Köz Ve Kül

”Buyurun efendim ne alırdınız?”

”Arkadaşım gelecek, o gelince söyleyelim. Sen bana şimdilik demli bir çay ver.”

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

Bizim sevdamız da eklendiğinde ayrılık katarına, nedeni; ”Teröriste kız vermem.” olmuştu. Biz kendimizi vatan aşığı gençler sanırken, başkaları terörist sandı. Sadece Nihan’ın babası değildi böyle düşünen, devlet de böyle düşünmüş ki aylarca anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi. Neler gelmedi ki o burnumdan; cerahatler, kusmuklar, kanlar!

Henüz yirmi iki yaşımdayken, sevdası; işkencelerin acılarına merhem olan bir delikanlı olarak girdiğim Ulucanlar Hapishanesinden, dört yüz yirmi beş gün sonra, sevdası; yaralarını dağlayan bir garip olarak çıktım.

Çok eskide kaldı o günler. Yüzüme işedikleri, ıslatıp beton hücrelerde çıplak bıraktıkları, bayıltana kadar dövdükleri, köpekleri üzerime salıp testislerimi parçalattıkları günler çok eskilerde kaldı.

Hep merak ettim bu yaşıma kadar… Ben hapisten çıktığımda Nihan ile evlenseydik şimdi içimde büyüdüğü kadar yine büyür müydü sevdası? Hıçkıra hıçkıra koşarak ayrıldığı, O’nu son kez gördüğüm o görüş günü elime tutuşturduğu mendilini koklamadan yatar mıydım bir gece bile. Vuslat aşkı öldürür derler. Vuslatsız aşk da aşığı öldürürmüş meğer.

İnsan olduğumu unuttuğum onca işkenceyi, onca darağacında sallanan fidanı, canımız pahasına dillendirdiğimiz onca marşı ve sloganı ruhumun derinlerinde kör kuyulara saklayıp unuttum da(alıştım da) gönlümün tam ortasında sızlayıp duran kâğıt kesiği sevdamı unutamadım.

Söz vermiştim kendime Nihan’ın karşısına çıkmayacaksın diye, otuz altı yıl boyunca da çıkmadım. Benim açtığım kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanatmaya hakkım yoktu. Az bir ömrüm kaldığını, yakında elden ayaktan düşüp muhtaç bir yatalağa dönüşeceğimi bilmesem yine görmek istemezdim onu. Öbür dünyada ne olup biteceğini, onu oralarda görüp göremeyeceğimden emin olamamam tetikledi son kez görme arzumu. O’nun yıllar önce beni son kez görmek istemesi üzerine hapishaneye gelmesiyle, benim O’nu şimdi son kez görmek istemem aslında aynı ağacın farklı meyveleriydi.

Nihan’ı benimle buluşmaya ikna eden kız kardeşi olmuştu. Hasta olduğumu söyleyip zar zor ikna etmiş. ”Sadece yarım saat” demiş Nihan kız kardeşine.

Demli çay eşliğinde, katran karası geçmişimi daha da demlediğim düşünceler arasında girdi Nihan pastane kapısından içeri. Beni tanıyamayacağından emindim. Beni görmesi için elimi kaldırdım. O anı nasıl tarif ederim bilmiyorum. Yaşanılanı tarif ederim de yaşadığımı nasıl tarif ederim onu bilmiyorum. Eğer o an hissettiklerimi tarif etmek için kullanılan kelimeler varsa dilimizde(ki sanmıyorum) ben bilmiyordum. Nihan bana doğru yaklaştıkça şuurumun uzaklaşmasından korktum. Tüm duygularım birbirine karışıp, zihnimin içinde sıkışıp kaldılar.
Nihan karşımda durup elini uzattı. Tokalaştık ve sandalyelere oturduk.

Nihan’ın bakışları donuk, elimi sıkışı; yeni atanmış bir kaymakama hayırlı olsuna gelen insanların ziyareti kadar soğuk ve samimiyetten uzaktı. Benim O’nun elini sıkışım; bir annenin bebeğinin ayak parmaklarını öpüşü kadar sıcak ve samimi.

