O

Bibo no Aozora – Ryuichi Sakamoto

Bitiyor işte eylül.

Az sonra ekim gelip,

torbanın dibinde kalan yazdan azıcık üfleyip gidecek.

Sonra,

kasım görünecek yokuşun başından;

elinde baston şemsiye, başında fötr, boynunda kravatla

sepia bir zamanda salınıp, güzü ayaza itecek.

Bir kapı aralanacak peşinden.

Bir aralık ki, sırtı battaniyeli çocuklar

ellerinin buzunu, buharlı soluklarıyla çözecek.

Sobanın isinden griye çalmış duvarlarda,
üç beş yaprak kalacak takvimlerden.

Ayağı çıplak uykularda,

karbonmonoksit rüyalara dalarken battaniyeli çocuklar,

geri sayım sesleri yükselecek  gece yarısı

plastik çam ağaçlarına kırmızı toplar kondurulmuş evlerden.

Ve o

yerleşecek sokaklara,

kedinin patisine,

çatıdaki kiremite.

Arabanın direksiyonuna göz dikip

ellerimizden gövdemize yürüyecek sabahları.

Silecekle camın arasına ilişip çıtırtılı ahkamlar kesecek.

Kırmızı ışıkta mendil satan mülteci kadının,
terlikli ayağından sokulup etek uçlarına yerleşecek,

bozuk para için canını yolda bulan okulsuz keratanın
kabansız göğsünü kesecek.

O
yüz çizgileri oynamayan kaskatı bir adam gibi bekleyecek dış kapıda.

Derimizdeki  bedava sıcaklığın sosyalizmine son verecek.

Derya CESUR

Yolda…

Ha Kasım, Rica Etsek Aralık’tan Verir mi Sırasını Sana?

Değişen dünyanın bozulan mevsimlerinin etkisiyle sonbaharın ilk yağmurları nihayet düşmeye başladı şehrime… Güneşe, sıra bizde artık dercesine semaya gri tonlarda yağmur bulutları hükmetmekte, kendi hükümdarlıklarını ilan edercesine kulakları yırtan gök gürültüleri, kutlamalarının havai fişekleri olan şimşekler damar damar gök kubbeyi aydınlatmakta ve hepsi sonbaharın en ağır abisi Kasım’ı selamlamakta.

Tabi ben de naçizane onları selamlamaktayım. Nedendir bilmem sonbahar yağmurları ve Kasım birçokları için ”hüzün”ü ifade ederken, benim için ağırbaşlı, dingin ve demli bir ”huzur” habercisidir. Belki de bu yağmurlardır ruhumun topraklarına ektiğim tohumların beklediği, belki de bu yağmurlardadır benim O’ndan beklediğim!

İşte bu düşünceler arasında izlemekteyim camıma vuran yağmur damlalarını, hepsi, huyları birbirinden farklı çocuklar gibi, yaramaz fakat bir o kadar şeffaf, bir o kadar temiz. Kimi cama vurduğuyla patlayıp kayboluyor, kimi kaydıraktan kayarcasına süzülüp gidiyor, kimi ise inatla cama tutunuyor.

”Maddenin hafızası vardır.” Diyen bilim insanlarını hatırlıyorum sanki… Bir yerde mi okudum yoksa izledim hatırlamıyorum. Belki kendim de uydurmuş olabilirim emin değilim. İşte bu bilgiyi öğrendikten(ya da uydurduktan) sonra ayrı bir heyecanla bekler oldum sonbahar yağmurlarını… Eylül geçti, Ekim geçti, neredeyse Kasım da veda edip gidecek, sanki bana garezi varmış gibi daha yeni geldiler. Kasım’a şikayet etmiştim senin şanına yakışır mı yağmursuz bir mevsim geçirmek diye, belki de o müdahil olmuştur duruma.

Eğer maddenin hafızası varsa, bu yağmur damlaları neler taşımakta o zaman kendi benliklerinde? Neler hapsetmekteler o şeffaf ruhları içerisine, belki dondurulmuş bir an, bir bakış, belki bir koku, belki bir çift söz taşımaktalar. Onlar başka maddeler gibi değil; bir taş, bir ağaç ya da bir trafik lambası değil onlar. Onlar her yerden geliyor olabilir.

Misal şu cama vurup dağılan damla; Karadeniz’in koyu sularında buharlaşıp gelmiş olabilir, ya da şu süzülüp az az yitip giden damla;Ege güneşinin altında bir kafenin çay bardağı içerisinden. Peki, şu inatla cama tutunup kalan damla; Akdeniz’in portakal bahçelerinde yeşil yaprakların çiği olmuş olamaz mı bir zamanlar. Elbet olabilir. Roma’nın aşk çeşmesi, Atina sokaklarında bir su birikintisi, Paris Eiffel Kulesi gölgesinde  ‘Place du Trocadero’ havuzu olamaz mı bir önceki yuvası. Elbet olabilir.

Peki ya O’nu görmüş olamazlar mı, O’na dokunmuş, O’nu izlemiş, O’nu koklamış, O’nu dinlemiş. Belki O’nun teri, belki gözyaşı olamazlar mı? Elbet olabilirler.

Maddenin hafızası olduğunu öğrendiğim günden bu yana, işte O’ndan bir iz bekleyerek izlemekteyim cama vuran yağmur damlalarını, her birini tek tek gözlemekteyim. Bakmayıp, görmek için paralamaktayım kendimi. Camın diğer tarafından beni izleyenlerin, akıl sağlığımla ilgili soru işaretleri taşıdıklarına eminim. Onlara sadece bakmaktayım fakat yağmur damlalarını görmekte.

Sonra, elimde çay bardağı, yağmurun senfonisine eşlik etmek için sokağa çıkıyorum. Dakikalar içerisinde, suyun nüfus etmediği bir iğne ucu kadar kuru yer kalmıyor vücudumda, elimdeki bardaktan bir yudum daha çekiyor kalanı yere döküp yağmura karıştırıyorum. Ceketlerini siper edip kaçışan insanlara, çatı altlarında ard arda dizilmiş kedilere, ağaç yaprakları altında iç içe geçmiş kumrulara göz atıyorum. Siz ne görüyorsunuz diye sormak geliyor içimden fakat kime neyi soruyorum? Kollarımı yanlara açıp, başımı semaya kaldırıyor ve var gücümle sesleniyorum:

”Ey yağmur damlaları! Hadi dokunun bana, izleyin, koklayın, dinleyin… Karışın terime, karışın gözyaşıma. Bekliyorsa eğer benim gibi O da hadi götürün beni O’na.”

”Ve sen ey Kasım! Sen de mi veda edip gideceksin on güne kadar. Ya ben hazır değilsem. Rica etsek Aralık’a vermez mi sırasını sana?”

Ben uydurmadım, maddenin hafızası var. Duydum bir yerden. Duymasam söylemem.

Maddenin hafızası var!

Var…

Olmalı…

Olsun…

”Ha Kasım? İstersen ben bi konuşayım Aralık’la?”

***

Özkan SARI