Bir Zamanlar Moskova’da

Benim adım Bal.

Aylarca süren bir kararsızlığın ardından bu satırları yazmaya karar verdim. Önceleri yazmamam konusunda kendimden emindim. Bırak bu yaşanmışlık tarihin derinliklerinde kaybolup gitsin diyordum. Sonra dedim ki… Hayır, hayır. Bu hikayeyi herkes okusun, herkes bilsin. Kıyamete kadar kulaktan kulağa, gönülden gönüle bir nehir misali aksın dursun.

***

Mesut Bey, yirmili yaşlarının sonunda, küçük bir kitabevi sahibi, kültürlü bir Ankara delikanlısıdır. Tek sevdası kitaplarıdır. Kendi kitabevi içerisinde kendine masalsı bir dünya kurmuş, yalnızlığını okuduğu yüzlerce kitaptaki kahramanlarıyla paylaşmaktadır. Gece yarılarına kadar dükkanını kapatmaz. Birçok defa yorgunluğuna yenik düşüp, ahşap masasının üzerinde açık duran bir Nazım Hikmet kitabının mistik kokusu eşliğinde sabahlamıştır. Kendi sanal dünyasında öylesine kaybolmuştur ki, dışarıda gerçek bir hayatın olduğunu unutmuştur. Her sabah evden ayrılmadan önce annesinin söylediği: ‘’oğlum artık kendine gel, evlen artık.’’ Cümlesi bir nebze de olsa hatırlatır içinde yaşadığı dünyayı.

Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret etmek, onun dolaştığı sokaklarda dolaşmak, onun soluklandığı kafelerde kahvesini yudumlamak en büyük hayalidir Mesut Bey’in. İşte her şey bu hayalin gerçeğe dönüşmesiyle başlar.

Biraz kendi birikimi, biraz memur emeklisi babasının desteğiyle bir süre kalmak üzere Moskova’ya uçar Mesut. Ne dil bilmektedir, ne de kendisine rehberlik edecek biri vardır yanında. Aldırış etmez bu duruma, yanında getirdiği kitapları okşar, ‘’benim rehberim sizler olacaksınız’’ der yüzünde heyecanlı bir tebessümle. Tolstoy’dan Puşkin’e Turgenyev’den Dostoyevski’ye her birinden bir kitap almıştır yanına.

Manej meydanı yakınlarında tuttuğu bir pansiyon odasında sabahı beklemektedir Mesut. Gözleri fal taşı gibi açık, adeta uykusunu kendi isteği ile satmış bir masal kahramanı gibi tavana bakmaktadır. Bir tavana, bir duvara, bir de duvardaki saate…

Ertesi gün birazını tramvayla, birçoğunu yürüyerek hedefe ulaşmıştır Mesut. Novodeviçi Mezarlığının kapısının önündedir. İçeri girmeden önce tüm mezarlık sakinlerinin ruhuna bir Fatiha okur. Büyük bir heyecanla içeri girer ve Nazım Hikmet’in mezarını bulur. Önce önünde uzun bir süre anlamsızca durur. Sonra gönlünün ve gözünün barajları daha fazla dayanamaz yıkılır. Hıçkırarak ağlamaya başlar. Hıçkırıkları arasında, yanında Ankara’dan getirdiği bir kavanoz toprağı çıkarır ve Nazım’ın mezarının üzerine döker. Hiç dinmeyecek olan özlemini dizginler ve bir müddet orada kaldıktan sonra oradan ayrılır.

Yavaşça Novodeviçi Mezarlığı içerisinde gezinmeye başlar. Tanımadığı fakat birçok önemli şahsın mezarları arasından geçerek Anton Çehov’un mezarına yaklaşır. Ellerini kaldırır, bir Fatiha da onun için okur. İşte tam bu sırada genç bir kız yaklaşır mezarın başına, uzunca bir süre ayakta anlamsızca bekler, daha sonra hıçkırarak ağlamaya başlar ve çantasından bir kavanoz toprak çıkararak Antov Çehov’un mezarına boşaltır. Mesut şaşkınlıkla olup biteni izler. Ömründe ilk kez karşı cinsinden etkilendiğini hisseder. Gönlünde ılık rüzgarlar, vücudunda sıtma titremesi, burnunda bahar kokuları ve karşısında masalsı bir güzellik.