”Hoş geldin Nihan. Nasılsın?”

”Hoş bulduk Nazım. İyiyim. Sen nasılsın?”

”İyiyim desem inanır mısın Nihan? Ya da kötüyüm desem bir önemi var mı?”

”Nazım! Onca yıl sonra evli bir kadın olarak, hasta olduğun için kız kardeşimin ısrarıyla yanına geliyorum. Bu şiir gibi cevabına şiir gibi cevap vermemi mi bekliyorsun? Eskide kaldı Nazım. Her şey eskide kaldı. Çok vaktim yok hemen kalkacağım”

”Sana neler yaşadığımı uzun uzun anlatamam Nihan. Hem vaktin yok, hem zaten inanmazsın. Ben bile inanmıyorum zaten yaşadıklarıma, sanki kendim uyduruyormuş gibi hissediyorum. Geldiğin için çok müteşekkirim. Hatırlar mısın idam cezamın onaylandığı o son görüş günü bana söylediklerini; ”Konuşma Nazım’ım, dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.” Sonra ağlayarak mendilini vermiştin bana. ”Dün gece göğüslerimin arasına sokup uyudum kokum geçsin diye” demiştin. O mendilden teninin kokusu hiç geçmedi Nihan. Ben mendilden kokladım onca yıl, başkaları göğüslerinden.”

”Unutmadım elbet Nazım. Ama bunların ne zamanı ne de sırası.”

”Ne zaman kaldı ne de sıra Nihan. Konuşma sus! Dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.”

Çok fazla konuşmadık Nihan’la, o gözlerini kaçırıp saate bakıp durdu, ben ise saati kaçırıp gözlerine bakıp durdum. Birazdan kalkıp gidecekti. Oysa ne de farklı hayal etmiştim bu buluşmayı. İki sıcak kelam eder, ebedi ayrılık hediyesi olarak bir tebessüm takar unutmuş yanaklarıma diye düşündüm, olmadı. Keşke hiç görmeseydim de otuz altı yıl önceki son sözleri asılı kalsaydı kulaklarımda, keşke hiç görmeseydim de sevdasının küllendiğini öğrenmeyip, hep köz kaldığını sansaydım. Böyle ölmek daha çok zoruma gidecekti artık.

”Nazım gitmeliyim artık müsaadenle. Geçmiş olsun! Allah şifa versin. Hoşça kal!”

Ve Nihan gitti. Eski bir okul arkadaşıyla buluşmuşçasına…

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

”Buyurun efendim bir şey alır mıydınız?”

Burnumda tuttuğum mendili yere indirdim ve cevap verdim:

”Sen bana bir çay ver. Sadece deminden olsun.”

Özkan SARI

Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

İLK-sizlikteki SON-suzluk

Joseph Beg /Too Late Now

En zorudur oyunu açmak;


söze ilk başlayan,
ışığı yüzünde ilk hisseden olmak.

Bir müzik cümlesinin ilk motifini hayal etmek…

Mermere ilk kesiği,

tuvale ilk rengi ve kağıda ilk cümleyi atmak…

Çünkü güçlü başlangıçlar yapmadan beli doğrulmaz hiçbir eserin.

Çünkü,

ilhamını ilk hareketten alır gösteri.

İlk cümlenin arkasına saklanır heybetli bir şiirin en dile dolanan dizesi.

Yolu açmak, yoldan gitmekten zor olduğu için

bir başlangıç ya rezil ya da vezir eder sahibini.

İki insan arasında olan da bundan farklı değil sanki.

İçten bir gülümseme, güçlü bir tokalaşma, gözden göze akan sözsüz ama kararlı bir merhaba…

İlk temas…

Her şeyin güzel gideceği ya da hiçbir çabanın, o adı konulamayan asimetriyi düzeltemeyeceği an sinerjisi…

Belki de bu yüzden bir şeyi sonlandıran en önemli şeyin sırrını başlangıcında aramak lazım. İyi ya da kötü, sevgi ya da nefret fark etmeksizin bütün sonlar başlangıçlarından ilham alıyor gibi.

Fakat yine de tecrübeleri, istatistikleri yanıltan hal ve oluşlar var.

