Diyalog

ADAM:
Ne okuyorsunuz?

KADIN:
Milan Kundera, Varolmanın dayanılmaz hafifliği.

ADAM:
“Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.” diyordu sanki.

KADIN:
Doğru, okudunuz mu?

ADAM:
Yarım bıraktım.

KADIN:
Aşk anlatılmaz!
Çok özel bir duygudur.
Anlaşılmaz da… Yaşanmamışsa.
Sadece tahmin edilir.
Umut edilir.
Okumayla olmaz!

ADAM:
Hayal edilir!

KADIN:
Aşk derinlik ister.
Sığ bir insana aşk yakışmaz.
Zaten ulvi bir duygudur.
Hissiyatı güçlü insanlar aşık olabilir.
Aşk mühlet verir.
Olgunluk ister.
Olmamış…
Şimdi git der.
Aşk cennete ermektir.
Ki insan bu dünyada onu bulmuşken, hâline tavrına dikkat ederek yaşar ki elinden uçup gitmesin.
Ve gerçek cenneti gören, onu bırakmak, ondan mahrum olmak istemez.

ADAM:
O zaman siz olmuşsunuz.

KADIN:
Öyle mi?

ADAM:
Olmasaydınız bunları söyleyemezdiniz;
okumakla olmaz!

KADIN:
O zaman siz de olmuşsunuz.

ADAM:
Öyle mi?

KADIN:
Olmasaydınız anlamazdınız!

ADAM:

KADIN:
Kitabı neden yarım bıraktınız?

ADAM:
Çünkü yarım bıraktın!

KADIN:
Tanışıyor muyuz?

ADAM:
Daha fazla uzatmasak.

KADIN:
Hoşça kal!

ADAM:
Hoşça kal!

Aşk bu, dillerin hükümdarı, gönüllerin garibanıdır. Aynı toprakta biten iki çiçek olmak yerine, yedi dağın ardında birer çiçek olarak açar. Dinleyen anlamaz, anlayan anlatamaz. Varın siz herşeyi aşk bilin ama aşk bilinemez.

Özkan SARI

Müzik: Verinda / Dust

Adam

Fauré – Elegy In C Minor, Op. 24

“Bu yol nereye gidiyor?”, diye sordu karşıdan gelene,
“Bu, YOL mu?” dedi adam hayret içinde.

Uyandı,
gerindi,
perdelerinden ışık sızmayan odanın başucu lambasına uzanıp anahtara dokundu.
isteksizce ve ağır ağır doğruldu yatağından, ezberlenmiş adımlarla banyoya yürüdü.
Aynaya bakmadan musluğu açıp soğuk suyu yüzüne götürdü.
Şişmiş göz altlarını incelerken, gün içinde bekleyen işleri zihinsel bir not kağıdında sıraya koydu.
Yapılacak ne varsa önce kafasında yola koyar, eyleme geçtiğinde vakit kaybetmekten, sürprizlerle karşılaşmaktan hoşlanmazdı. Bu yüzden uykuya zor dalar, birkaç saat sonra uyanır, huzursuz dönüşlerle, kalkmak için sabahı beklerdi.

Günlük planı gözden geçirirken giysi odasına geldiğini fark etmedi bile. İnternet siparişiyle aldığı  ve henüz etiketi üzerinde duran mavi blazera uzandı. Son zamanlarda, artan çalışma saatleri yüzünden mağazaları gezerek alış veriş yapmaya zaman bulamıyordu. Sabah evden ayrılışı ve eve tekrar dönüşü arasında neredeyse on iki saat geçiyor, yemek ve istirahat derken gün yine yatakta sonlanıyor, sonraki günler de aynı döngü ile uç uca ekleniyordu.

Pazar tatillerinde bile en az üç saatini bilgisayar ya da telefonda geçirir, çoğunlukla film izlemek, tembelce uzanmak, biraz kitap okumak ya da ofisten bir arkadaşıyla bir şeyler içmek arasında bir tercih yapması gerekirdi. Aynı güne birkaç keyif sığdıramıyordu adam. Birini yapsa diğerinden mahrum kalıyor, ya yorgun bir beden ya da doyuma ulaşmamış bir ruh ile yeni bir pazartesiye bağlanıyordu.

Evli değildi.


Lise aşklarından nasibini almamış, üniversitede başını kitaptan kaldırmamış, ikili ilişkilere dair ince kavrayışlardan sınıfta kalmıştı. Üniversite sonrası  bazı denemeler yaptıysa da nihayete erdiremedi ve aile kurmaktan umudu kesip kısa, beklentisiz buluşmalara sarıldı.

