Oyun!

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

Röntgende Görünmeyenler

Aynanın karşısında son kez kendine baktı. Her şey tamamdı. Duşunu almış, tıraşını olmuş, parfümünü sıkmıştı. Abisinin düğününde aldığı takım elbisesini de giydi fakat kravatını bağlamayı beceremediği için kravatı takmadı. Takım elbisesi biraz sıkmıştı ama başka seçeneği yoktu. Bugüne kadar düğünden düğüne lazım olmuştu zaten. Hazırlığı bitince annesine seslendi ve birlikte evden ayrıldılar.

Yolda kısalan her mesafe heyecanını daha da katmerliyordu. Bu ay sevdiği kadınla üçüncü buluşması olacaktı. Saat 10:30’da randevuları vardı. ‘’Acaba bugün gönderdiğim çiçeği teslim aldı mı?’’ diye geçirdi içinden. Bugüne kadar gönderdiği tüm çiçekleri, çalıştığı çiçekçi dükkânın da kendisi hazırlamıştı. Uzun uzun uğraşır; çiçek düzenleme sanatındaki yeteneklerini sergilerdi. Güller, papatyalar, lisyantuslar, lilyumlar, orkideler adeta birbiriyle boy ölçüşen mankenlere benzerdi. Tüm hayatını adadığı çiçeklerinden şaheserler meydana getirirdi. ‘’Beğeniyor mu acaba çiçekleri mi?’’ diye sordu kendince.

Randevulaştıkları yere gelmiş, annesiyle beraber bekleme salonunda beklemeye başlamışlardı. Geçen her saniye terlediğini fark ediyor; bu duruma çok sinir oluyordu. Avuç içleri daha da terliyor; kendi üzerine silemediği için oturduğu koltuğun kumaş bölümlerine sürüyordu. Kalp ritmi hızlanmış, ateşinin yükseldiğini hissediyordu. Sevdiği kadını görecek olmanın mutluluğu ve stresi birbirine karışmıştı. Durmadan bacaklarını sağa sola sallıyor, elini kolunu istemsizce aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Hareketlerinden rahatsız olan annesi: ‘’Oğlum iyi misin? İnşallah bu sefer bir sonuç alırız.’’ diye seslendi. Annesinin sorusunu duymadı bile, kalkıp tuvalete gitti. Duvarda aslı duran kâğıt havludan bir miktar çekip avuç içlerini sildi. Ceketinin iç cebinden kalem parfümünü çıkarıp üzerine sıktı. Aynaya baktı: ‘’Sakin ol! Sakin ol!’’ diyerek yüksek tonda bağırdı aynadaki görüntüsüne.

Bekleme salonuna bakan kapılardan biri açıldı, beyaz önlüklü bir bayan salonda oturanlara seslendi : ”Lemi Bey!”

Lemi hızla yerinden kalktı ve odaya yöneldi. Heyecandan elleri titriyor, bakışları bulanıyordu. Odaya girdiğinde hızlıca odaya göz gezdirdi. Geçen hafta gönderdiği aranjmanlar ve saksı çiçekleri odanın bir köşesinde, dün gece geç vakitlere kadar hazırladığı teraryum sevdiği kadının oturduğu masanın sol köşesinde duruyordu. ‘’Demek ki beğendi bugünkü hediyesini’’ diye düşündü ağzından yanaklarına süzülen bir tebessümle.

Sonra sevdiği kadına baktı gözleri, sadece bakmadı; gördü onu. Gözleri değil, beyni, damarları, kalbi, derisi, her bir hücresi gördü onu. Ayak uçlarından bir saka kuşu kanatlandı ruhunun içinde, her bir hücresine kanat değdirip, her bir dokusunun selamını yüklenip gözlerinden dışarı süzüldü. Lemi’nin gözlerinden, sevdiği kadının gözlerine doğru kanat çırptı…  Zaman durmuştu adeta, geçen mikro saniyeler günlere, saliseler aylara evrilmişti. ‘’Hep böyle kalalım.’’ Dedi içinden.