Yumurtayı kırdığımız andan itibaren asla doğru ilerlemediğimiz bir tariften, anlaşılmaz bir lezzet şölenine dönüşen deneysel bir kek misali…

Beyaz gömleğimize damlamış öğle yemeği arması ya da sıcaktan façası bozulmuş kalanımızla elini sıktığımız yunan heykeli adamlar ve tanrıça modeli kadınlarla süregelen mükemmel ilişkilerimiz var (!) 🙂

Hem o kadar seyrek bir mucize olsaydı bu, “Büyük aşklar nefretle başlar.” diye gezegensel bir vecizemiz olur muydu hiç?

Siz de fark etmişsinizdir;

onlarca cümle yazılmasına rağmen
başlayamamış bir yazı var burada.

Giriş cümlesini, sıradan bir anahtar ya da toka gibi nerede unuttuğunu bilemeyen bir heveskarın geliştirme ve sonlandırma telaşı var.

Eğer hala okuyorsan yazılanları, yalnızca “Şanslıyım.” derim.

Eğer benzer bir illetin yamacındaysan,

direnmeyi bırakmanı salık veririm.

Keza,

bir tür zihin spazmıdır yaşadığın

ve

gidilmez ondan.

Suyun ortasında bacağını yaran bileyli ağrı gibi yalnız bir kriz anıdır.

Çırpındıkça kenetlenen bir tutunmadır bu, duygu krampıdır

gidilmez…

Kendini hareketsizliğe teslim etmek gelirse aklına,

belki o gider senden.

Kuşatacak bir yer kalmadığında,

bittiğinde savaş,

vazgeçer.

İlk cümlesini, okyanusun içine düşürdüğü damla gibi yitirmiş bir yazının sonundan medet ummak saflık olur.

Böyle anlarda heveskar hep aynı üç noktaya tutunur.

Derya CESUR

Mezarlıkta Bir Gece

Yatak odamın sarı ışığı altında, kelimeler gözlerimin önünden akmaya devam ederken önce kalbime, sonra beynime ulaşamaz oldular. Göz bebeklerime çarpıp yere düşmeye başladıklarında ise, elimdeki kitapla olan tek bağım sadece elimde olmasıydı. Kitabı kapatıp artık uyumayı düşünüyordum ki bana seslenen bir sesle irkildim:

“Artık bırakmalısın, okuduklarından bir şey anlamaz oldun, aşk ile ilgili düşüncelerimin olduğu bölümdesin, kaçırmanı istemem.”

Ayakucumda durup bana bakan adamı görüyor, yaşadığım şokun etkisiyle ben de sadece ona bakıyordum. O ise suratımın korku ve şaşkınlıkla büründüğü ifadeye bakıp için için gülüyordu.

“Ne arıyorsun benim yatak odamda, in misin, cin misin?”

“Hayır, ne inim ne de cin. Ben Haruki Murakami’yim. Kitaplarımı okuyarak beni sen çağırdın unuttun mu?”

Galiba rüyadayım diye düşündüm fakat rüyaya benzemiyordu. Öldüm mü desem, o da değildi. Bir müddet sonra merak etmeyi bırakıp ne de olsa rüyadır diyerek Murakami’ye seslendim.

“Buraya nasıl geldin diye sormayacağım ama neden geldin?”

“O zaman lafı çok uzatmadan anlatayım. Biliyorsun! Ben hala bu dünyada yaşayan yazarlardan biriyim ve ölmüş yazarlarla bu dünya arasında bir köprü görevi görüyorum. Biz bu yazarlarla belli aralıklarla, belirli bir yerde toplanıp bazı konular üzerinde kısa sohbetler ediyoruz. Bu sohbetlere, yine hala dünyada yaşayan ve tüm bu yazarlarla ortak bir bağı olan birini de davet ediyoruz. Bundan sonraki toplantımız için ise seni seçtik. Toplantımızı senin şehrinde ve senin belirleyeceğin bir yerde yapacağız. O gün geldiğinde gece tam 01:00’da herkes orada olacak.”