Öğrencilik hayatı boyunca çalışkanlığı ile daima göz doldurmuş, çevresinin ve aile dostlarının güzel övgülerine mazhar olmuştu. Çok çalışırdı adam.  Bilmediği her şeyi araştırır, sempozyumlara  çalıştaylara katılır, uluslararası eğitim programlarına başvurular yapar ve çoğunlukla kabul edilirdi. Arkadaşları okul sonrası buluşmalara, cumartesi dağıtmalarına, pazar gezinmelerine giderken umutsuzca onu da davet eder  ancak hep olduğu üzere  aynı cevabı alır, ısrara gerek duymazlardı. “Onun da sırası gelecek.” derdi adam. “Hele bir bitireyim şu okulu !”

Sonra,
mezun oldu.


Fakülde dekanının elinden aldı ödülünü. Tribünde kendisini izleyen ailesi gurur doluydu. Yanındakilere işaret edip “ Benim oğlum.” diyordu annesi,  yüzünden süzülen yaşları sile sile. Babası dirayetliydi, tutuyordu gururunu bakışında. Ağlamıyor, dizginleri kaybetmemek için eliyle dizini sımsıkı kavrıyordu. Adam da çok mutluydu. Ailesine minnet, yaratıcıya şükür doluydu kalbi. Şimdi, yeni bir yola giriyordu hayat. Mükemmel işi bulacak, iyi para kazanacak ve o zamana kadar ertelediği  şeyleri yapacaktı bir bir. Öyle yıllar yılı emeklemeden, ezilip örselenmeden çalışacağı bir iş bulacak, hızla yükselip keyfine bakacaktı.  Prestijli bir üniversitenin en iyi bölümlerinden birinden ele geçen  dereceli  diploması ve öğrencilik yılları boyunca  biriken bir dolu önemli sertifikası vardı. “Beni kim olsa havada kapar.” diyordu içinden, haksız sayılmazdı.

Fakat
ödülünü alıp sandalyesine geçtiği anda garip bir şey oldu. Gurur, başarıyla gelen tatmin,  annesini ağlarken gördüğü mutluluk aniden çekildi göğsünden. Onların yerini, nasıl peydah olduğu meçhul bir kaygı,  müphem bir huzursuzluk doldurdu. Bakışlarını etrafında gezdirince kendisi gibi hayata atılmaya hazır, enerji ve yetenek dolu yüzlerce genç adam ve genç kadın olduğunu anımsadı. Onlar, diğer üniversitelerdeki başkaları… Hepsi iş arayacak, araya hatırlı insanlar sokacak ve belki de biri, onun hayalini süsleyen ofiste onun yerine çalışacaktı. Nabzının yükseldiğini ve başının döndüğünü hissetti adam . Mücadele, “Bitti.” dediği yerden ve büyüyerek devam ediyordu. Yeni bir buluş yapmış gibi heyecanla “Fark yaratmalıyım !” dedi. Yanında oturanların “Efendim?”, “Bir şey mi dedin?” leriyle kendine gelip, “Herkesin yapamadığı şeyleri yapmalıyım.” diye devam etti iç sesiyle. Bu kavrayışın sonrasında olup biten her şey, konuşmalar ve alkışlar dipte dalgalanan anlaşılmaz bir uğultuya dönüştü. Tören sonuna kadar aklının ürettiği her yeni soruya yanıt aradı. “Benim master yapmam gerekiyor.” dedi kendisini tebriğe gelen ailesine. İrileşen, meraklı, idraki tamamlanmamış düşüncelerle baktılar çocuklarına.
“Bunu konuşuruz.” dedi babası,
“Olur tabi evladım.” dedi annesi.

Gitti adam.


Kütüphanelerde, konferans salonlarında, amfilerde geçen notu yüksek, coşkusuz, aşksız iki yıl daha geçirdi, döndü geri. Birbiri ardına  gelen kutlama mesajları, yemekleri… Azmi ve başarısına yapılan alkışlar, çıkarılan şapkalar süsledi günleri, geceleri.