Zaman dolmuştu. Bindiği büyülü fayton kabağa dönüşüvermişti. Sevdiği kadının sesi ise gördüğü rüyadan uyandırdı onu :

‘’Lemi Bey hoş geldiniz. Sizden istediğim tetkik sonuçları elime ulaştı. Bu sonuçlardan da görüyorum ki bir rahatsızlığınız gözükmüyor. EKG, ekokardiyografi, kan basıncı holteri ve son olarak damar röntgeni… Benim yapabileceğim her şeyi yaptım. Dilerseniz başka bir bölüme sevk edelim orada arasınlar sorunun ne olduğunu. Bana bir daha gelmenize gerek yok.’’ Dedi doktor hanım. Lemi gözlerini dikmiş, aşkla baktığı kadının kendine seslenişini dinliyordu. Neler söylediğini anlamıyordu. O an tek düşüncesi, sevdiği kadının rujlu dudaklarından çıkan kadife sesini kulaklarından buyur edip, kalbinde misafir etmekti.

‘’Keşke size açılabilsem, gönül kayığımın sizin okyanuslarınızda fırtınalarınıza yem olmayacağından emin olabilsem. Bana bir daha gelmenize gerek yok dediniz ya doktor hanım, keşke gitmenize gerek yok deseydiniz. Beraber aramaya devam edelim dertlerinizin dermanını deseydiniz.  Benim derdimin dermanının sizin kadife sesiniz, okyanus gözleriniz olduğunu bilseydiniz. Ben sizi görmezden gelirim ama, yüreğim selamı kesmiyor.’’ diyemedi Lemi… İçinden geçirdiklerini ses tellerinde yoğurup dışarı atamadı. Boğazının ortasında eritip içine akıttı.

‘’Lemi Bey iyi misiniz? Cevap vermediniz.’’

‘’Kalbim acıyor. Röntgende de göremediniz demek.’’ dedi Lemi. 

‘’Durumu anlattım size Lemi Bey… Çıkabilirsiniz.’’ dedi doktor hanım.

Lemi çoktan kök salmıştı oturduğu koltuğa, kökleri yeraltına inip doktor hanımın tüm vücudunu sarmıştı. Nasıl kalkabilirdi ki, nasıl ayrılabilirdi o odadan, nasıl ayırabilirdi gözlerini köprü kurduğu sevdiğinin gözlerinden.

Eline aldığı baltayla tek tek kesti köklerini, terk etti kurumaya, nefessiz kaldığını hissetti. Direnmedi daha fazla. Kalktı oturduğu koltuktan ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken doktor hanıma döndü: ‘’Ne kadar güzel, ne kadar özel çiçekler bunlar doktor hanım. Çok şanslısınız.’’ Doktor hanımın yanaklarında tatlı bir heyecan zuhur etti, gamzeleri belirdi. Kimlerin gönderebileceğini aklından geçirirken cevap verdi: ‘’Teşekkürler, güle güle…’’

Lemi dışarı çıktığında annesi merakla sordu: ‘’Ne oldu oğlum yine mi bir şey çıkmadı sonuçlardan?’’ ‘’Hayır anne çıkmadı, gidelim artık.’’ ‘’Peki, ne olacakmış?’’ Lemi’nin göz bebeklerinde oluşan titreme sonunda göz kapaklarının içine doluşan ıslaklık, yanağından süzülmeye başladı. Annesine döndü ve cevaben :

”Alışacakmışım anne… Alışacakmışım!”

Aradan geçen iki günün ardından doktor hanım sabah odasına girdiğinde masasının üstünde bir teraryum daha buldu. Özenle düzenlenmiş, özenle süslenmişti. Teraryumun içine monte edilmiş minik bir bank üzerine kazınmış yazıyı fark etti ve okudu:

”Alışırım alışmasına da, unuturum sanma! Hoşça kal.”

Özkan SARI

Çıkış

Her biri küçük çatlaklardan sızarak

ince bir yol yürüyor

                                                            ve

                              yükü ağır geldiğinde kendini

aşağı bırakıyordu.

Bir dizi

K

     A      r

            Ma      

                     Ş

                                  ık             fizik yasası

saniyelik zaman aralıklarında

       ve

                   rit-

                         mik    bir   

ar-

       dı –

             şık-

                   lık-

                         la              

                               odaya ayrılığı çağırıyordu.

Birbirinin üzerine bombeli   

                                            “şıp”    lar bırakarak düşen damlalar,

                                                                           zemindeki ıslak halkayı giderek

                                                                                   g  e  n  i  ş  l  e  t  i  y  o  r  d  u. 

Çıkmak için hazırlanan kışın mızıkçı vedasıydı  bu

Ve çok geçmeden,

                 yıpranan çatıda yeni damarlar bulacaktı

                                                                                su.

Masum damlalar çoğalıp  yayılacaktı

çıtırtılı kuruluğa.

