Ters-yüz

Sabahın olmasını sabırsızlıkla bekledi. Alarmın vakti gelip çalmasına izin vermeden tilki uykusundan uyandı genç adam.

Zaman kaybetmeden yatağını toplayıp lavaboya yöneldi. Yüzüne çarptığı soğuk suyun süzülüşünü ve kendini izledi aynada… Gergin bekleyişin sessizliğini kendi sesi bozdu:

“Kimsin sen be adam?”

Son zamanlarda hiç birine cevap bulamadığı soruların işkenceleriyle geçmekteydi günleri. Kim olduğunu bilmediğini düşünüyordu. Geçmişini ve bugününü bir bütünlük içerisinde kavrayamıyor, anıları birbirinden kopuk canlanıyordu zihninde… Bir kaza geçirmişte tüm hafızasını yitirmiş gibi!

Çok fazla insan da tanımıyordu. Ev sahibesi Ferhunde Hanım, devamlı uğradığı kahve dükkânının sahibesi Sibel Hanım ve ara ara mahallesinde denk gelip karşılaştığı birkaç kişi. Peki ya gerisi? Bir de hiç görmediği, tanımadığı ama varlığını hissettiği, sanki kanında, teninde, terinde dolaşıyormuşçasına biri daha vardı; bir insan, belki bir varlık, belki bir his, tanımsız ama var olduğuna emin olduğu…

Yatak odasına geçip dolabını açtı. Renk renk takım elbiseleri, desen desen kravatları asılıydı. Neyi görse, nereye baksa uyuyan sorulardan biri uyanıveriyordu zihninde. “Bu kadar takım elbiseyi ne zaman, nereden aldım?” diye düşündürüyordu o uyanan sorulardan biri… Ve daha nicesi! İçlerinden birini seçip giyindi genç adam. Çekmecesinden de elbisesiyle uyumlu bir saat seçip taktı. Çıkış kapısı kenarında duran şemsiyeliğinden siyah renkli şemsiyesini alıp dışarı çıktı.

Konuşmalıydı… Anlatmalıydı tüm olan biteni, yardım istemeliydi, istemekle kalmamalı yardım dilenmeliydi. Gidecek yeri de, dertleşecek kimsesi de yoktu Sibel Hanımdan başka!

Her geçen an adımları hızlanıyor, etrafa karşı olan algısı köreliyordu. Altında yürüdüğü kavak ağaçlarının sonbahar senfonisini fısıldadıkları hışırtılarından başka ses yoktu etrafta, varsa da genç adam duyamıyordu, başka bir hareket varsa da göremiyordu. Sağır bir sessizliğin içinde, kulak yırtarcasına bağıran sorular dengesini bozuyordu… Bir de O’nu hissediyordu. Hüzün ve heyecan aynı anda hücum ediyordu gönlüne, bir şey vardı, ya da biri, zulmünü de şefkatini de hâkim kılıyordu genç adamın üzerine.

Karmaşık duygularına korku da eklenmişti Sibel Hanım’ın kahve dükkânına vardığında. Her zaman oturduğu masaya geçip beklemeye başladı. Çok zaman geçmeden Sibel Hanım göründü mutfak kapısında, tebessümle yanaştı genç adamın yanına:

“Hoş geldin Tarık!”

“Hoş buldum abla fakat hiç hoş değilim. Yalvarırım yardım et bana!”

“Seni ilk kez böyle görüyorum. Neyin var?”

“Dinle öyleyse abla. Seninle çok uzun zamandır tanışıyoruz. Belki de şu gördüğün tüm masalarda farklı zamanlarda oturduk… İnsana, kitaplara, yazarlara, çizerlere, sanata, felsefeye, hayata, aşka dair uzun sohbetler ettik. Bazen birbirimize hak verdik, bazen de fikirlerimiz ters düştü, sonuçta hiç kırmadık birbirimizi. Mutluydum abla… Kim olduğumu biliyordum… Ne olduğumu biliyordum.

Sonra bir şeyler oldu. Geçmişimi hatırlamaz oldum. Nerede doğdum, nerede büyüdüm, annem kim, babam kim, nerede eğitim aldım, nerelerde yaşadım, kimlerle tanıştım, neler yedim, nereleri gördüm, hangi kitapları, hangi şiirleri okudum, hangi müzikleri dinledim? Liste uzayıp gidiyor… Sonunu ise göremiyorum. Kimim ben abla, neyim ben?