Gurur duyuyordu kararlılığıyla. Adına  his perhizi denilebilecek onca zamanın ardından, artık hazır hissediyordu yaşamaya. Tüm geçmişini kuşanıp, çalışmak istediği şirketlere başvuru yaptı. Beklediği gibi oldu üstelik. Hepsi görüşmeye çağırıyorlardı adamı. Dolgun bir başlangıç maaşı ve geniş sosyal avantajlar sağlıyorlardı.  “İşte !” dedi adam. “ Ben, asla ağustos böceğine özenmeyen karıncaydım. Şimdi, karşılığını alma zamanı !”

Yaptığı görüşmelerin hepsi olumlu geçti ve teklifi en makul, çalışma koşulları en elverişli olan firma ile ilk iş sözleşmesini imzaladı. Toplantılar, sunumlar, iş yemekleri ve irili ufaklı sayısız ayrıntı ile uğraşıyor, arı gibi çalışkan haliyle göz dolduruyordu. İlk zamanlar zor gelmiyordu yoğunluk. Çalışkanlık, uzun yıllar önce hücrelerine zerk olmuş bir aşı gibiydi. Dünyevi zevklere pas vermeyen, tüm enerjisiyle kendisini yaptığı işe adayan bu genç adam, çalışmalarını övgüyle taçlandıran işverenleri tarafından gün be gün daha fazla sorumlulukla çevrildi, pozisyonu istikrarlı olarak yükseltildi. O da bu itibarı karşılıksız bırakmayıp, yükseldikçe daha çok çalıştı.  Ofisten daha geç çıkıp sabahları işe daha erken geldi.

Böyle böyle geçti  yıllar.
Yüksek rakamlı paralarla dolu kartlar, pahalı takımlar, son teknoloji aygıtlar, kariyer sever kadınlar girdi eve. Eskiyenler çıkıp giderken, o eşikte durup arkalarından baktı, sessizce kapıyı kapattı.

Güzel bir arabası, evi, kariyeri, ülkeden ülkeye business  class uçak biletleri oldu adamın.
Cam duvarlı,
şehir panaromalı,
deri koltuklu ofislerde double espressolu sohbetleri oldu.
Gurme restoranların en manzaralı köşelerinde ayrılmış leziz masaları oldu.
Anne babasının,
kız kardeşinin,
eski mahalledeki Aysel Teyze’nin,
eşin dostun, ilkokul öğretmeninin maşallah diyeceği bir hayatı oldu adamın.

Sonra ne oldu?

Aşk olmadı mesela.
Denizin kenarında el ele yürümeler, taş sektirmeler,
bir durup rüzgarı, kuşu, yağmuru dinleyip,
varoluştan beri yaşayan canlılığa yaslanmalar, olmadı.
Güneşe yüzünü dönüp,
gözleri sımsıkı kapayıp,
bir ağaca sırt verip tatlı düşlere dalmalar, olmadı.
Sabahlara uzanan,
bol kahkahalı, az kaygılı dost sohbetleri, olmadı.
Yüreğe depar attıran platonik heyecanlar,
salya sümük ayrılışlar,
bir daha aşık olmamaya yemin edip, kapı eşiklerinde, kanepe üstlerinde sızılan geceler,
tokatlanmadan uyanılamayan sabahlar, olmadı.

Programlara, planlara, saatlere, dakikalara bölünmüş, keyifli iradesi hadım edilmiş bir yarı ömür oldu çıkarmadan artan,
bölmeden elde kalan.

Altı torbalanmış, kırklı gözlerini diktiği aksine bakarken aynada, böyle düşündü adam.
Saatin uyandırma alarmı çalıyordu ve neredeyse on yıldır
erkene kurulmuş bir saatten daha erkendi uyanıklığı.
İki karanlık arasındaki uzun günler
ritmi hiç aksamayan bir metronomun sıkıcı aynılığında yaşanıp ölüyordu.

Yatak odasına dönüp giyindi.
Eli kravata uzandı, sonra vazgeçti.
Telefonu alıp, henüz uyanmamış annesine “Birkaç gün çok yoğunum, ulaşamazsanız merak etmeyin.” mesajı gönderip, cihazın kapatma düğmesine bastı. Karanlık ekranı orta sehpanın üzerine bıraktı. Anahtarı cebine koyup, ayakkabılarını giydi.  Her gün, iki defa kilitlendiğinden emin olmadan terk etmediği kapıyı yalnızca çekerek kapattı ve asansörü çağırmadan hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı yöneldi. Mesaisinin başlamasına bir saat varken arabasına atlayıp yola serildi.