“Gitsem iyi olacak.” dedi kadın;

                                                     içinden…

Dolaptaki son parça eşyasını da alıp koydu bavula.

Bırakıp da gidilen kendisiymiş gibi

inleyerek açıldı kapı.

Atarken ayağını kadın

nereye varır bilinmez yola

Tek defa olsun

dönüp bakmadı

arkasına.

Ben hayatımı harcamadım; Biriktirip başkalarına dağıttım.

Fikret ile arkadaşlığımız ilkokul yıllarına dayanıyordu. Benim o zamanlar en büyük zevkim Muzaffer İzgü’nün Ökkeş serisi kitaplarını okuyup oturma odamızdaki kanepenin altında biriktirmek iken, Fikret’in en büyük zevki, büyük bir hırsla kazandığı boy boy, renk renk bilyelerden koleksiyon yapmaktı. Her ne kadar mutlu olduğumuz şeyler farklı olsa da ortak mutluluk noktamız birbirimizle geçirdiğimiz zamanlardı.

Çocukluk yıllarımıza veda edip gençliğe adım attığımız lise yıllarına geldiğimizde, Fikret ile farklı olan hayat görüşümüzün uçları iyice keskinleşmeye başlamıştı. Ben okuyup, araştırıp, sorgulamaktan hoşlanırken… O, paradan, motosikletlerden, kız arkadaşlarıyla uzun olmayan ilişkilerden hoşlanıyordu. Ben kısa şiirler ve öyküler yazmaktan zevk alırken… O, benim şiirlerimi ve hikayelerimi kullanarak başkalarını etkilemekten zevk alıyordu. Ben, içerisinde rahat ettiğim elbiseleri tercih ederken ve saçlarıma hiç jöle sürmezken… O, Yeşilçam aktörleri gibi giyinir ve saçları her daim bol briyantinli olurdu. Bana karşı ilk olumsuz söylemleri o zamanlar başladı. Sıkça: ”Salih! okumak, yazmak,  bunlar boş iş oğlum, hayatı kaçırıyorsun farkında değilsin.” Derdi. Ben de O’na: ”Sen sıkı yapış Fikret, sakın kaçırma.” Derdim. Yine de severdim çocukluk arkadaşımı. Çok severdim.

Yakışıklı oğlandı Fikret… Biz ona sınıfta corç ”George Cooloney” diye hitap ederdik. O da bana ”Victor Hugo” derdi. Neden bu isim dediğimde, ”Ömrümde ilk kez okumak için bir kitaba başladım hocanın zoruyla, adı ”yoksullar” mıydı? ”Fakirler” miydi? onunda yazarı bu adamdı. Başka yazar tanımıyorum. Hatta bu adamı da tanımıyorum.” Demişti alaycı bir kahkahayla.

Lise yıllarının sonuna yaklaştığımızda ayrılık vaktinin geldiğini ikimizde hissediyorduk. O, bir an önce iş hayatına atılıp zengin olma hayalleri kuruyor, ben ise üniversitede edebi yönümü geliştirebileceğim bir bölüm okuyup yazar olabilme hayalleri. Ayrılık vakti yaklaştıkça Fikret ile daha çok vakit geçirmeye başladık. Daha çok hayal kuruyor, daha çok dertleşiyorduk… Ve hep, O bana akıl! veriyordu: ”Salih! Oğlum yazarlığın okulu bile yok, harcama kendini” derdi. ”Fikret, hayatta neyi arzuluyorsan inşallah onu yaşarsın.” Derdim ben de.

Fikret ile ayrıldığımız gün, ömrümde en çok ağladığım ve zoruma giden günlerden biri oldu. Uzun süre birbirimizi bırakamadık. Gözyaşlarımın gözümde neden olduğu buğudan dolayı Fikret’i bile bulanık görüyordum.

”Her şey gönlünce olsun corç” dedim hıçkırarak.

”Dikkat et kendine Viktor Hügo” dedi tebessümle.

Ve ayrılık…

Önceleri sık sık mektuplaştık Fikret’le… Zaman ilerledikçe azaldı ve sonra da tamamen kesildi mektuplar. O zamanlar şimdiki gibi cep telefonları ve İnternet olmadığı için iletişim kurmak çok zordu. Tatillere geldiğimde onun işlerinden vakti olursa görüşüyorduk. Her buluşmamızda aramızdaki soğukluk hissediliyor, hayata bakış açımızın farkı daha da artıyordu. Ben üniversiteyi bitirip başka bir şehre yerleşince iletişimimiz iyice koptu.

