Requem

Seni uğurlamaya geldim Aphareka.
Doldukça taşıp,
taştıkça dolan sinemi döküp önüne
kendimi seninle yaşatmaya geldim.

Senden ve benden çok önce bir zamana gönderdim adını.
Orada kal
ve armut deyinceye kadar çıkma dışarı.
Takvimlere yaklaşıp da kandırma haftaları, ayları.

Kal
ve benim denizlerime koş,
göğsüme sığdıramadığım gökle tanış,
benden bir kuş uçur ufuklarına.

Balıkçı teknesine uzaktan salladığım elim ol.
Arkandan uğul uğul akan şehri duyan kulağım ol.
Günebakanlar gibi güneşe yükselen yüzüm,
yağmurlu patikalarda adımlayan ayağım,
baharlı hayallere düşürdüğüm aklım ol.

Gözüm ol Aphareka;
duvarlar arasında gezinip,
duvarlar ötesini
sıladan sayan gözüm…

Pazar gürültülerine karış bir öğle vakti,
seçmece bağırtılar gönder bana.
Misket elmalardan  koy ceplerine.
Göğsünde biraz parlatıp, kaygısızca ısırdığında
kulağına dolan o lezzetli sesi gönder.

Gidip bir çay bahçesine,
üstüne kuş pislemiş masalardan birine otur.
Sana gölge, kuşa yuva bir ağaç var baş üstünde.
Bak o ağaca uzun uzun, minnetle.

Buralar çok ıssız Aphareka
Buralar
hiç görülmedik bir kabusta hapis.
Gelme !
Bana eskilerden
nihavend şarkılar söyle.

Bu gezegen hiç böyle oldu mu Aphareka?
Aynı requem, aynı aynı gecede
yüzlerce farklı dilde nefes buldu mu?

Ben bilmiyorum,
sen de öyle.
Lakin bu yaşlı kaya biliyor her şeyi.
Belki milyonuncu kez sarsıyor şuurumuzu,
kırılganlığımızı hoyratça yüzümüze çarpıyor.

Duyuyor musun Aphareka?
Hüznünden mi susuyorsun?
Bakma benim ekşi dilime.
Oturup da kalma bir konak üstünde.
Yürü, koş soluğun yettiğince.
Rüzgarı anlat, ormanı anlat,
konuşan, gülüşen, diz dize söyleşen insanları anlat bana.

Uyandığım her sabah için
çiçekli umutlar asmalıyım
mandalımın ucuna.
Sen şimdi
mavili yeşilli, cıvıltılı masallar bırak avucuma.

Kal Aphareka,
düşme bugünün yollarına.
Bu siyah şarkı susana dek
bekle
o berceste zamanda.

Derya CESUR
Karantinada 17.Gün

Müzik: Weltschmerz -Daniel Paterok

O Vakit

Tomurcukların pıt pıt çatladığı,
polenlerin oradan oraya uçuştuğu ılık bir bahar akşamıysa
verandasından yeşil bahçeye,
terasından kızaran göğe ya da balkonundan mavi denize bakıyorsa
huzuru koyar masasına yazar.

Yağmurlu bir ağustos ikindisinde
toprağın kadim rayihası sarmışsa havayı,
bir aşktır gelmiş ve bir yalnızlıktır kalmışsa geriye
hasreti demler,
ince belliye kırmızı bekleyişler döker yazar.

Gramofonda eski bir alaturka
batan güne dalar iken,
bir iç geçirmelik zamana
bir ömürlük masal dizer yazar.

Bir düş görür bir güz vakti,
düşünde kanatsız bir kuş kızıllığın ortasından süzülür.
Ufkun belinden yarım bir güneş doğar sonra.
Bir yalnız taka çıkagelir,
kıpırtısız suyun üstünde
bir kaybolur, bir görünür.

Terli alnıyla yatağından doğrulup
hayra uzanmış anlamlar arar.
Bulursa
düşüne minnet duyar,
bulamazsa
o kuşa kanat takıp
yeni uykulara gönderir yazar.

Herkesle aynı yolu yürür
lakin ne kaldırım ne apartman
ne de mazgal aynı görünür.
Çarpan kapıları, kornalaşan arabaları,
içinde her şeyi eriten gri uğultuları
hiç denenmemiş renklere boyar,
duyulmamış notalara sarar,
herhangi şeyleri
şarkılı ölümsüzlüklere ilikler yazar.

Hangi denize bakıyorsa
onun dalgasına kapılır içi.
Hariç değildir ne yazdan ne de güzden.
Hangi kıtanın göğünde almışsa nefesi
onun rüzgarına takılır sesi.

Ve elbet
düşerken zamanın kumları
çoğu kez sarsılır toprak.
Toprak dediğin,
altı-üstü ateşten çanak.
An gelir,
sancılanır dünya,
daralır bütün genişlikler.
“Yaşanmasa da olurdu” diye bahsedilen
hazsız ama dertsiz dünler,
mahcup özlemlerle kol kola girer.