Vardığında, ortalık süt limandı.
Sessizliğe özgü bir sesin olduğunu bunca zamandır nasıl fark etmediğine hayret etti.
Kahve içerdi sabahları,
bu kez orta halli bir çay istedi.
Sonra,
aylardır bir köşede bekletip de yüzüne bakamadığı kitabın kapağını çevirdi.Ofiste birileri, telefon aramalarıyla başlamıştı mesaisine.  Asistan, yanıt alamadıkça huzursuzlanıyor, kendi kendine söyleniyor, yan odadaki pazarlama şefine doğru kaygılı ellerini sallayarak “ Yok. Yok işte!” diye hayıflanıyordu. Her deneme sonrası telefonu sertçe kapatıyor, birkaç nefes alıyor, sonra kurulmuş oyuncak gibi kendi etrafında dönüp duruyordu.

Gülümsedi adam, doğallıkla .
Nasıl da huzura batmıştı, plansızca !
Denizden havalanıp burnuna dolan iyot kokusunu göğsüne taşırken kafeteryanın garsonu “Abi tazeleyeyim mi çayını?” diye sesleniyordu.
“Doldur bir tane daha aynısından. “ dedi adam. “Yanına da şöyle güzel bir kahvaltı döşe. Daha duracağım, aç kalmayalım”

Ofisteki bıkkın asistan umudunu yitirmiş parmağıyla arama tuşuna yeniden dokunuyordu,

“Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” du.

Koku

Bohemian Rhapsody – Brooklyn Duo ft. Dover Quartet

Birinden ilk anda tiksinmenize ya da birine ilk anda çekilmenize neden olan az şey vardır.

Karizmatik, yakışıklı ya da güzel…

Saçı, dudakları, gülümsemesi, kahveyi içerken elini fincana götürmesi, yürümesi, giydikleri, sürdükleri…

Bunlardan yalnızca biri ya da hepsi, birine doğru çekilmenize ya da ondan uzak durmanıza neden olabilir. Fakat durum ne kadar zorlayıcı olursa olsun tiksindirici olmak için yeterli değildir.

Ses örneğin…
Birinin sesi, yüzünü önemsemeyeceğiniz kadar önceliği ele geçirebilir ya da mesafe aldırabilir; ancak tiksinti, sesle ilişkisi olamayacak kadar  güçlü bir geri çekiliştir .

Ya koku ?

Güzelinin ardından  rüzgarda savrulan tüy gibi uçup gitmek isterken, çirkininden uzak kalmaya çalışan ekşi suratlarınız zamanın göreceliğine küfürler edebilir.

Az sonra içeceğiniz kahvenin, yiyeceğiniz tatlının tadına sirke sıkar kötü koku.

Ve eğer
son dakikada konforu eksi beşe düşürülmüş bir otobüsün cam kenarı koltuklarından birine sıkışmışsanız durum daha da zorlu bir hal alabilir. Tam da o anda, o kıstırılmışlığın çaresizliği içinde nöronlarınız dahiyene köprüler kurar. Çantadan, yüzyılın en işlevsel buluşlarından biri olan ıslak mendil çıkar, açılır, ıslaklığı geçmeye yakın, filtre niyetine her iki burun deliğine özenle tıkanır. Nasıl göründüğünüzün, ne kokladığınızdan daha az önemi olduğu anestezik bir andır bu.  Saniyede bir nefes alıp veren ve çoğu ağzı açık uyuyan yaklaşık elli küsür insanın, otuz beş metrekarede kaderlerinin birbirine bağlandığı bir çeşit hapis zamandır.

Koku…

Güzele çağıran, kötüden uzak tutan, tutkuyla ve kederle, heyecan ve özlemle kilitlenebilen bir duyu…

Bir insanla, bir odayla, bir şarkıyla çıkagelen,
takvimlerden haber yokken  10 yıl 5 ay  21 gün önceki bir koordinata nokta dönüşler yaratan mucizevi bir kodlama yolu…

Uzak durduğumuz ve yakın bulduğumuz düne ait her şeyi geleceğe ekleyen…
Zihnimizin ışıksız odacıklarında üst üste istiflenmiş binlerce kaset gibi bekleyen…

Aşka çağıran, tehlikeden koruyan, özlediklerimizi hatırlatan, ruhumuzu mengeneye alan an parçacıklarına yaptığımız küçük ziyaretlerin tartışılmaz yönetmeni.

Sıradan yürüyüşleri, kapılardan geçişleri, yeni boşalmış odalara girişleri çarpıntılı anlara dönüştüren  bir “acaba?” perisi.