Biri var abla; bir insan, belki bir his, belki bir hastalık, belki bir… Belki bir… Bilemiyorum abla, ama hissediyorum. Ben bir kuklayım da o da oynatıcım, ben bir kuluyum da o da yaratıcım. Yaram da o merhemim de, derdim de o dermanım da. Ben onun içinde, o benim içimde sanki… İradem elinde… Hükmüm dilinde sanki!

Sona yaklaşmış, ateşi sönmek üzere olan bir mum gibiyim abla. Ben kimim, O kim?”

Sibel Hanım’ın az önce tebessüm içerisinde olan yüzünde bir tedirginlik belirdi. Bir şeyler anlamışçasına gözlerine kararlı bir bakış gelip yerleşti. Genç adam ise anlatmaya devam etti:

“Dikkatini muhakkak çekmiştir abla, eskiden kelimelerim bir yılkı atı sürüsü gibi özgürce akar giderdi, cümlelerim ünlü ressamların tablolarıyla yarışırdı. Şimdi konuşmakta ve kendimi ifade etmekte bile zorlanıyorum. Yürüdükçe, yol aldıkça sanki arkamda kalan her şey siliniyor; ağaçlar, evler, bulutlar, yollar… Geriye bakmaya korkuyorum. Geriye dönüp karşımda koca bir boşluk bulmaktan korkuyorum. Yalvarırım yardım et!”

Sibel Hanım tüm olan bitenin farkına vardı. İstemsizce gözleri buğulandı, dudaklarına ince bir titreme dadandı. Kahve getirmek için genç adamdan müsaade isteyim mutfağa yöneldi. Henüz mutfak kapısına ulaşamamıştı ki iki eliyle ağzını sıkıca kapattı. Engel olamadığı ağlama hissine direniyordu, genç adam duysun istemiyordu. Mutfağa girer girmez bıraktı ağzını kapatan ellerini. Ve bıraktı yere ayakta tutmakta zorlandığı bedenini.

Kahve yapma süresinin çok ötesinde geçiverdi zaman. Genç adamın gözleri sık sık mutfak kapısını gözlüyordu. Az sonra açıldı o kapı, tebessüm eden yüzüyle ve ellerinde tuttuğu iki fincanla geri döndü Sibel Hanım.

“Al bakalım Tarık kahveni, en sevdiğinden; şekersiz, az sütlü”

“Teşekkürler… Eee abla! Ne diyorsun bu duruma?”

“Hepimiz geçiyoruz böyle zamanlardan. Dönemsel bir depresyon seninkisi, merak etme yakında bir şeyin kalmaz.”

Sibel Hanım fincanı ağzına götürdüğü anların dışında ellerini masanın altına saklıyordu. İçinde bulunduğu durumun stresi, tedirginliği ve hüznü içinde parmakları birbirinden bağımsız çok hızlı hareket ediyordu.  Çok fazla konuşup genç adamın şüphelenmesini istemiyordu. Kısa ve telkin edici cümlelerle bir an önce bu buluşmanın son bulmasını istiyordu. Öyle de oldu. Genç adam az da olsa kendini rahatlamış hissetti. Müsaade isteyip kalktı masadan. Kapıya yöneldi, tam çıkmak üzereyken geriye dönüp Sibel Hanım’a seslendi:

“Biri var abla… Sanki ben onun maşuğuyum da o benim aşığım!”

Son sözleriydi bu genç adamın.