“İyi ama benim o yazarlarla ne gibi bir bağım olabilir ki? Anlattıkların çok saçma ve mümkün olmayan şeyler. Sana inanmamı beklemiyorsun herhalde.”

“Bak evlat! Sen istemeseydin eğer zaten seçilmezdin. İnanıp inanmamak senin seçimin. O gün ki toplantımızın konusu ‘aşk’ olacak. Senin belirlediğin yeri biz biliyor olacağız ve tam söylediğim saatte orada olacağız. Haftaya pazartesi gecesi unutma. Hatta konunun ilk açılışını da ben yapayım. Kim âşık olmuşsa, kendisinin eksik parçalarını arıyordur. Bu yüzden âşık, maşuğunu düşündükçe acı çeker. Bu tıpkı, uzun zamandır görmediğin birinin odasına girdiğinde bulduğun anılar gibidir.”  Dedi ve gözden kayboldu.

Sabah uyandığımda başım ağrıyor, hemen yanımda Murakami’nin kitabı duruyordu. “Ne rüyaydı ama” dedim içimden. Her zamanki gibi yine kitabın etkisinde kalıp rüya görmüştüm. Daha iki gün önce de rüyamda Goethe’yle birlikte Genç Werther’in mezarını ziyaret etmiştik.

Rüyanın üzerinden bir hafta geçmiş ve pazar akşamına gelmiştik. Uyumadan önce yeni bir kitaba başlama düşüncesiyle kütüphanemi karıştırdım. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri ayarlama enstitüsü’ kitabını raftan indirip yatağıma uzandım. Hep yaptığım gibi önce kitabı kokladım. Huzur kokusunu tarif et deseler, kitap kokusu derdim galiba. Kitabın bilgi ve önsöz sayfalarını geçip ilk sayfasını açtığımda içinde bir not kâğıdı buldum. Çok eski bir kâğıda çok eskiden yazılmış gibiydi ve okumaya başladım:

Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki, eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde, fakat daima ödersiniz. Yarın gece saat tam 01:00’da unutma! Ahmet Hamdi”  Yazılıydı kâğıtta.

Allah’ım sen benim aklıma mukayyet ol. Galiba artık kafayı yemek üzereydim. Güneşin doğmasıyla beraber çoktan toplanılacak yeri bulmak için arayışlara başlamıştım. Nereyi bulacaktım ki, kimler gelecekti, nasıl bir düzen istiyorlardı. Yemek ya da içecek bir şeyler isterler miydi? Zihnimde dolaşan onlarca sorunun arasında aklıma bir yer gelmişti; Mezarlık! Ne de olsa mezarlıklardan korkmuyordum. Asıl korkacaklarımız mezarlığın dışındakilerdi.

Akşam saat  22:00’da hazırlanıp evden çıktım. Mezarlığa ulaşıp içindeki parsel yollarından birinin üzerindeki banka oturup beklemeye başladım. Etrafta tam bir ölüm sessizliği ve karanlığı mevcuttu.

Kendi kendime seslendim:

Allah’ım ben ne yapıyorum böyle… Ve Ey aşk! Sen nelere kadirsin!

Zaman, gecenin koyu karanlığı içinde bir yılan gibi sessizce  akıp gitmekteydi. Zaman ilerledikçe zihnimin içinde tepinip duran sorulara bir yenisi daha ekleniyor, akıl sağlığım ile ilgili şüphelerim artıyordu. Mezarlık, ölü yazarlar, aşk ve ben. Bu dört kelimeyi cümle oluşturması için insanlara dağıtsak, birçoğu dokunmadan geri teslim ederdi muhtemelen.

Karanlığın içerisinde ışık olarak beliren tek nokta kol saatimin akrep ve  yelkovanı üzerindeki fosfordu. Akrep 1’e doğru yaklaşırken, yelkovan 9’un üzerindeydi. Kalan on beş dakika ömrümün en yavaş ilerleyecek olan on beş dakikası olabilirdi. Börtü böceğin mezarlık içerisinde kurumuş otlar arasında çıkardıkları sesler, muhtemelen biraz sonra şahit olacaklarına seyircilik yapmak için ön saflardan yer kapma telaşından kaynaklanıyordu. Kalın gövdeli meşe ağaçları ise baykuşları davet etmiş, dallarında misafir etmekteydi. Sahne ve seyirciler hazırsa, geriye tek eksik kalıyordu; oyuncular.