Yıllar… Yıllar… Yıllar…

Ben, küçük bir yayın evinin kitaplarını bastığı, az sayıda okuyanı olan, kitapları çok az satan bir yazar oldum… Fikret ise yüzlerce çalışanı olan milyoner bir müteahhit oldu.

Kitap fuarında imza günü için Fikret’in yaşadığı şehre gideceğimi öğrendiğimde hemen aradım. İmza gününün akşamı lüks arabasıyla çıkışta Fikret bekliyordu. Yine lüks bir restorana yemeğe götürdü beni. Özlemiştim Fikret’i, ama bakışlarındaki küçümseyici ifadeyi anlamakta zorlanmadım. ”Geçinebiliyor musun yazarlıkla?” diye sordu. ”Tam olarak geçinebildiğimi söyleyemem, ara sıra yarı zamanlı işlerde çalışıyorum.” Diye cevapladım.

”Sana çok söyledim harcama kendini diye”

”Ben kendimi hiç harcamadım, aksine kendimi biriktirdim! Şimdi de biriktirdiklerimi başkalarına dağıtıyorum Fikret. Ben, düşüncelerimi, hayallerimi, sevincimi, üzüntümü, mis kokulu kağıtlara emanet ediyor, cüzi fiyatlara, gönüllü, almak zorunda olmayan ama alan insanlara satarak ruhumu doyuruyorum. Sen, beton yığınlarını fahiş fiyatlara, almak zorunda olan insanlara satarak kazanıyorsun. Sen, para biriktiriyorsun ben ise hayat.”

Gözlerime uzunca baktı ve yine alaycı bir tebessümle: ”Çocukluğumuzda biz seninle nasıl geçinebilmişiz ya” dedi. ”Haklısın Fikret, çocukluğun içindeki saf, temiz, karşılıksız, sevgi dolu duygular işte… Nedeni bu!”

Yemeğin sonunda Fikret beni otogara bıraktı. Ayrılırken O’na getirdiğim hediyemi verdim ve kalkmak üzere olan otobüse bindim. Koltuğumu hafif geriye doğru yatırdım. Kulaklıklarımı takıp mp3 çalarımı açtım. Tiryakisi olduğum gurup, Gurup Vitamin’e bıraktım kendimi, tabii ki Gökhan Semiz’e rahmet dileyerek.

***

Lüks arabasına binen Fikret, arkadaşından aldığı hediye paketini açtı. İçinden iki adet kitap çıktı. Kitapların isimlerini ve yazarlarını okudu:

Sefiller – Victor HUGO

Çocukluk Arkadaşım – Salih ÖZTÜRK

Az sonra Fikret ve Salih’in telefonlarına aynı anda bir mesaj geldi.

Salih’in telefonu: ”Hocam, yeni kitabınız insanın yüreğine dokunuyor. İyi ki varsınız.”

Fikret’in telefonu: ”140.000 dolar hesabınıza yatırılmıştır.”

Özkan SARI

En Çok, Bıraktığın Çiçeklere Bakmaktan Usanıyorum!

Sen yanımdayken dikkat etmediklerime şimdi dikkat ediyorum. Artık ne faydası var diye ara ara kızıyorum kendime ama yine de dikkat ediyorum. Belki görüyorsundur ve takdir ediyorsundur. Sahi, görüyor musun?

Derdin ya geceleri beraber yatalım, benden sonra yatağa gelme diye. Artık kızımız ne zaman uyursa ben de hemen yanına kıvrılıveriyorum. Kızımız her gözünü açtığında beni yanında görüyor.

Hep kızardın ya, artık sigara içmiyorum. İçemiyorum… İçince ruhun huzur bulamayacak gibi bir hisse kapılıyorum. Son dal sigaramın dumanını yolcu ettiğimden beri içim rahat. Sigarayı bırakınca içkiye başladım. Genellikle viski içiyorum ama iyi içiyorum. Üç beş kadehten sonra karşımda hayal meyal seni görür gibi oluyorum. Başlıyorum anlatmaya eski günlerdeki gibi, döküyorum ortaya ne varsa, heybemde tek bir kırıntı kalmayana dek. Kızarsan söyle, ne bileyim bir işaret falan göster istemezsen, içkiyi de bırakırım.