Sibel Hanım genç adamı bir daha göremeyeceğini biliyordu. Anlatmak istedi tüm olan biteni fakat birileri anlatmasını istemedi: “Biz birer öykü karakteriyiz sadece… Gerçek değiliz, bu senin içinde bulunduğun son öyküydü. Senin, varlığını hissedip, anlamlandıramadığın ve adına aşk denilen o duyguyu sana yaşatan, “Biri var abla” dediğin ve kendi yarattığı karaktere âşık olan o kişi; bizi yaratan kişiydi. Sana öylesine âşık oldu ki; gerçeği ve kurguyu birbirinden ayıramaz oldu. Sana öylesine âşık oldu ki; ilgi duyarsın da gönlün kayar diye başka bir kadın karakter yaratıp seninle karşılaştırmaktan bile korktu. Gözlerine benim gözlerimden baktı, sözlerini benim kulaklarımdan dinledi. Her yeni öykümüzde daha da bağlandı sana, gün geldi; durumu klinik bir vakaya dönüştü. Eskisi gibi yazamaz oldu, tedavi gördü. Sana her şeyi anlatmak istedi ama yapamadı. Sonrasında her yeni öyküde hafızanı silmeye başladı, her şeyini sildi zihninden. Ama bir şeyi hep bıraktı; senin onu hissedip, beslediğin duyguları. Sen onun içindeydin, o senin içinde. Bu son öykü Tarık… Bu bir veda!” Diyemedi Sibel Hanım. Tek yapabildiği, yol aldıkça arkasında kalan her şeyin silindiği, yol aldıkça yok olup giden Tarık’ı kahve dükkânının penceresinden izlemek oldu.

***

Yazar Deren Hanım, kâğıda düşen ve mürekkebi dağıtan gözyaşları eşliğinde son cümlelerini yazdı:

Güle güle Tarık…

Sanki sen benim maşuğumdun da ben senin aşığın!

Ve öykü bitti.

Özkan SARI

01 Ekim 2019 – Denizli

Yağmur

Dinlediğim bir şarkıdan,
okuduğum bir şiirden,
bir kitaptan,
izlediğim bir filmden,
gölgesinde, kuytusunda kaybolduğum bir Ara Güler fotoğrafından sonra ömrümün sonuna kadar damağımda kalmasını istediğim şu çabucacık geçiveren tat, şu nemli, şu melankolik ruh hali…

Yağmur…

Dünya kurulduğundan bugüne kim bilir kaç şair yağmuru dökmüştür mısralarına, kaç umutsuz aşık elleri ceplerinde ceketinin yakalarını kaldırıp yürümüştür yağmurda, ıslandığına aldırmadan, su birikintilerinin en derinine basa basa ?…

Kaç kadın içi titreyerek sevdiğini beklemiştir sisli bir saçak altında? Anahtarı kadim bir sır gibi saklanan günlüklere kaç defa yazılmıştır;
“Ayrıldığımızda yağmur yağıyordu. “diye.

Kaç bedeni gömmüşlerdir yağmurda?
Dualar hızlı hızlı, toprak kürek kürek, “Ah şu paçalar çamurlanmasa, güzel insandı rahmetli yağmurda ölmeseydi iyiydi!”

Çeke çeke yağmuru anlatmayı denesem beceremem şimdi, ağzımdaki şu tat kaybolsun istemiyorum…

Ali Gülcü
19 Nisan 2017
Çorlu

Köz Ve Kül

”Buyurun efendim ne alırdınız?”

”Arkadaşım gelecek, o gelince söyleyelim. Sen bana şimdilik demli bir çay ver.”

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

Bizim sevdamız da eklendiğinde ayrılık katarına, nedeni; ”Teröriste kız vermem.” olmuştu. Biz kendimizi vatan aşığı gençler sanırken, başkaları terörist sandı. Sadece Nihan’ın babası değildi böyle düşünen, devlet de böyle düşünmüş ki aylarca anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi. Neler gelmedi ki o burnumdan; cerahatler, kusmuklar, kanlar!

Henüz yirmi iki yaşımdayken, sevdası; işkencelerin acılarına merhem olan bir delikanlı olarak girdiğim Ulucanlar Hapishanesinden, dört yüz yirmi beş gün sonra, sevdası; yaralarını dağlayan bir garip olarak çıktım.

Çok eskide kaldı o günler. Yüzüme işedikleri, ıslatıp beton hücrelerde çıplak bıraktıkları, bayıltana kadar dövdükleri, köpekleri üzerime salıp testislerimi parçalattıkları günler çok eskilerde kaldı.

Hep merak ettim bu yaşıma kadar… Ben hapisten çıktığımda Nihan ile evlenseydik şimdi içimde büyüdüğü kadar yine büyür müydü sevdası? Hıçkıra hıçkıra koşarak ayrıldığı, O’nu son kez gördüğüm o görüş günü elime tutuşturduğu mendilini koklamadan yatar mıydım bir gece bile. Vuslat aşkı öldürür derler. Vuslatsız aşk da aşığı öldürürmüş meğer.