Koku …
Bize, iyi ya da kötü hissetmemiz gerektiğini en kesif şekilde söyleyen,  havada çözülmüş kimya bulutu.
Anne kurabiyesinin, ömrün her deminde havaya aynı huzuru saçtığını hissettiren bir zaman afyonu.

Koku…

Şimdiki zamanda eziyetim, belki gün doğduğunda açıklanamayan sevincim…

Bugün “kahretsin !”, yarın  “iyi ki” dolu hayat kesitim…

Son dakikada konforu eksi beşe düşürülmüş bir otobüsün cam kenarı koltuklarından birinde sıkışmış dizlerim, oturağından rahatsız belim, düşmeye ramak kalan gözlerim…

Üç noktalı, yüklemi eksik cümlelerim…

Burnumda anı kurtaran ıslak mendil,

başımı  devirmek üzere olduğum yastık tek ümidim.

Gecede bir yol,
yolda yolcular,
yolcularda ekşi, baharatlı, nikotinli, terli kokular,
gözümde deli uykular…

Derya CESUR
Yolda
Ekim 2019

Ters-yüz

Sabahın olmasını sabırsızlıkla bekledi. Alarmın vakti gelip çalmasına izin vermeden tilki uykusundan uyandı genç adam.

Zaman kaybetmeden yatağını toplayıp lavaboya yöneldi. Yüzüne çarptığı soğuk suyun süzülüşünü ve kendini izledi aynada… Gergin bekleyişin sessizliğini kendi sesi bozdu:

“Kimsin sen be adam?”

Son zamanlarda hiç birine cevap bulamadığı soruların işkenceleriyle geçmekteydi günleri. Kim olduğunu bilmediğini düşünüyordu. Geçmişini ve bugününü bir bütünlük içerisinde kavrayamıyor, anıları birbirinden kopuk canlanıyordu zihninde… Bir kaza geçirmişte tüm hafızasını yitirmiş gibi!

Çok fazla insan da tanımıyordu. Ev sahibesi Ferhunde Hanım, devamlı uğradığı kahve dükkânının sahibesi Sibel Hanım ve ara ara mahallesinde denk gelip karşılaştığı birkaç kişi. Peki ya gerisi? Bir de hiç görmediği, tanımadığı ama varlığını hissettiği, sanki kanında, teninde, terinde dolaşıyormuşçasına biri daha vardı; bir insan, belki bir varlık, belki bir his, tanımsız ama var olduğuna emin olduğu…

Yatak odasına geçip dolabını açtı. Renk renk takım elbiseleri, desen desen kravatları asılıydı. Neyi görse, nereye baksa uyuyan sorulardan biri uyanıveriyordu zihninde. “Bu kadar takım elbiseyi ne zaman, nereden aldım?” diye düşündürüyordu o uyanan sorulardan biri… Ve daha nicesi! İçlerinden birini seçip giyindi genç adam. Çekmecesinden de elbisesiyle uyumlu bir saat seçip taktı. Çıkış kapısı kenarında duran şemsiyeliğinden siyah renkli şemsiyesini alıp dışarı çıktı.

Konuşmalıydı… Anlatmalıydı tüm olan biteni, yardım istemeliydi, istemekle kalmamalı yardım dilenmeliydi. Gidecek yeri de, dertleşecek kimsesi de yoktu Sibel Hanımdan başka!

Her geçen an adımları hızlanıyor, etrafa karşı olan algısı köreliyordu. Altında yürüdüğü kavak ağaçlarının sonbahar senfonisini fısıldadıkları hışırtılarından başka ses yoktu etrafta, varsa da genç adam duyamıyordu, başka bir hareket varsa da göremiyordu. Sağır bir sessizliğin içinde, kulak yırtarcasına bağıran sorular dengesini bozuyordu… Bir de O’nu hissediyordu. Hüzün ve heyecan aynı anda hücum ediyordu gönlüne, bir şey vardı, ya da biri, zulmünü de şefkatini de hâkim kılıyordu genç adamın üzerine.

Karmaşık duygularına korku da eklenmişti Sibel Hanım’ın kahve dükkânına vardığında. Her zaman oturduğu masaya geçip beklemeye başladı. Çok zaman geçmeden Sibel Hanım göründü mutfak kapısında, tebessümle yanaştı genç adamın yanına:

“Hoş geldin Tarık!”