Saat 01:00

“Aşk, aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder; ruh yeniden bakire kalamayacak hale gelir ve bir başkasının ruhundaki okyanusa dalacak gücü kendinde yeniden bulamaz.”  Sözlerinin ardından bileğinden sonrasının olmadığı bir el bana uzanıyordu, o an anladım ki gösteri başlamıştı. Bana uzanan eli tutmamla beraber James Joyse’nin bedeni belirivermişti ve : “Hey! Genç dostum tam bir hayal kırıklığı içerisindeyim. Ben ‘ölüler’ kitabını yazarken bile mezarlığa gitmedim. Sen aşk üzerine olan bir toplantı için mezarlığı mı seçtin?”

Ben daha cevap olarak ne söyleyeceğimi düşünürken hemen ardımdan bir ses daha belirdi: “James! Sakin ol dostum, sadece sen değilsin bu toplantının tek misafiri ve ben mezarlıkları çok severim. Ne şiirlerime ilham olmuştur mezarlıklar ve ölüler, onlara olan hasretimdi intihar etmeme sebep ve sen genç dostum kulak asma, kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı.” Kalın paltosu ve elinde bastonuyla Oscar Wilde karşımda duruyordu. Keskin bakışları göz bebeklerimi delebilirdi. Tebessüm ederek devam etti: “Aşk bile salt fizyolojik bir sorundur. Bizim öz irademizle hiç ilişiği yoktur. Gençler sadık kalmak isterler, kalamazlar; yaşlılar sadakatsizlik etmek isterler, edemezler. Söylenecek söz bundan ibaret. Ben mazarlığı gezeceğim müsaadenizle”

“Hey Oscar! Bizi karşılamadan mı gidiyorsun. ‘İşkence’ üzerine sohbet ettiğimiz Prag’daki müzede de işkence aletlerini inceleyeceğim diye gözden kaybolmuştun. Merhaba genç adam, ben Milan Kundera, son okuduğun kitabımı sıkılıp bitirmediğini bilmediğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Madem konumuz aşk dinle öyleyse: Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.” Milan Kundera sözünü bitirip şapkasını çıkardı ve bizi selamlayarak yanıma oturdu.

Ben ise içinde bulunduğum paranormal olay karşısında sınırları belli beynimin, kontrolü, sınırları sonsuz ruhuma vermesi için dua ediyordum. Derken bir elin başımı okşadığını fark ettim ve ılık bir ses dalgasının kulaklarımın kıyılarına çarpışını:

“Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta. Bu sadece kitabımdan bir alıntı genç adam, aşk ile ilgili asıl söyleyeceğim şu ki; Aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar. Ben Vladimir Nabakov, biraz kenara kayarsanız yanınıza oturabilirim.”

Mezarlık içinde toplanmaya başlayan ölü yazarların üzerinden şiddeti düşük, gözü rahatsız etmeyen çok loş bir ışık dalgası yayılıyordu. Yazarların çoğalmasıyla ışık da çoğalıyor, artık gözler yüzleri seçebiliyordu. Yazarlar ardı ardına beliriyor. Kimi mezar taşlarına sırtını vermiş yerde oturuyor, kimi meşe ağaçlarına dayanmış ayakta duruyordu. Tabi yerden biraz yüksekte havada asılı duranlar ve bana temas halinde yanımda oturanları da belirtmeliyim.

“İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur.” Dedi elinde tuttuğu siyah beyaz renkteki kedisiyle Ernest Hemingway.

Mezar taşına sırtını dayamış yerde oturan İtalyan şair Cesare Pavase söze girdi Hemingway’in ardından. “İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez. Aşk bizi tüm çıplaklığımız, sefilliğimiz, düşkünlüğümüz ve hiçliğimizle açığa vurduğu için öldürür. İşte ben de kendimi öldürdüğümde sadece kırk iki yaşımdaydım genç dostum” dedi bana seslenerek.

