En Uzaktaki En Yakınlar

Evin oturma odası çok çok uzun bir zamandan sonra bu kadar fazla insanı ağırlıyordu. Ve çok çok uzun zamandan sonra bu insanları ilk defa… Emin Bey’le beraber toplam altı kişi. Geriye kalan beş kişi ise Emin Bey’in oğulları Alp, Ataman ve Akşit ile kızları Alaz ve Alagün. En küçükleri Alp dışında dördü de evliydi fakat aldıkları ortak kararla eşlerini getirmemişlerdi(Alagün’ün eşi Alp’le, Akşit’in eşi de görümceleriyle konuşmuyordu.)

Emin Bey her zamanki tekli koltuğuna oturmuş sessizce bekliyordu. Oğulları ve kızları ise daha biri cümlesini tamamlamadan diğerinin sözünü kestiği gergin bir ortamda konuşmaya çalışıyorlardı.

“Abi artık burada kalamaz babam. On yılı geçti annem öleli. On yıldır öyle ya da böyle gördü kendi işlerini ama artık tek başına kalamaz. Doktor da aynı şeyi söylemiş.” Dedi öğretmen olan kızı Alaz.

Doktor olan oğlu Ataman ise sinirden kızaran yanaklarıyla Alaz’a dönerek: “Doktor öyle mi söylemiş küçük hanım? Yapma ya… Kaç defa babamla beraber doktora gittin acaba. Kaç defa abi sizin işiniz var ben yazları tatilim deyip götürdün babamı? Doktor öyle söylemişmiş hadi oradan!”

“Bırakın birbirinizi suçlamayı da nasıl bir çözüm bulacağız onu konuşalım. Babamın maaşı yerinde, herkesin de kazancı iyi, özel ne bakım evleri var. Çiçek gibi bakarlar babama. Maaşı yetmezse de biz takviye ederiz.” Dedi küçük oğlu Alp.

Emin Bey ne çok severdi Alp’i. Belki en küçüğü diye, belki de eşi Feride Hanım ölene kadar onlarla beraber yaşadı diye bilemiyorum ama Alp’e bir başka bakardı gözleri. İçlerinde tahsiline devam etmeyen tek kişi Alp’ti. Diğer çocuklarının tüm tepkilerine rağmen(Hatta Alagün küsmüş iki yıl konuşmamıştı babasıyla) yüklü miktarda kredi çekip bir iş kuruvermişti Alp’e. Emekli olduktan sonra da evde oturmayıp Alp’in iş yerinde vakit geçirir, ona yardım ederdi.

“Beşinizi de okutmak için çok emek verdim. Ama biriniz okumadı, tüm çabalarına rağmen olmadı. Şimdi sizler mesleğinizi icra ediyor ve hayatınızı idame ettirecek parayı kazanıyorsunuz. Bu da aslında benim size bir armağanım çocuklarım. Ama Alp’e böyle bir armağan veremedik. Bu yüzden ona yardım ettim. Belki bir gün anlarsınız beni…”  Der ve o zamanlar çocuklarına durumu açıklamaya çalışırdı Emin Bey.

“Hiç kusura bakmayın, Alp’in kazancı bizi beşe katlar. Ben daha evimi yeni almışken, Alp Efendinin kat kat apartmanları var. Bir kere dedi mi Abla siz kirada oturuyorsunuz, gelin benim dairelerimden birine yerleşin diye. Madem babamın parasıyla kuruldu bu şirket, bizim hakkımız yok mu? Hem bekâr, baksın Alp Efendi babasına.” Diğer öğretmen kızı Alagün, intikam vakti gelmiş bir düşman gibi haykırdı.

Emin Bey karşısında oturan insanlara bakıyor, neler söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Dikkati çabuk dağılıyor, gözünü oda içerisinde farklı noktalara dikiyordu. En çok da duvarda asılı duran Feride Hanım’ın büyütülmüş vesikalık fotoğrafına. Fotoğraf büyütülünce netliği biraz kaybolmuştu fakat zihninde öylesine net ve canlıydı ki…

On yıldır yalnız yaşıyordu. Çocuklarının, üzerimize kalacak korkusuyla daha henüz Feride Hanım’ın yılı dolmadan kendisini genç bir kadınla evlendirme çabalarına girişmeleri, Emin Bey’in kararlı duvarlarına çarpıp parçalanmıştı. Feride Hanım ölmeden önce haftada bir gün tüm ailenin toplanıp gerçekleştirdiği Cuma akşamı yemekleri, Feride Hanım’ın ölümünden sonra sadece bir kere yapıldı. Sonrasında münferit ziyaretler dışında bir daha toplanılmadı.  Her geçen gün daha da uzaklaştı çocukları Emin Bey’den, sık sık gidersek, diğerleri tüm sorumluluğu üzerimize yıkar düşüncesi vardı her birinde. Hem Emin Bey gayet sağlıklıydı, kendi işlerini kendi görebiliyordu. Öyle ya, bedenin sağlıklıysa her şey tamamdı!   