“Hoş buldum abla fakat hiç hoş değilim. Yalvarırım yardım et bana!”

“Seni ilk kez böyle görüyorum. Neyin var?”

“Dinle öyleyse abla. Seninle çok uzun zamandır tanışıyoruz. Belki de şu gördüğün tüm masalarda farklı zamanlarda oturduk… İnsana, kitaplara, yazarlara, çizerlere, sanata, felsefeye, hayata, aşka dair uzun sohbetler ettik. Bazen birbirimize hak verdik, bazen de fikirlerimiz ters düştü, sonuçta hiç kırmadık birbirimizi. Mutluydum abla… Kim olduğumu biliyordum… Ne olduğumu biliyordum.

Sonra bir şeyler oldu. Geçmişimi hatırlamaz oldum. Nerede doğdum, nerede büyüdüm, annem kim, babam kim, nerede eğitim aldım, nerelerde yaşadım, kimlerle tanıştım, neler yedim, nereleri gördüm, hangi kitapları, hangi şiirleri okudum, hangi müzikleri dinledim? Liste uzayıp gidiyor… Sonunu ise göremiyorum. Kimim ben abla, neyim ben?

Biri var abla; bir insan, belki bir his, belki bir hastalık, belki bir… Belki bir… Bilemiyorum abla, ama hissediyorum. Ben bir kuklayım da o da oynatıcım, ben bir kuluyum da o da yaratıcım. Yaram da o merhemim de, derdim de o dermanım da. Ben onun içinde, o benim içimde sanki… İradem elinde… Hükmüm dilinde sanki!

Sona yaklaşmış, ateşi sönmek üzere olan bir mum gibiyim abla. Ben kimim, O kim?”

Sibel Hanım’ın az önce tebessüm içerisinde olan yüzünde bir tedirginlik belirdi. Bir şeyler anlamışçasına gözlerine kararlı bir bakış gelip yerleşti. Genç adam ise anlatmaya devam etti:

“Dikkatini muhakkak çekmiştir abla, eskiden kelimelerim bir yılkı atı sürüsü gibi özgürce akar giderdi, cümlelerim ünlü ressamların tablolarıyla yarışırdı. Şimdi konuşmakta ve kendimi ifade etmekte bile zorlanıyorum. Yürüdükçe, yol aldıkça sanki arkamda kalan her şey siliniyor; ağaçlar, evler, bulutlar, yollar… Geriye bakmaya korkuyorum. Geriye dönüp karşımda koca bir boşluk bulmaktan korkuyorum. Yalvarırım yardım et!”

Sibel Hanım tüm olan bitenin farkına vardı. İstemsizce gözleri buğulandı, dudaklarına ince bir titreme dadandı. Kahve getirmek için genç adamdan müsaade isteyim mutfağa yöneldi. Henüz mutfak kapısına ulaşamamıştı ki iki eliyle ağzını sıkıca kapattı. Engel olamadığı ağlama hissine direniyordu, genç adam duysun istemiyordu. Mutfağa girer girmez bıraktı ağzını kapatan ellerini. Ve bıraktı yere ayakta tutmakta zorlandığı bedenini.

Kahve yapma süresinin çok ötesinde geçiverdi zaman. Genç adamın gözleri sık sık mutfak kapısını gözlüyordu. Az sonra açıldı o kapı, tebessüm eden yüzüyle ve ellerinde tuttuğu iki fincanla geri döndü Sibel Hanım.

“Al bakalım Tarık kahveni, en sevdiğinden; şekersiz, az sütlü”

“Teşekkürler… Eee abla! Ne diyorsun bu duruma?”

“Hepimiz geçiyoruz böyle zamanlardan. Dönemsel bir depresyon seninkisi, merak etme yakında bir şeyin kalmaz.”

Sibel Hanım fincanı ağzına götürdüğü anların dışında ellerini masanın altına saklıyordu. İçinde bulunduğu durumun stresi, tedirginliği ve hüznü içinde parmakları birbirinden bağımsız çok hızlı hareket ediyordu.  Çok fazla konuşup genç adamın şüphelenmesini istemiyordu. Kısa ve telkin edici cümlelerle bir an önce bu buluşmanın son bulmasını istiyordu. Öyle de oldu. Genç adam az da olsa kendini rahatlamış hissetti. Müsaade isteyip kalktı masadan. Kapıya yöneldi, tam çıkmak üzereyken geriye dönüp Sibel Hanım’a seslendi:

“Biri var abla… Sanki ben onun maşuğuyum da o benim aşığım!”

