”, “Bir şey mi dedin?” leriyle kendine gelip, “Herkesin yapamadığı şeyleri yapmalıyım.” diye devam etti iç sesiyle. Bu kavrayışın sonrasında olup biten her şey, konuşmalar ve alkışlar dipte dalgalanan anlaşılmaz bir uğultuya dönüştü. Tören sonuna kadar aklının ürettiği her yeni soruya yanıt aradı. “Benim master yapmam gerekiyor.” dedi kendisini tebriğe gelen ailesine. İrileşen, meraklı, idraki tamamlanmamış düşüncelerle baktılar çocuklarına.
“Bunu konuşuruz.” dedi babası,
“Olur tabi evladım.” dedi annesi.

Gitti adam.


Kütüphanelerde, konferans salonlarında, amfilerde geçen notu yüksek, coşkusuz, aşksız iki yıl daha geçirdi, döndü geri. Birbiri ardına  gelen kutlama mesajları, yemekleri… Azmi ve başarısına yapılan alkışlar, çıkarılan şapkalar süsledi günleri, geceleri.

Gurur duyuyordu kararlılığıyla. Adına  his perhizi denilebilecek onca zamanın ardından, artık hazır hissediyordu yaşamaya. Tüm geçmişini kuşanıp, çalışmak istediği şirketlere başvuru yaptı. Beklediği gibi oldu üstelik. Hepsi görüşmeye çağırıyorlardı adamı. Dolgun bir başlangıç maaşı ve geniş sosyal avantajlar sağlıyorlardı.  “İşte !” dedi adam. “ Ben, asla ağustos böceğine özenmeyen karıncaydım. Şimdi, karşılığını alma zamanı !”

Yaptığı görüşmelerin hepsi olumlu geçti ve teklifi en makul, çalışma koşulları en elverişli olan firma ile ilk iş sözleşmesini imzaladı. Toplantılar, sunumlar, iş yemekleri ve irili ufaklı sayısız ayrıntı ile uğraşıyor, arı gibi çalışkan haliyle göz dolduruyordu. İlk zamanlar zor gelmiyordu yoğunluk. Çalışkanlık, uzun yıllar önce hücrelerine zerk olmuş bir aşı gibiydi. Dünyevi zevklere pas vermeyen, tüm enerjisiyle kendisini yaptığı işe adayan bu genç adam, çalışmalarını övgüyle taçlandıran işverenleri tarafından gün be gün daha fazla sorumlulukla çevrildi, pozisyonu istikrarlı olarak yükseltildi. O da bu itibarı karşılıksız bırakmayıp, yükseldikçe daha çok çalıştı.  Ofisten daha geç çıkıp sabahları işe daha erken geldi.

Böyle böyle geçti  yıllar.
Yüksek rakamlı paralarla dolu kartlar, pahalı takımlar, son teknoloji aygıtlar, kariyer sever kadınlar girdi eve. Eskiyenler çıkıp giderken, o eşikte durup arkalarından baktı, sessizce kapıyı kapattı.

Güzel bir arabası, evi, kariyeri, ülkeden ülkeye business  class uçak biletleri oldu adamın.
Cam duvarlı,
şehir panaromalı,
deri koltuklu ofislerde double espressolu sohbetleri oldu.
Gurme restoranların en manzaralı köşelerinde ayrılmış leziz masaları oldu.
Anne babasının,
kız kardeşinin,
eski mahalledeki Aysel Teyze’nin,
eşin dostun, ilkokul öğretmeninin maşallah diyeceği bir hayatı oldu adamın.

Sonra ne oldu?

Aşk olmadı mesela.
Denizin kenarında el ele yürümeler, taş sektirmeler,
bir durup rüzgarı, kuşu, yağmuru dinleyip,
varoluştan beri yaşayan canlılığa yaslanmalar, olmadı.
Güneşe yüzünü dönüp,
gözleri sımsıkı kapayıp,
bir ağaca sırt verip tatlı düşlere dalmalar, olmadı.
Sabahlara uzanan,
bol kahkahalı, az kaygılı dost sohbetleri, olmadı.
Yüreğe depar attıran platonik heyecanlar,
salya sümük ayrılışlar,
bir daha aşık olmamaya yemin edip, kapı eşiklerinde, kanepe üstlerinde sızılan geceler,
tokatlanmadan uyanılamayan sabahlar, olmadı.

Programlara, planlara, saatlere, dakikalara bölünmüş, keyifli iradesi hadım edilmiş bir yarı ömür oldu çıkarmadan artan,
bölmeden elde kalan.

Altı torbalanmış, kırklı gözlerini diktiği aksine bakarken aynada, böyle düşündü adam.
Saatin uyandırma alarmı çalıyordu ve neredeyse on yıldır
erkene kurulmuş bir saatten daha erkendi uyanıklığı.
İki karanlık arasındaki uzun günler
ritmi hiç aksamayan bir metronomun sıkıcı aynılığında yaşanıp ölüyordu.

Yatak odasına dönüp giyindi.
Eli kravata uzandı, sonra vazgeçti.
Telefonu alıp, henüz uyanmamış annesine “Birkaç gün çok yoğunum, ulaşamazsanız merak etmeyin.” mesajı gönderip, cihazın kapatma düğmesine bastı. Karanlık ekranı orta sehpanın üzerine bıraktı. Anahtarı cebine koyup, ayakkabılarını giydi.  Her gün, iki defa kilitlendiğinden emin olmadan terk etmediği kapıyı yalnızca çekerek kapattı ve asansörü çağırmadan hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı yöneldi. Mesaisinin başlamasına bir saat varken arabasına atlayıp yola serildi.

Vardığında, ortalık süt limandı.
Sessizliğe özgü bir sesin olduğunu bunca zamandır nasıl fark etmediğine hayret etti.
Kahve içerdi sabahları,
bu kez orta halli bir çay istedi.
Sonra,
aylardır bir köşede bekletip de yüzüne bakamadığı kitabın kapağını çevirdi.Ofiste birileri, telefon aramalarıyla başlamıştı mesaisine.  Asistan, yanıt alamadıkça huzursuzlanıyor, kendi kendine söyleniyor, yan odadaki pazarlama şefine doğru kaygılı ellerini sallayarak “ Yok. Yok işte!” diye hayıflanıyordu. Her deneme sonrası telefonu sertçe kapatıyor, birkaç nefes alıyor, sonra kurulmuş oyuncak gibi kendi etrafında dönüp duruyordu.

Gülümsedi adam, doğallıkla .
Nasıl da huzura batmıştı, plansızca !
Denizden havalanıp burnuna dolan iyot kokusunu göğsüne taşırken kafeteryanın garsonu “Abi tazeleyeyim mi çayını?” diye sesleniyordu.
“Doldur bir tane daha aynısından. “ dedi adam. “Yanına da şöyle güzel bir kahvaltı döşe. Daha duracağım, aç kalmayalım”

Ofisteki bıkkın asistan umudunu yitirmiş parmağıyla arama tuşuna yeniden dokunuyordu,

“Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” du.