“Sakın benden önce ölme!” Derdi Emin Bey Feride Hanım’a, sanki Yaratan’la bir sözleşmesi varmışçasına.  

En büyük çocuğu, banka müdürü oğlu Akşit devam etti: “Yaa siz neyin derdindesiniz? Kimse alıp evine götürmeyeceğine göre, Alp’in dediği gibi bulacağız güzel bir bakım evi. Hem artık bizi de tanımıyor doğru düzgün. Hatırlamıyor! Üzülecek bir durumu da yok. Hem aklımız onda olmaz, hem güzelce bakılır.”

Evet, hatırlamıyordu eskisi gibi Emin Bey, ara ara birbirinden kopuk cümleler mırıldanıyordu kendi kendine hepsi bu. Emin Bey hatırlamıyordu hatırlamamasına da demek ki çocuklarının onun kim olduğunu hatırlamalarının da bir önemi yoktu.

Ben bu evin tüm çocuklarından eskiyim. Tüm çocuklarının ilk adımları, ilk konuşmaları, daha dün gibi hafızamda… Emin Bey ve Feride Hanım’ın geç konuşmaya başlayan kızları Alagün’ün konuşması için akşamları karşısına oturup(hiç konuşamayacak korkusuyla) günlerce, aylarca onu konuşturmaya çalışmaları, ilk kelimesini söylemeye başladığı o akşam birbirlerine sarılıp salya sümük ağlamaları gibi… Annesini hiç emmeyen ve mamayla büyüyen Ataman’a her gece yarısı kalkıp Emin Bey’in mama hazırlaması gibi…

“Tamam, o zaman yarından itibaren arayalım bir bakım evi. Bir iki gün daha burada kalsın babam. Her gün birimiz biraz yemek getirir ve kontrol eder. Zaten tuvalete gitmek dışında yerinden kalkmıyor. Kimseye de söylemeyin dallanıp budaklanmasın bu iş.” Dedi Alaz.

Dertti onlar için bu durum. Hem de büyük bir dert. Bir zamanlar var oluşlarıyla(doğmalarıyla) hayatın tüm zorluklarına göğüs germesine neden oldukları adamın, yok oluşu kendilerine itiraf edemedikleri beklentileriydi. Herkesin çoluk çocuğu! Bir düzeni vardı. Emin Bey ise bu düzen içerisindeki tek düzensizlik.

Hepsi aynı anda kalkıp gittiler.

Emin Bey alışık olmadığı gürültünün son bulmasıyla biraz rahatladı. Oda içerisinde belli aralıklarla belli noktalara takılı kalan bakışları, son olarak en uzun süre kalacakları nesne üzerinde sabitlendi; Feride Hanım’ın fotoğrafı. Yüzünde, çok hafif bir tebessüm belirdi, belli ki gözlerinin sinirleri tarafından beynine taşınan ve orada işlenen görüntünün kim olduğunu hala anlıyordu. Belli ki kalbi, beynine yardım ediyordu. Dudakları birbirinden ayrıldı, gözlerini hiç oynatmadan, kısık bir sesi serbest bıraktı dışarı:

“Kim bunlar?”   

Kim olduklarını belki biliyor, belki de bilemiyordu, belki de bilmek istemiyordu.

Emin Bey’in içinde neler yaşadığını, neler yaşattığını, neler yaşatacağını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

İlk kez ayrıldık onunla. Kendimi tanıtayım; ben bu evin kendisiyim. Çocuklarım rahat etsin diye bir zamanlar Emin Bey’in iki katlı olarak inşa ettirdiği evim ben. Cansız bir varlığım evet. Ama cansız maddelerin de bir hafızası var. Tıpkı benim hafızam içinde taşıdığım bu yaşanmışlık gibi.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

Yakında beni de satarlar!

Özkan SARI

Gurur!

