Gören Olmaz

Una Luna – Il Vicolo

Arsız bir rüzgâr eser,
kitabın sayfaları açılır,
kurumuş bir gül düşer yere, gören olmaz.

Siyah paltolu yaşlı bir adam bastonuna dayanarak yalnız yürüyordur karlı yolda, gökyüzü gridir, alıcı kuşlar adamın başında dönüyordur.
Saçlarını topuz yapmış, beyaz elbiseli bir kadın geçmişi çiğniyordur çıplak ayaklarıyla.
Meczubun biri keman çalıyordur uzakta, aşığın biri kadının çiğnediği geçmişe kaldırıyordur son kadehini, burnunu koluna siliyor, ağlıyordur.

Biri İstanbul’u duymaya çalışıyordur, şiirdeki gibi ve hatta gözleri inadına açık!
Sarı yapraklardan adamlar savruluyordur rüzgârda, biri gelip süpürüyordur iş icabı!

Yağmur yağıyordur şehre, kaldırımlar ıslanıyor, üstü ıslak küçük bir çocuk titriyordur köşede.
Umutları koltuğunun altında bir adam, gökkuşağının altından geçmeye çalışıyordur kimse görmeden.

Biri veda ediyordur sevdiğine, öteki kavuşuyordur ayrılanlardan haberi olmadan.
Kovadaki istavrit hayatın anlamını sorguluyordur son nefesini vermeden önce.
Martı gülüyor, çocuk üzülüyordur denize düşen simide.

Arsız bir rüzgâr eser,
kitabın sayfaları açılır,
kurumuş bir gül düşer yere,
gören olmaz.

Aynı Şarkıdan.
5 KASIM 2010
ÇORLU
Ali Gülcü

Taş


Yosuna, midyeye kesmiş, arsız martıların tüneği, nasıl bıraktımsa öyle bekler,

anlatmaz ki dinleyeyim,
susar, içine atar sanki de,

gıkı çıkmaz!


Yıllar önce bir gece eşkina avında tesadüfen neredeyse el yordamı ile buluvermiştim, bildiğin yer sofrası kadar bir şey sonraki gelişte ara ara… 
Meğer deniz yükseldiğinde suların altında kalırmış.


Canımın çok yandığı tee geçmişte bir gün, delikanlıyım o zamanlar, dünya etrafımda dönüyor sanıyorum,

mevsimlerden hep bahar,

kaybetmeyi, aldatılmayı bilmiyorum,
felsefeye ihtiyacım yok yahu, o kadar yani.
Şimdi düşündüm de sebebini hatırlamıyorum,
gençlik rüzgarları belki,
niye ezildiysem,
niye kırıldıysam?

Zamandan daha iyi sargı bezi mi var yahu?
bak üzerini örtüvermiş yaranın,
söndürüvermiş yangını… 

Ayaklarımın suya erdiği o gün kapatayım dedim kendimi bir dört duvar arasına aylarca insan içine çıkmayayım,
nasıl olacaksa o iş?
Delikanlılık işte!

Taş geldi aklıma; yıldızlı bir gecenin nihayetinde sabahladık, anlattım dinledi, çıt yok, yorum yok, eleştirmek yok…
Anladım ki; anlatmak istiyor insan, taş da olsa dinlesin istiyor, yargılanmasın, zayıf görünmesin, çekiştirmesin birileri ötesinden, berisinden, fırtınalı havalarda sığınabileceği bir liman, saklanabileceği ağaç kovuğu, soluklansın, nefes alsın istiyor…

Sonra müdavimi oldum deniz taşının, ne zaman başım sıkışsa, ne zaman ağlamaklı olsam, ne zaman küfür edemesem birinin yüzüne karşı, ne zaman yakalarına yapışamasam, ne zaman sonunu düşünsem, ne zaman kahraman olmadığımı anlasam ,işte o zamanlarda gider oldum avuç içi kadar, beklemeyi bilen taşa…


Hiç unutmam Orhan Veli geldi bir gece, diş fırçasını sardığı sarı ambalaj kağıdına yazdığı şiiri okudu.
Başka bir gece Can Yücel oradaydı, nasıl sinirli, gitmeyi kafasına koymuş ama ya kapıdaki Rex?

Deryanın mavi koynundan çıkıp yaz aylarında güneşlendiğim de, tenekede midye yaptığımda oldu deniz taşında…


O hep bekledi,
ben hep gittim.

Taş beni bilir.
Ben taşı bilirim.

*Yazarın “Aynı Şarkı” isimli eserinden alınmıştır.