“Hey! Bırakın şu ipe sapa gelmez aşk üzerine düşüncelerinizi ve beni dinleyin. Hey Genç Türk! Sen daha fazla aç kulağını, diğerleri dinlemeyecek çünkü. Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran bir yüzey bulur; bizi gidişten daha fazla büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir. Fransız yazar Marcel Proust’tu sırasını salan.

“Ülkeme hoş geldiniz dostlar! Ve sen genç arkadaş, sen de aramıza hoş geldin.” Dedi Oğuz Atay ve devam etti: “Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Dedi ve sustu.

Mezarlık her geçen dakika kalabalıklaşıyordu. Virginia Volf, Jane Austen, Mary Shelley, Harper Lee gibi birçok kadın yazar da kalabalığın içindeydi. Bazen aşk üzerine konuşmalar karşılıklı atışma şeklinde, bazen herkesin kulak kesildiği kısa bir anektod şeklinde  devam ediyordu.

Bir ara kalabalığın arasından aksakallarıyla göğe doğru bir yazar yükseldi. Tüm konuşmalar kesildi ve herkes o yöne doğru bakıyordu. Bu Tolstoy’du. Gür ve bilge sesiyle seslendi: İnsanlar, aşk üzerindeki görüşlerini değiştirmelidir. Kadınla erkek, cinsel aşkı şimdi olduğu gibi şiir havasına büründürmekten kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu kabul edilmeli.

“Konu aşk olunca, haliyle katılan çok olmuş.” Dedi sağ kolunu omzuma dolayan Nazım Hikmet. “Unutma evlat, başka hiçbir konu başlığı bu kadar ölü yazarı bir araya toplayamazdı. Daha sabaha çok var ve güneş doğana kadar burada olacağız. Herkes aşk ile ilgili kısa düşüncelerini paylaşacak. Şu ana kadar duyduklarına dikkat et hepsi farklı. Neden? Çünkü burada gördüğün herkes kendi oldu da ondan. Oscar Wilde’nin dediği gibi “kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı.” Ve kendi aşk tarifini kendin yap. Her gönlün, her zihnin aşka verdiği tepki farklıdır. Kimi yok oluşu tadar, kimi yeniden doğuşu.”

Güneş yüzünü göstermiş, mezarlık içerisindeki kısa çalıların üzerlerinde biriken çiğ tanelerini uyandırmaktaydı. Uyanıp buharlaşan çiğ taneleri mezarlığı sis bulutu içinde bıraktı. Kimse kalmamıştı. Gecenin karanlığında şahit olduklarımın büyüsünü gün ışığının tırnakları törpülüyordu. Eve gitmek için ayağa kalktığımda, sol çaprazımda ki mezar başında biri uyumaktaydı. Yüzümde ince bir tebessüm belirdi; bu Haruki Murakami’ydi. Uyandırdım.

“Sen neden buradasın?”

“Unuttun mu, dün gece burada olanların arasındaki tek yaşayan yazar benim. Yani hala buraya aitim. Hadi sana gidip kahvaltı yapalım. Ardından Tokyo’ya uçacağım. Beni havaalanına bırakır mısın?”

“Hı hı… Tabi ki…”

“Herkes söyledi fikirlerini, sen ne diyorsun bu aşk olayına?”

“Aslında söyleyecek bir şeylerim var. Gece burada olan yazarların birçoğunun aşk üzerine olan düşüncelerini okumuştum. Yıllardır her bulduğumu kazana attım, yıllardır fokurdar. Ve bir gün yeter dedim bu kadar kaynadığı. Daldırdım avuçlarımı içine ve bir yudum içtim. Sordum ruhuma, nasıl tadı diye… Anlat dedim bir cümleyle.”

“Eeeee meraklandırma insanı, ne dedi?”

“Aşk, âşık ve maşuk arasında ağzı açık makas arasında durur. Makas kapanmadığı sürece canlıdır. Yani, bedenler birbirine yaklaştıkça, ruhlar birbirinden uzaklaşır.”