İnsan olduğumu unuttuğum onca işkenceyi, onca darağacında sallanan fidanı, canımız pahasına dillendirdiğimiz onca marşı ve sloganı ruhumun derinlerinde kör kuyulara saklayıp unuttum da(alıştım da) gönlümün tam ortasında sızlayıp duran kâğıt kesiği sevdamı unutamadım.

Söz vermiştim kendime Nihan’ın karşısına çıkmayacaksın diye, otuz altı yıl boyunca da çıkmadım. Benim açtığım kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanatmaya hakkım yoktu. Az bir ömrüm kaldığını, yakında elden ayaktan düşüp muhtaç bir yatalağa dönüşeceğimi bilmesem yine görmek istemezdim onu. Öbür dünyada ne olup biteceğini, onu oralarda görüp göremeyeceğimden emin olamamam tetikledi son kez görme arzumu. O’nun yıllar önce beni son kez görmek istemesi üzerine hapishaneye gelmesiyle, benim O’nu şimdi son kez görmek istemem aslında aynı ağacın farklı meyveleriydi.

Nihan’ı benimle buluşmaya ikna eden kız kardeşi olmuştu. Hasta olduğumu söyleyip zar zor ikna etmiş. ”Sadece yarım saat” demiş Nihan kız kardeşine.

Demli çay eşliğinde, katran karası geçmişimi daha da demlediğim düşünceler arasında girdi Nihan pastane kapısından içeri. Beni tanıyamayacağından emindim. Beni görmesi için elimi kaldırdım. O anı nasıl tarif ederim bilmiyorum. Yaşanılanı tarif ederim de yaşadığımı nasıl tarif ederim onu bilmiyorum. Eğer o an hissettiklerimi tarif etmek için kullanılan kelimeler varsa dilimizde(ki sanmıyorum) ben bilmiyordum. Nihan bana doğru yaklaştıkça şuurumun uzaklaşmasından korktum. Tüm duygularım birbirine karışıp, zihnimin içinde sıkışıp kaldılar.
Nihan karşımda durup elini uzattı. Tokalaştık ve sandalyelere oturduk.

Nihan’ın bakışları donuk, elimi sıkışı; yeni atanmış bir kaymakama hayırlı olsuna gelen insanların ziyareti kadar soğuk ve samimiyetten uzaktı. Benim O’nun elini sıkışım; bir annenin bebeğinin ayak parmaklarını öpüşü kadar sıcak ve samimi.

”Hoş geldin Nihan. Nasılsın?”

”Hoş bulduk Nazım. İyiyim. Sen nasılsın?”

”İyiyim desem inanır mısın Nihan? Ya da kötüyüm desem bir önemi var mı?”

”Nazım! Onca yıl sonra evli bir kadın olarak, hasta olduğun için kız kardeşimin ısrarıyla yanına geliyorum. Bu şiir gibi cevabına şiir gibi cevap vermemi mi bekliyorsun? Eskide kaldı Nazım. Her şey eskide kaldı. Çok vaktim yok hemen kalkacağım”

”Sana neler yaşadığımı uzun uzun anlatamam Nihan. Hem vaktin yok, hem zaten inanmazsın. Ben bile inanmıyorum zaten yaşadıklarıma, sanki kendim uyduruyormuş gibi hissediyorum. Geldiğin için çok müteşekkirim. Hatırlar mısın idam cezamın onaylandığı o son görüş günü bana söylediklerini; ”Konuşma Nazım’ım, dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.” Sonra ağlayarak mendilini vermiştin bana. ”Dün gece göğüslerimin arasına sokup uyudum kokum geçsin diye” demiştin. O mendilden teninin kokusu hiç geçmedi Nihan. Ben mendilden kokladım onca yıl, başkaları göğüslerinden.”

”Unutmadım elbet Nazım. Ama bunların ne zamanı ne de sırası.”

”Ne zaman kaldı ne de sıra Nihan. Konuşma sus! Dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.”

Çok fazla konuşmadık Nihan’la, o gözlerini kaçırıp saate bakıp durdu, ben ise saati kaçırıp gözlerine bakıp durdum. Birazdan kalkıp gidecekti. Oysa ne de farklı hayal etmiştim bu buluşmayı. İki sıcak kelam eder, ebedi ayrılık hediyesi olarak bir tebessüm takar unutmuş yanaklarıma diye düşündüm, olmadı. Keşke hiç görmeseydim de otuz altı yıl önceki son sözleri asılı kalsaydı kulaklarımda, keşke hiç görmeseydim de sevdasının küllendiğini öğrenmeyip, hep köz kaldığını sansaydım. Böyle ölmek daha çok zoruma gidecekti artık.