Son sözleriydi bu genç adamın.

Sibel Hanım genç adamı bir daha göremeyeceğini biliyordu. Anlatmak istedi tüm olan biteni fakat birileri anlatmasını istemedi: “Biz birer öykü karakteriyiz sadece… Gerçek değiliz, bu senin içinde bulunduğun son öyküydü. Senin, varlığını hissedip, anlamlandıramadığın ve adına aşk denilen o duyguyu sana yaşatan, “Biri var abla” dediğin ve kendi yarattığı karaktere âşık olan o kişi; bizi yaratan kişiydi. Sana öylesine âşık oldu ki; gerçeği ve kurguyu birbirinden ayıramaz oldu. Sana öylesine âşık oldu ki; ilgi duyarsın da gönlün kayar diye başka bir kadın karakter yaratıp seninle karşılaştırmaktan bile korktu. Gözlerine benim gözlerimden baktı, sözlerini benim kulaklarımdan dinledi. Her yeni öykümüzde daha da bağlandı sana, gün geldi; durumu klinik bir vakaya dönüştü. Eskisi gibi yazamaz oldu, tedavi gördü. Sana her şeyi anlatmak istedi ama yapamadı. Sonrasında her yeni öyküde hafızanı silmeye başladı, her şeyini sildi zihninden. Ama bir şeyi hep bıraktı; senin onu hissedip, beslediğin duyguları. Sen onun içindeydin, o senin içinde. Bu son öykü Tarık… Bu bir veda!” Diyemedi Sibel Hanım. Tek yapabildiği, yol aldıkça arkasında kalan her şeyin silindiği, yol aldıkça yok olup giden Tarık’ı kahve dükkânının penceresinden izlemek oldu.

***

Yazar Deren Hanım, kâğıda düşen ve mürekkebi dağıtan gözyaşları eşliğinde son cümlelerini yazdı:

Güle güle Tarık…

Sanki sen benim maşuğumdun da ben senin aşığın!

Ve öykü bitti.

Özkan SARI

01 Ekim 2019 – Denizli

Köz Ve Kül

”Buyurun efendim ne alırdınız?”

”Arkadaşım gelecek, o gelince söyleyelim. Sen bana şimdilik demli bir çay ver.”

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

Bizim sevdamız da eklendiğinde ayrılık katarına, nedeni; ”Teröriste kız vermem.” olmuştu. Biz kendimizi vatan aşığı gençler sanırken, başkaları terörist sandı. Sadece Nihan’ın babası değildi böyle düşünen, devlet de böyle düşünmüş ki aylarca anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi. Neler gelmedi ki o burnumdan; cerahatler, kusmuklar, kanlar!

Henüz yirmi iki yaşımdayken, sevdası; işkencelerin acılarına merhem olan bir delikanlı olarak girdiğim Ulucanlar Hapishanesinden, dört yüz yirmi beş gün sonra, sevdası; yaralarını dağlayan bir garip olarak çıktım.

Çok eskide kaldı o günler. Yüzüme işedikleri, ıslatıp beton hücrelerde çıplak bıraktıkları, bayıltana kadar dövdükleri, köpekleri üzerime salıp testislerimi parçalattıkları günler çok eskilerde kaldı.

Hep merak ettim bu yaşıma kadar… Ben hapisten çıktığımda Nihan ile evlenseydik şimdi içimde büyüdüğü kadar yine büyür müydü sevdası? Hıçkıra hıçkıra koşarak ayrıldığı, O’nu son kez gördüğüm o görüş günü elime tutuşturduğu mendilini koklamadan yatar mıydım bir gece bile. Vuslat aşkı öldürür derler. Vuslatsız aşk da aşığı öldürürmüş meğer.

İnsan olduğumu unuttuğum onca işkenceyi, onca darağacında sallanan fidanı, canımız pahasına dillendirdiğimiz onca marşı ve sloganı ruhumun derinlerinde kör kuyulara saklayıp unuttum da(alıştım da) gönlümün tam ortasında sızlayıp duran kâğıt kesiği sevdamı unutamadım.