Murakamiye döndüm ve: “Yatak odama geldiğin gece, bu sohbetlere yine hala dünyada yaşayan ve tüm bu yazarlarla ortak bir bağı olan birini davet ediyoruz demiştin. Peki neydi bu yazarlarla benim aramda olan ortak bağ?”

Murakami tüm bedenini bana doğru döndürerek japon usulü selamladı ve ardından cevap verdi:

“Aşk”

Özkan SARI

Röntgende Görünmeyenler

Aynanın karşısında son kez kendine baktı. Her şey tamamdı. Duşunu almış, tıraşını olmuş, parfümünü sıkmıştı. Abisinin düğününde aldığı takım elbisesini de giydi fakat kravatını bağlamayı beceremediği için kravatı takmadı. Takım elbisesi biraz sıkmıştı ama başka seçeneği yoktu. Bugüne kadar düğünden düğüne lazım olmuştu zaten. Hazırlığı bitince annesine seslendi ve birlikte evden ayrıldılar.

Yolda kısalan her mesafe heyecanını daha da katmerliyordu. Bu ay sevdiği kadınla üçüncü buluşması olacaktı. Saat 10:30’da randevuları vardı. ‘’Acaba bugün gönderdiğim çiçeği teslim aldı mı?’’ diye geçirdi içinden. Bugüne kadar gönderdiği tüm çiçekleri, çalıştığı çiçekçi dükkânın da kendisi hazırlamıştı. Uzun uzun uğraşır; çiçek düzenleme sanatındaki yeteneklerini sergilerdi. Güller, papatyalar, lisyantuslar, lilyumlar, orkideler adeta birbiriyle boy ölçüşen mankenlere benzerdi. Tüm hayatını adadığı çiçeklerinden şaheserler meydana getirirdi. ‘’Beğeniyor mu acaba çiçekleri mi?’’ diye sordu kendince.

Randevulaştıkları yere gelmiş, annesiyle beraber bekleme salonunda beklemeye başlamışlardı. Geçen her saniye terlediğini fark ediyor; bu duruma çok sinir oluyordu. Avuç içleri daha da terliyor; kendi üzerine silemediği için oturduğu koltuğun kumaş bölümlerine sürüyordu. Kalp ritmi hızlanmış, ateşinin yükseldiğini hissediyordu. Sevdiği kadını görecek olmanın mutluluğu ve stresi birbirine karışmıştı. Durmadan bacaklarını sağa sola sallıyor, elini kolunu istemsizce aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Hareketlerinden rahatsız olan annesi: ‘’Oğlum iyi misin? İnşallah bu sefer bir sonuç alırız.’’ diye seslendi. Annesinin sorusunu duymadı bile, kalkıp tuvalete gitti. Duvarda aslı duran kâğıt havludan bir miktar çekip avuç içlerini sildi. Ceketinin iç cebinden kalem parfümünü çıkarıp üzerine sıktı. Aynaya baktı: ‘’Sakin ol! Sakin ol!’’ diyerek yüksek tonda bağırdı aynadaki görüntüsüne.

Bekleme salonuna bakan kapılardan biri açıldı, beyaz önlüklü bir bayan salonda oturanlara seslendi : ”Lemi Bey!”

Lemi hızla yerinden kalktı ve odaya yöneldi. Heyecandan elleri titriyor, bakışları bulanıyordu. Odaya girdiğinde hızlıca odaya göz gezdirdi. Geçen hafta gönderdiği aranjmanlar ve saksı çiçekleri odanın bir köşesinde, dün gece geç vakitlere kadar hazırladığı teraryum sevdiği kadının oturduğu masanın sol köşesinde duruyordu. ‘’Demek ki beğendi bugünkü hediyesini’’ diye düşündü ağzından yanaklarına süzülen bir tebessümle.

Sonra sevdiği kadına baktı gözleri, sadece bakmadı; gördü onu. Gözleri değil, beyni, damarları, kalbi, derisi, her bir hücresi gördü onu. Ayak uçlarından bir saka kuşu kanatlandı ruhunun içinde, her bir hücresine kanat değdirip, her bir dokusunun selamını yüklenip gözlerinden dışarı süzüldü. Lemi’nin gözlerinden, sevdiği kadının gözlerine doğru kanat çırptı…  Zaman durmuştu adeta, geçen mikro saniyeler günlere, saliseler aylara evrilmişti. ‘’Hep böyle kalalım.’’ Dedi içinden.