İşte o zaman
çarpan kapılardaki zebaniler görünür.
Kaldırımlar uçurumlara,
arabalar huzur avcısı kemirgenlere dönüşür.

Rüyadan kovulup kabusa düşer yazar.
O vakit,
cehennem mürekkebe akar,
ateş eli,
el kalemi,
kalemin ucu kağıdı yakar
o vakit.

Derya CESUR
Mart 2020
Samsun

Müzik: Awaiting The Night – Kristin Amarie

7 Dakika

Bahçesaray’dan az sonra
İdlib’den biraz önce


Şehrin meydanında teyze yanı bir banka bırakıyorum kendimi.
Sırtımdaki çantayı,
içimdeki telaşı,
geçsin diye beklediğim zamanı da bırakıyorum.

Esmer yüzlü çocukları görüyorum önce.
Boya sandığında yetenek yarıştırırken nasıl eğlendiklerini izliyorum.

Rengarenk, her biri bir başka çizgi kahramandan mütevellit koca bir balon demeti beliriyor arkalarında. Baloncu, sattıklarının altında siyah beyaz bir figür gibi duruyor.

Kırmızı kapaklı bir defter çıkınca ortalığa, teyze şöyle bir süzüyor profilden seyrettiği yüzümü, kalem tutan elimi.
Görmüyorum,
belki sadece
hayal ediyorum.

Gelip geçiyor birbiri ardına başlar, omuzlar, kollar ve ayaklar..
Annesinin, küçük elinden çekiştirerek yürüttüğü ufaklık giriyor sahneye. Henüz bizimle tanıştırmadığı yaygarası boğazından döküldü dökülecek.

Arkamda
şıngırdayan zincirin sesiyle kavga eden bir havlama başlıyor.
Müziğin notaları arasına düzensiz aralıklarla diziyor kerata, bunu da seviyorum.

Rüzgar…
Ben diyeyim mayıs şefkati, sen de ekim merhameti.
“Sana yakışıyor mu bu haller?” diyesim var şubata, onun olayı benden karışık, susuyorum.

Her gördüğümde yolumu değiştirdiğim el ilanı dağıtıcılardan biri atlıyor sahneye. Her uzattıklarında kararlı bir “istemiyorum” la hız kesmeden devam ederim yola, şimdi, bana doğru gelmesin diye gözlerimi onsuz bir yerlere kaçırıyorum.
“Ona da yazık!” diye bir fısıltıya yakalanıyorum her keresinde ama
 yaştan olsa gerek epey eksilttim ortalığa saçtığım kabulleri. Bu yüzden, beni yenmesini beklemeden sonraki kareye geçiyorum.

Havanın şaşkınlığına şaşırmış sarı beyaz bir köpek serilmiş yatıyor orta yere, gelip geçeni izliyor, sanırım keyiflice.

Sıradan bir hafta içinin sıradan bir öğle arasında , kulaklığımdan içeri sızan güzel bir melodi, sıradan olan her şeyi yazılası bir hikayeye dönüştürüyor.

Bedava bir huzur yerleşiyor göğüs boşluğuma.

Sonra telefon çalıyor,
bitiyor.

Derya CESUR
Şubat 2020
Samsun

Müzik: Windmills Of Your Mind / George Skaroulis

Yazmadığım Bir Hikayede

Her şey ne kadar hızlı, her şey ne çok
Oturup ince şeyler düşünmek için vakit yok
En son ne zaman baktın gökyüzüne
Ne zaman geldin göz göze birisiyle

Demek böyle oluyor.
içinde bolca his, sesinde bir sürü veda, kucağında sönmeden yitip gitmiş aşklar taşıyan biri
hayatı kısa cümlelerle öylece önüne serebiliyor.
Sonra,
bir vakitler yazılmış o şiir, hızla yuvarlanan zamanın mikroskobik bir parçasında avucuna düşüyor.
İçinden feryat figan,
dışından kalem dilinde bağırdığın her şey
kendine bilge bir dost buluyor.

Bir başka seviyorum Sezen’i,
küçücük gövdesinin önünde koca dağlar gibi dikilen görmüş geçirmişliğini.
Sene be sene derinleşen, kimi cesur, kimi çapkın, kimi memleket dertli, dilden düşmez dizelerini.
Ve hissediyorum,
dolup taşıp, boncuk boncuk dökülen bu nehrin geldiği yeri.
Bu rengarenk çağlayan hangi dağın suyudur, seziyorum.

Yanmışız aman halimiz duman
 Yetmiyor zaman……

Hiç yetmiyor;
işleri halletmeye,
yollara düşmeye,
yemekler pişirmeye,
çocuklar büyütmeye,
çaylı pastalı güzel filmler izlemeye,
özlediklerinle buluşmaya,
bir banka yaslanıp dalgaları izlemeye,
ayakkabıları eline alıp kıyıdan kıyıdan, ıslak ıslak yürümeye…

E ne halt etmeye yaşıyoruz peki,
kim için, ne için bu debelenme?