Söz vermiştim kendime Nihan’ın karşısına çıkmayacaksın diye, otuz altı yıl boyunca da çıkmadım. Benim açtığım kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanatmaya hakkım yoktu. Az bir ömrüm kaldığını, yakında elden ayaktan düşüp muhtaç bir yatalağa dönüşeceğimi bilmesem yine görmek istemezdim onu. Öbür dünyada ne olup biteceğini, onu oralarda görüp göremeyeceğimden emin olamamam tetikledi son kez görme arzumu. O’nun yıllar önce beni son kez görmek istemesi üzerine hapishaneye gelmesiyle, benim O’nu şimdi son kez görmek istemem aslında aynı ağacın farklı meyveleriydi.

Nihan’ı benimle buluşmaya ikna eden kız kardeşi olmuştu. Hasta olduğumu söyleyip zar zor ikna etmiş. ”Sadece yarım saat” demiş Nihan kız kardeşine.

Demli çay eşliğinde, katran karası geçmişimi daha da demlediğim düşünceler arasında girdi Nihan pastane kapısından içeri. Beni tanıyamayacağından emindim. Beni görmesi için elimi kaldırdım. O anı nasıl tarif ederim bilmiyorum. Yaşanılanı tarif ederim de yaşadığımı nasıl tarif ederim onu bilmiyorum. Eğer o an hissettiklerimi tarif etmek için kullanılan kelimeler varsa dilimizde(ki sanmıyorum) ben bilmiyordum. Nihan bana doğru yaklaştıkça şuurumun uzaklaşmasından korktum. Tüm duygularım birbirine karışıp, zihnimin içinde sıkışıp kaldılar.
Nihan karşımda durup elini uzattı. Tokalaştık ve sandalyelere oturduk.

Nihan’ın bakışları donuk, elimi sıkışı; yeni atanmış bir kaymakama hayırlı olsuna gelen insanların ziyareti kadar soğuk ve samimiyetten uzaktı. Benim O’nun elini sıkışım; bir annenin bebeğinin ayak parmaklarını öpüşü kadar sıcak ve samimi.

”Hoş geldin Nihan. Nasılsın?”

”Hoş bulduk Nazım. İyiyim. Sen nasılsın?”

”İyiyim desem inanır mısın Nihan? Ya da kötüyüm desem bir önemi var mı?”

”Nazım! Onca yıl sonra evli bir kadın olarak, hasta olduğun için kız kardeşimin ısrarıyla yanına geliyorum. Bu şiir gibi cevabına şiir gibi cevap vermemi mi bekliyorsun? Eskide kaldı Nazım. Her şey eskide kaldı. Çok vaktim yok hemen kalkacağım”

”Sana neler yaşadığımı uzun uzun anlatamam Nihan. Hem vaktin yok, hem zaten inanmazsın. Ben bile inanmıyorum zaten yaşadıklarıma, sanki kendim uyduruyormuş gibi hissediyorum. Geldiğin için çok müteşekkirim. Hatırlar mısın idam cezamın onaylandığı o son görüş günü bana söylediklerini; ”Konuşma Nazım’ım, dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.” Sonra ağlayarak mendilini vermiştin bana. ”Dün gece göğüslerimin arasına sokup uyudum kokum geçsin diye” demiştin. O mendilden teninin kokusu hiç geçmedi Nihan. Ben mendilden kokladım onca yıl, başkaları göğüslerinden.”

”Unutmadım elbet Nazım. Ama bunların ne zamanı ne de sırası.”

”Ne zaman kaldı ne de sıra Nihan. Konuşma sus! Dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.”

Çok fazla konuşmadık Nihan’la, o gözlerini kaçırıp saate bakıp durdu, ben ise saati kaçırıp gözlerine bakıp durdum. Birazdan kalkıp gidecekti. Oysa ne de farklı hayal etmiştim bu buluşmayı. İki sıcak kelam eder, ebedi ayrılık hediyesi olarak bir tebessüm takar unutmuş yanaklarıma diye düşündüm, olmadı. Keşke hiç görmeseydim de otuz altı yıl önceki son sözleri asılı kalsaydı kulaklarımda, keşke hiç görmeseydim de sevdasının küllendiğini öğrenmeyip, hep köz kaldığını sansaydım. Böyle ölmek daha çok zoruma gidecekti artık.

”Nazım gitmeliyim artık müsaadenle. Geçmiş olsun! Allah şifa versin. Hoşça kal!”

Ve Nihan gitti. Eski bir okul arkadaşıyla buluşmuşçasına…

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

”Buyurun efendim bir şey alır mıydınız?”

Burnumda tuttuğum mendili yere indirdim ve cevap verdim:

”Sen bana bir çay ver. Sadece deminden olsun.”

Özkan SARI