En çok bıraktığın çiçeklere bakmaktan usanıyorum. Usanıyorum ama bakmıyorum sanma, sadece bazen karıştırıyorum hangisine ne kadar su vereceğimi, hepsi sağlıklı… Balkondakiler çiçek açtı geçenlerde, kokladım; sen kokuyorlar.

Hep uyardığın gibi her Cuma anneni arıyorum. Aksatmıyorum. Biliyor musun?  Emine teyze değil; anne diyorum artık. Öyle dil ucuyla falan değil, ağız dolusu… Ağlıyor hep, ağlama annem diyorum, derken ben de ağlıyorum.

Motoru sattım, biraz ucuza gitti ama olsun. En büyük zevkimdi bilirsin. Ben eve dönene kadar rahat edemezdin hani, ona da binemedim. Bazen binme isteğim depreşiyor, o zamanlar ”Wild Hogs” filmini açıp izliyorum. 100’ü geçti herhalde izlediğim. Sen varken de izlerdim ya, bu esprilere mi gülüyorsun deyişlerin aklıma geliyor, gülemiyorum. Ağlıyorum.

Gazoz açacağını kullandıktan sonra tekrar dolaba geri takıyorum. Atmıyorum artık sağa sola, bazen masa üzerinde unutuyorum ama hemen aklıma geliyor, geri gelip yerine takıyorum. Hala aynıyım, her gün istisnasız bir şişe soda içiyorum. Kapaklarını hiç atmadım senden sonra, biriktiriyorum. Geçenlerde canım sıkıldı saydım, tam 292 kapak olmuş. Sensiz batan tam 292 güneş, sensiz uyumaya çabaladığım tam 292 gece… Kapakları geri koyarken, yine ağlıyorum.

Kilo verdim biliyor musun? Öyle üç beş kilo sanma sakın, tam 27 kilo. Haklıymışsın… Meğer akşamları yediğim abur cuburmuş tüm suçlu. Artık hava karardıktan sonra bir şey yiyemiyorum. Gönlüme çöken bir hüzün, boğazımda çöreklenen bir düğüm, su bile geçmiyor. Zayıflayınca damatlığım da üzerime tam oldu artık. Ne de yakışırdım yeni halimle kuğu zarafetinin yanına. Haa! Unutmadan söyleyeyim, düğünde kiraladığımız gelinliğin vardı ya! İşte onu satın aldım. Kuru temizlemeye verip iyice temizlettim. Şimdi damatlığımın yanında asılı duruyor.

Yıllardır kestiremediğin bıyıklarımı da kestim. Hem de bir çırpıda… Aynaya baktığımda yeni görüntüme alışmam kolay olmadı. İlk sokağa çıkışımda kendimi sanki çıplakmışım gibi hissettim. Ama senin gidişinin hissettirdiği yalnızlık ve çıplaklığın yanında esamesi okunmaz. Öyle bir çıplaklık ki… Yazın yakıcı sıcağında üşüten, ürperten.

”İncirler olana kadar kalsaydın bari” şarkısını papağan gibi tekrarlar dururdun ya, hani nakaratını gözlerime bakar söylerdin. Ben de her seferinde sana; ben incir sevmem ki derdim. ”Ama ben seviyorum!” Derdin sen de. Biliyor musun ben de seviyorum artık. Hem yaşını hem de kurusunu. Ara ara o şarkıyı açıp dinliyorum, yine ağlıyorum. Dudaklarım titriyor ve dökülüyor belli belirsiz bir cümle: incirler olana kadar…

Sen gittikten sonra en çok zoruma giden gözlerine bakıp adını zikredememek oldu doyasıya. Bir yasa çıktı geçenlerde, isteyenler adını ve soyadını değiştirebilir diye… Hemen götürdüm kızımızı nüfus müdürlüğüne ve adını değiştirdim. Nalan oldu adı. Nalan kızı Nalan! Hem büyüdükçe de sana benziyor. Artık doyasıya zikrediyorum adını.

Ne çok şey var bir bilsen sana anlatmak istediğim. Ne çok değiştirdiğim huyum var bir bilsen senin sevmediğin. Az da olsa değiştiremediklerim de var ama uğraşıyorum inan! Mesela; hala çok ağlıyorum.

Sen yanımdayken dikkat etmediklerime şimdi dikkat ediyorum. Artık ne faydası var diye ara ara kızıyorum kendime ama yine de dikkat ediyorum. Belki görüyorsundur ve takdir ediyorsundur.

Sahi, görüyor musun?

***

Özkan SARI