Melina ve Mesut birbirlerinin dilini anlamasalar da birbirlerini anladıkları yollar bulurlar. Bazen bir dokunuşla, bazen bir bakışla, bazen de bir kitapla kalpten kalbe sevgiden köprüler, saygıdan yollar inşa ederler. Tam kırk dört gün hiç ayrılmadan her günü beraber geçirirler.

Bir gün Serçe Tepelerine çıkarak çimlere uzanıp Gogol’un dünyasında kaybolurlar. Bir gün Kuğu Gölü kenarında ‘’Karamazov Kardeşler’’le buluşurlar. Bir gün Arbat Caddesinde bir kafede Tolstoy’un ‘’Anna Karenina’’sıyla tanışırken, bir gün Kızıl Meydan’ın kilit taşları üzerinde Gorki’nin ‘’Ana’’sıyla Rus Devriminin havasını solurlar.

Kucak kucağa geçen bir tren yolculuğunun ardından, St. Petersburg’da beyaz gecelerin kollarına bırakırlar kendilerini.

Mesut, yanında getirdiği Türkçe baskı kitapları, Melina, yanında getirdiği İspanyolca baskı kitapları, sırt sırta vererek Moskova’nın her bir köşesinde okurlar. Kalan zamanlarını birbirlerini izleyerek geçirirler.

Mesut Melina’ya, Melina Mesut’a âşık olur. Beraber geçirdikleri kırk dört gün geride bıraktıkları yirmi dokuz yıldan daha fazla anlam taşır ikisi içinde. Daha önce hiç yaşamadıkları duyguların verdiği şaşkınlık içerisinde yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışırlar. Sonunda mantıklı tek bir açıklama bulurlar: Aşk!

Kırk dört günlük beraberliğin son bulduğu an, Moskova’da fırtınalı bir sonbahar sabahıdır. Mesut uyandığında Melina’dan geriye küçük bir not kâğıdı kalır: ‘’Mutlu ol!’’

Deliye dönen Mesut, günlerce Rusya’da Melina’yı arar. Arar… Arar… Ama nafile… Bulamaz.

Vize süresinin bitmesiyle Ankara’ya geri döner. Gün geçtikçe ruh sağlığı bozulur. Annesi ve babasının ısrarıyla aylarca psikolojik tedavi görür. Bir müddet İstanbul’da bir müddet Manisa’da hastanelerde kalır. Melina’yı unutamaz. Defalarca bilet alıp Rusya’ya gitmeyi dener fakat ailesi izin vermez.

Geçen onca zamanın ardından Mesut eski yaşamına geri döner; kitabevine ve kendi dünyasına… Her geçen gün daha da durgunlaşır. Ailesinin zoruyla komşularından birinin kızıyla evlendirilir. Zaman içerisinde bir oğlu ve bir kızı olur.

***

Yazının başında tanışmıştık. Benim adım Bal. Mesut Bey’in kızıyım. Babam vefat edeli on bir ay oldu. Babamın hikâyesi gizli kalsın istemedim ve sizlere aktarmak istedim. Babam her yalnız kalışımızda Melina’yı anlatırdı bana. Annem üzülmesin diye onun yanında bir şey anlatmazdı. Anneme karşı her zaman saygılı oldu fakat sevgi konusunda aynı şeyi söyleyemem. Son nefesini verirken bile dilinde tek bir isim vardı: Melina.

Erkek kardeşimin adı Nazım. Herkes soruyor; hadi Nazım’ı anladık da senin adın neden Bal? Aslında cevabı çok basit; Melina’nın Türkçe anlamı: ‘’Bal’’ demek.

Melina’yı merak ediyorsunuz değil mi?
Melina diye biri hiçbir zaman olmamış. Babama Rusya’dan döndükten sonra şizofreni teşhisi konulmuş. Herkes iyileştiğini düşünmüş fakat o Melina’yı hep yaşatmış.