”Nazım gitmeliyim artık müsaadenle. Geçmiş olsun! Allah şifa versin. Hoşça kal!”

Ve Nihan gitti. Eski bir okul arkadaşıyla buluşmuşçasına…

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

”Buyurun efendim bir şey alır mıydınız?”

Burnumda tuttuğum mendili yere indirdim ve cevap verdim:

”Sen bana bir çay ver. Sadece deminden olsun.”

Özkan SARI

Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

Röntgende Görünmeyenler

Aynanın karşısında son kez kendine baktı. Her şey tamamdı. Duşunu almış, tıraşını olmuş, parfümünü sıkmıştı. Abisinin düğününde aldığı takım elbisesini de giydi fakat kravatını bağlamayı beceremediği için kravatı takmadı. Takım elbisesi biraz sıkmıştı ama başka seçeneği yoktu. Bugüne kadar düğünden düğüne lazım olmuştu zaten. Hazırlığı bitince annesine seslendi ve birlikte evden ayrıldılar.

Yolda kısalan her mesafe heyecanını daha da katmerliyordu. Bu ay sevdiği kadınla üçüncü buluşması olacaktı. Saat 10:30’da randevuları vardı. ‘’Acaba bugün gönderdiğim çiçeği teslim aldı mı?’’ diye geçirdi içinden. Bugüne kadar gönderdiği tüm çiçekleri, çalıştığı çiçekçi dükkânın da kendisi hazırlamıştı. Uzun uzun uğraşır; çiçek düzenleme sanatındaki yeteneklerini sergilerdi. Güller, papatyalar, lisyantuslar, lilyumlar, orkideler adeta birbiriyle boy ölçüşen mankenlere benzerdi. Tüm hayatını adadığı çiçeklerinden şaheserler meydana getirirdi. ‘’Beğeniyor mu acaba çiçekleri mi?’’ diye sordu kendince.

Randevulaştıkları yere gelmiş, annesiyle beraber bekleme salonunda beklemeye başlamışlardı. Geçen her saniye terlediğini fark ediyor; bu duruma çok sinir oluyordu. Avuç içleri daha da terliyor; kendi üzerine silemediği için oturduğu koltuğun kumaş bölümlerine sürüyordu. Kalp ritmi hızlanmış, ateşinin yükseldiğini hissediyordu. Sevdiği kadını görecek olmanın mutluluğu ve stresi birbirine karışmıştı. Durmadan bacaklarını sağa sola sallıyor, elini kolunu istemsizce aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Hareketlerinden rahatsız olan annesi: ‘’Oğlum iyi misin? İnşallah bu sefer bir sonuç alırız.’’ diye seslendi. Annesinin sorusunu duymadı bile, kalkıp tuvalete gitti. Duvarda aslı duran kâğıt havludan bir miktar çekip avuç içlerini sildi. Ceketinin iç cebinden kalem parfümünü çıkarıp üzerine sıktı. Aynaya baktı: ‘’Sakin ol! Sakin ol!’’ diyerek yüksek tonda bağırdı aynadaki görüntüsüne.

Bekleme salonuna bakan kapılardan biri açıldı, beyaz önlüklü bir bayan salonda oturanlara seslendi : ”Lemi Bey!”

Lemi hızla yerinden kalktı ve odaya yöneldi. Heyecandan elleri titriyor, bakışları bulanıyordu. Odaya girdiğinde hızlıca odaya göz gezdirdi. Geçen hafta gönderdiği aranjmanlar ve saksı çiçekleri odanın bir köşesinde, dün gece geç vakitlere kadar hazırladığı teraryum sevdiği kadının oturduğu masanın sol köşesinde duruyordu. ‘’Demek ki beğendi bugünkü hediyesini’’ diye düşündü ağzından yanaklarına süzülen bir tebessümle.