Zaman dolmuştu. Bindiği büyülü fayton kabağa dönüşüvermişti. Sevdiği kadının sesi ise gördüğü rüyadan uyandırdı onu :

‘’Lemi Bey hoş geldiniz. Sizden istediğim tetkik sonuçları elime ulaştı. Bu sonuçlardan da görüyorum ki bir rahatsızlığınız gözükmüyor. EKG, ekokardiyografi, kan basıncı holteri ve son olarak damar röntgeni… Benim yapabileceğim her şeyi yaptım. Dilerseniz başka bir bölüme sevk edelim orada arasınlar sorunun ne olduğunu. Bana bir daha gelmenize gerek yok.’’ Dedi doktor hanım. Lemi gözlerini dikmiş, aşkla baktığı kadının kendine seslenişini dinliyordu. Neler söylediğini anlamıyordu. O an tek düşüncesi, sevdiği kadının rujlu dudaklarından çıkan kadife sesini kulaklarından buyur edip, kalbinde misafir etmekti.

‘’Keşke size açılabilsem, gönül kayığımın sizin okyanuslarınızda fırtınalarınıza yem olmayacağından emin olabilsem. Bana bir daha gelmenize gerek yok dediniz ya doktor hanım, keşke gitmenize gerek yok deseydiniz. Beraber aramaya devam edelim dertlerinizin dermanını deseydiniz.  Benim derdimin dermanının sizin kadife sesiniz, okyanus gözleriniz olduğunu bilseydiniz. Ben sizi görmezden gelirim ama, yüreğim selamı kesmiyor.’’ diyemedi Lemi… İçinden geçirdiklerini ses tellerinde yoğurup dışarı atamadı. Boğazının ortasında eritip içine akıttı.

‘’Lemi Bey iyi misiniz? Cevap vermediniz.’’

‘’Kalbim acıyor. Röntgende de göremediniz demek.’’ dedi Lemi. 

‘’Durumu anlattım size Lemi Bey… Çıkabilirsiniz.’’ dedi doktor hanım.

Lemi çoktan kök salmıştı oturduğu koltuğa, kökleri yeraltına inip doktor hanımın tüm vücudunu sarmıştı. Nasıl kalkabilirdi ki, nasıl ayrılabilirdi o odadan, nasıl ayırabilirdi gözlerini köprü kurduğu sevdiğinin gözlerinden.

Eline aldığı baltayla tek tek kesti köklerini, terk etti kurumaya, nefessiz kaldığını hissetti. Direnmedi daha fazla. Kalktı oturduğu koltuktan ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken doktor hanıma döndü: ‘’Ne kadar güzel, ne kadar özel çiçekler bunlar doktor hanım. Çok şanslısınız.’’ Doktor hanımın yanaklarında tatlı bir heyecan zuhur etti, gamzeleri belirdi. Kimlerin gönderebileceğini aklından geçirirken cevap verdi: ‘’Teşekkürler, güle güle…’’

Lemi dışarı çıktığında annesi merakla sordu: ‘’Ne oldu oğlum yine mi bir şey çıkmadı sonuçlardan?’’ ‘’Hayır anne çıkmadı, gidelim artık.’’ ‘’Peki, ne olacakmış?’’ Lemi’nin göz bebeklerinde oluşan titreme sonunda göz kapaklarının içine doluşan ıslaklık, yanağından süzülmeye başladı. Annesine döndü ve cevaben :

”Alışacakmışım anne… Alışacakmışım!”

Aradan geçen iki günün ardından doktor hanım sabah odasına girdiğinde masasının üstünde bir teraryum daha buldu. Özenle düzenlenmiş, özenle süslenmişti. Teraryumun içine monte edilmiş minik bir bank üzerine kazınmış yazıyı fark etti ve okudu:

”Alışırım alışmasına da, unuturum sanma! Hoşça kal.”

Özkan SARI