Ne kadar oldu vapurla karşıya geçmeyeli
  Oturup bir çay bahçesinde çay içmeyeli

Kendimi susturup sözü başka seslere bıraktığım anlar var.
Öylece serilip bir boşluğa, ne söylüyor diye tekrar tekrar dinlediğim şarkılar…
Işıksız odalarda
birbirini kesen,
yan yana yürüyen,
teğet geçen milyonlarca yaşam çizgisinin bir tuhaf anında buluştuğum,
aynı cümlede, aynı gayrimuayyen tebessümle hemhal olduğum insanlar…

Ben yine yollara düştüm yine zorlara
 Hem korkak hem gözü kara uçlardan uçlara

Akıyor hayat yollardan,
façası bozuk kaldırımlardan,
pencereler,
aynalar,
dumanlı bacalardan..


Üçer beşer atlıyor hayat
bir şarkının genişleyip daralan, yükselip alçalan basamaklarından.
Eslerinde nefes alıp,
hiç durmadan söylemeye devam ettiği mecbur bir nakaratın icracısı değil mi insan?

Ne kadar?
Nereye kadar?
Ömür dediğin kaç baharlık pazar?

Bir sabah saçlarımı okşayıp da rüzgar
  izlerini sürüp de gidecek beyaz beyaz  
  Ve güneş, aynaya baktığımda çizgilerden
  yeni bir yüz gösterecek, üzülerek biraz

Gelecek zaman geldiğinde,
olacak olan olduğunda,
verdiğim nefesten havaya geniş bir ohh karışsın istiyorum.
Aldığım yoldan, vardığım yerden, içimdeki insandan razı olmayı umut ediyorum.
Yarısı atlayıp zıplamakla, kozamı örüp içine sığınmakla geçmiş onca zamanın ardından
elde kalan, muhtemelen gidenden çok değil.
Lakin çok zaman, çok yaşamaya da eş değil.

Belki çözemeyeceğimiz kadar basittir durum.
Belki , gitmekten başka bir amacı yoktur yolun.
Neticede,

Kendini seçemiyorsun
  bırakıp gidemiyorsun
  yazmadığın bir hikayede
  uzun ya da kısa vadede
  az biraz keşfediyorsun

Derya CESUR
Şubat 2020

Ayaküstü

Pantolonumun paçalarını sıvadım, ayakkabılarım elimde, ıssız sahil uçsuz bucaksız.
Güneşli bir gün…
Yok yok mevsimlerden bahar,

aylardan mayıs,

daha güneşli bir gün!
Aklınızda kalan en güneşli günü düşünün,

en mutlu olduğunuz gün,

vara yoğa güldüğünüz

hani arkadaşlarınız şaşırmıştı ya size; o gün işte…
Kuş sesleri ile uyanıyorum sabahları, penceremi açıyorum, ne ağaç var civarda, ne kuşlar…

E sesler?
Hayalet ağaçlar, hayalet kuşlar!
Duyuyorum ya, iyi bir şey diye geçiriyorum içimden…
Deniz kabukları,

midyeler,

yosun kokusu…

Terk edilmiş iki katlı evin bacası tütsün istiyor gönlüm.

G e n i ş bir aile,

günlerden pazar,

kimi ararsanız orada;

Kızıl saçlı bir kız çocuğu sallanıyor akasya ağacının dalına kurulmuş salıncakta,

haylazlar denize girmemiş mi?

Kahvaltıdan önce ve çıplak hem de!

Kerpiçten fırın, sacayakları, mis gibi ekmeğe, köy peynirine kesmiş ortalık…
Uzun ince parmaklı bir kadın piyano mu çalıyor,

bana mı öyle geliyor?
Asmanın altında kır saçlı, kır bıyıklı, gözlüklü, tombul bir amca sabah kahvesini içiyor, ne höpürdetmek ne höpürdetmek…
Gerçek?
Gözünle görüp, elinle tuttuğun her şey gerçek işte!
Gerisi;

Hayal…
Sararmış perdeler,

bahçe kapısının besmele ile kitlenmiş paslı asma kilidi,

yıkılmış çitler,

bakımsızlık,

köhnelik,

küf kokusu,

kırılmış camlar…

Fırın da yok üstelik,

ekmekler de.

İnsan değil miyiz, uyduruvereceğiz ayaküstü…

Yoku varmış,

varı yokmuş gibi anlatacağız.

Zaman geçince,

başkasının ağzından kendi anlattıklarımıza inanacağız. Gözlerimizi aça aça,

önemli hissedeceğiz,

abartacağız bir tutam.

Kimi yalancı diyecek, kimi hayalperest…
Görünmeyene inanmak, güzel!
Gerçek?

Hüzün yahu!
Ellerim ceplerimde,

adını öğrenemediğim, beynime tesadüfen yapışmış şarkının melodisi kulaklarımda,

ıslıkla çalmayı deniyorum…
Bir kefal atlıyor, uzakta ağları topluyor yaşlı balıkçı.

Deniz güneşle konuşuyor,

rüzgar kendi telaşında.

Martı ne yapsın, şiirden anlamıyor…
Geniş zamanlarda

gü-neş-li bir gün…
Senin günün.

Bugün.