Sonra sevdiği kadına baktı gözleri, sadece bakmadı; gördü onu. Gözleri değil, beyni, damarları, kalbi, derisi, her bir hücresi gördü onu. Ayak uçlarından bir saka kuşu kanatlandı ruhunun içinde, her bir hücresine kanat değdirip, her bir dokusunun selamını yüklenip gözlerinden dışarı süzüldü. Lemi’nin gözlerinden, sevdiği kadının gözlerine doğru kanat çırptı…  Zaman durmuştu adeta, geçen mikro saniyeler günlere, saliseler aylara evrilmişti. ‘’Hep böyle kalalım.’’ Dedi içinden.

Zaman dolmuştu. Bindiği büyülü fayton kabağa dönüşüvermişti. Sevdiği kadının sesi ise gördüğü rüyadan uyandırdı onu :

‘’Lemi Bey hoş geldiniz. Sizden istediğim tetkik sonuçları elime ulaştı. Bu sonuçlardan da görüyorum ki bir rahatsızlığınız gözükmüyor. EKG, ekokardiyografi, kan basıncı holteri ve son olarak damar röntgeni… Benim yapabileceğim her şeyi yaptım. Dilerseniz başka bir bölüme sevk edelim orada arasınlar sorunun ne olduğunu. Bana bir daha gelmenize gerek yok.’’ Dedi doktor hanım. Lemi gözlerini dikmiş, aşkla baktığı kadının kendine seslenişini dinliyordu. Neler söylediğini anlamıyordu. O an tek düşüncesi, sevdiği kadının rujlu dudaklarından çıkan kadife sesini kulaklarından buyur edip, kalbinde misafir etmekti.

‘’Keşke size açılabilsem, gönül kayığımın sizin okyanuslarınızda fırtınalarınıza yem olmayacağından emin olabilsem. Bana bir daha gelmenize gerek yok dediniz ya doktor hanım, keşke gitmenize gerek yok deseydiniz. Beraber aramaya devam edelim dertlerinizin dermanını deseydiniz.  Benim derdimin dermanının sizin kadife sesiniz, okyanus gözleriniz olduğunu bilseydiniz. Ben sizi görmezden gelirim ama, yüreğim selamı kesmiyor.’’ diyemedi Lemi… İçinden geçirdiklerini ses tellerinde yoğurup dışarı atamadı. Boğazının ortasında eritip içine akıttı.

‘’Lemi Bey iyi misiniz? Cevap vermediniz.’’

‘’Kalbim acıyor. Röntgende de göremediniz demek.’’ dedi Lemi. 

‘’Durumu anlattım size Lemi Bey… Çıkabilirsiniz.’’ dedi doktor hanım.

Lemi çoktan kök salmıştı oturduğu koltuğa, kökleri yeraltına inip doktor hanımın tüm vücudunu sarmıştı. Nasıl kalkabilirdi ki, nasıl ayrılabilirdi o odadan, nasıl ayırabilirdi gözlerini köprü kurduğu sevdiğinin gözlerinden.

Eline aldığı baltayla tek tek kesti köklerini, terk etti kurumaya, nefessiz kaldığını hissetti. Direnmedi daha fazla. Kalktı oturduğu koltuktan ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken doktor hanıma döndü: ‘’Ne kadar güzel, ne kadar özel çiçekler bunlar doktor hanım. Çok şanslısınız.’’ Doktor hanımın yanaklarında tatlı bir heyecan zuhur etti, gamzeleri belirdi. Kimlerin gönderebileceğini aklından geçirirken cevap verdi: ‘’Teşekkürler, güle güle…’’

Lemi dışarı çıktığında annesi merakla sordu: ‘’Ne oldu oğlum yine mi bir şey çıkmadı sonuçlardan?’’ ‘’Hayır anne çıkmadı, gidelim artık.’’ ‘’Peki, ne olacakmış?’’ Lemi’nin göz bebeklerinde oluşan titreme sonunda göz kapaklarının içine doluşan ıslaklık, yanağından süzülmeye başladı. Annesine döndü ve cevaben :

”Alışacakmışım anne… Alışacakmışım!”

Aradan geçen iki günün ardından doktor hanım sabah odasına girdiğinde masasının üstünde bir teraryum daha buldu. Özenle düzenlenmiş, özenle süslenmişti. Teraryumun içine monte edilmiş minik bir bank üzerine kazınmış yazıyı fark etti ve okudu:

”Alışırım alışmasına da, unuturum sanma! Hoşça kal.”

Özkan SARI