Hani canımın sıkkın olduğunu anladığında gelip yanıma: “neyin var?’’ diye soruyorsun da ben de sana: “Sorma, yok bir şeyim.’’ Diyorum ya. Ve sonra sen de elinle omzuma dokunup uzaklaşıyorsun oradan. Şimdi gözünde canlandı değil mi o an. Senin de başına defalarca gelen… Ve senin de oldu defalarca omzuna el sürüp uzaklaşıp giden!

Yok yok hayır, hesap sormak için söylemedim bunu. Ne haddime! Ne sormak zorundasın ne de birinin omzuna dokunmak. Sonuçta hepimiz yalnız doğuyor, yalnız ölüyoruz. Önce bu gerçekliği yatırmalıyız gönlümüzün tabanına. Sonra bunun üzerine inşa etmeliyiz geriye kalan ne varsa. Aksi takdirde özenle yükselteceğin her yapı, kırgınlıklar ve hayal kırıklıkları arasında büyük bir gürültüyle çökecek. Öyle değil mi?

“Sonunda üzülmek istemiyorsan; kimseden bir beklentin olmasın!’’  Dedem bana aslında ne çok şey söylermiş de ben anlamazmışım. Anlamazmışım ama saklarmış taze zihnim her birini bilinçaltımın bir köşesine, olur da bir gün zamanı gelir diye. Bak şimdi sana seslenirken ayağıma takılıverdi bu cümle. Yukarıda bahsettiğim yalnızlığa atıfta bulunmuş belli ki.

Hala açıklamadım sana ilk paragrafı neden söylediğimi, lafı dolandırıp duruyorum değil mi? Haklısın. Fırından yeni çıktı çünkü… Biraz dolandırayım da soğusun diye bekliyorum. Gönlünü yakmasın sonra.

Ben sana şeyden bahsedeceğim asıl! Şey… Hani “Sorma, yok bir şeyim.’’ Diyorduk ya “Neyin var?’’ sorusundan sonra. İşte oradaki “sorma’’ kelimesinden bahsedecektim.

Soğumuştur artık herhalde…

“Sorma’’ sadece beş harften oluşan bir kelime. Ne bilir misin aslında bu?

Duvarları insan gururunun hamuruyla sıvanmış, içerisinde ise aslını sakladığın “kendin” olan bir hücre. Dışındaki sen ise yalan, yalanın doğruya karşı zaferi.

Duymaz mısın sesini doğrunun, o hücre içerisinden yayılan… Dışarıdaki yalancıya inat haykıran… İnanma ona, sormadan gitme sakın. Bak gözlerime, gör gururumun hapsettiği hücremdeki zavallıyı. Sormadan gitme sakın.

“Sor’’ inatla, kararlılıkla… Sor sana seslenip seni kandıran yalancıya inat. Sor; “neyin var?” Diye… Sor; “sana verebilecek neyim var?’’ diye…

İnanma “bir şeyim yok’’ yalanına… Ben dedemin söylediklerini yapamadım birçok zaman. İşte bu yüzden her yer enkaz, her yer toz duman. İşte bu yüzden enkaz altında ruhum ve işte bu yüzden yalancı; gururum.

Daha çok şey var söyleyeceğim fakat sana hücremden gizlice sesleniyorum. Eğer fark ederse gururum sana seslenişlerimi; bu son olur. Ulaşırsa sana göz bebeklerimden dışarı saldığım bu sessiz kelebekler, anlatırlar sana anlaşılması gerekeni. Yok, eğer tamamlayamazlarsa yolculuklarını, o zaman da beklerim anlayacağın güne kadar seni.

Gelip bir gün sorarsan yine “neyin var?’’ diye… Bil ki cevabım “Sorma, bir şeyim yok.’’ Olacaktır. Omzuma dokunup uzaklaşıp gitmezsen eğer ve inatla göz bebeklerime bakıp sorarsan şefkatle; “neyin var, söyle, inan bana bırakıp gitmem seni böyle.’’ Dersen. Anlarım ki gelip konmuş gönlüne kelebeklerim.

Yok, sormaz da bırakıp gidersen eğer, ben seni yine beklerim.

Bu kadar sana söyleyeceklerim. Soruyorsun değil mi şimdi bana; “sen bana birçok şey söyledin de; peki ben kimim?” diye.

Sen kim misin?

Anne! Sensin o… Baba sen!

Abi, abla, kardeşim; sizsiniz o!

Arkadaşım! Sensin o… Dostum sen!

Öğretmenim! Sensin o!

Ve âşık olduğum insan; sensin o!

Özkan SARI