Özkan SARI

İçimi ortalığa döktüm, eski bir iskemle çıktı

Yaşadığım yer hiç cennet olmadı. Çocukken de savaş haberlerini ve öldürülen askerleri izlerdik kumandasız televizyonumuzda. Eğer bir yerlerde öldürülüyorsa insanlar, öyle başka kanala geçince magazin ya da evlilik programlarına atlayıp dünya değiştiremezdik de aslında. Ama çocuktuk işte. Kravatlı ceketli sıkıcı adamların anlattıkları olağanüstülükler bize pek olağanüstü gelmediğinden olsa gerek kendi eğlencemize bakar, varsa ödevlerimizi yapıp sokağa fırlardık ve oyun kardeşliğinde eğlenceli bile gelirdi hayat. O siyah beyaz adamlar konuşmaya başladığında odalar anlaşılmaz bir sessizliğe bürünürdü ve çocuklar ağızlarını açacak ya da mızmızlanacak olsalar kuvvetli bir “şişşştt” le uyarılırlardı. Büyüklerin neden bu kadar sıkıcı şeyler izlediğini anlamaz ve sobanın sıcaklığından nasibini alan tek odada öylece beklerdik televizyonda daha eğlenceli şeyler çıksın diye.

Gençlik başımıza duman sardığından olsa gerek yine pek görünür değildi ülkenin ahval ve şeraiti. Daha bir renklenen televizyonlarda sabırsızlıkla beklediğimiz çizgi filmlerin yerini arkası yarın latin dizileri almıştı artık. Akşam olup bütün aile üzerinde demlik tıslayan sobanın başına geçtiğimiz kış günlerinde, büyükler yine ajans saatini bekler ve içinde Demirel, Çiller, Özal falan geçen o sıkıcı haberleri izlerdi. Bolca milletvekili, meclis, başbakan, Ankara, güneydoğu, terör, şehit kelimeleri duyar , biraz sessiz kalır ve sonra günlük olaylarımıza geri dönerdik. Arada balkona çıkıp 1 dakika için ışıkları yakıp söndürerek tencere tava çalar, haklı tarafta olmanın gururuyla başı dik tutardık.

Zamanla ekranlar daha da renklendi. Neredeyse 10 kanalı birden gösterebiliyordu televizyonlarımız. Çay demleyip pazar gecesi sinemalarını heyecanla bekler, şansımıza ne çıkarsa hevesle izlerdik. Haber programları bile değişmişti artık. O sıkıcı adamlar hala olsa da daha az sıkıcı olan kadınlar da görünür olmuştu bazı kanallarda. Çok ciddi dururlar ve hiç takılmadan konuşurlardı. Ülke çeşitli siyasi ve ekonomik krizlere girip çıkardı ama bize verilen harçlık sabit kaldığından pek de anlamazdık biz kriz miriz. Bir de başımızda kavak yelleri vardı tabi. Görünce kalbimizi yerinden çıkacakmış gibi titreten ilk, ikinci ya da üçüncü aşklarımız vardı. Dünya yansa bize ne olurdu ki ?

Üniversite dediğin, çoğu yerde liseden hallice, serbest kıyafetli ve zilin çalmadığı, hoca girince ayağa kalkmadığın ve aradaki boşluklarda kantinde çene çalabildiğin az daha havalı bir yerdi. Artık biz de büyükler gibi haberleri izliyor ve az çok gündemi takip ediyorduk. Bakkal, kasap ve güvenlik görevlisi gibi biz de siyaset konuşabiliyor ve tarafımızı belli ediyorduk. O zamanlarda başını örten kızları kampüse sokmadıklarından çiş kokulu alt geçitte ya da danışmanın önünde kızlar başlarını açıyor ya da bazıları örtü yerine peruk takıyorlardı. Biz ise rahatça girip çıkıyorduk. Haberlerde görüyordum o kızları. Bazı üniversitelerin kapılarında toplanıp protesto gösterileri yapıyorlar ve güvenlik görevlileri de onları tartaklıyordu. Muhakkak ki canları yanıyordu ama daha çok ruhları yaralanıyordu böyle anlarda. O mahallede hiç yaşamadığımdan, o mahalleden arkadaşlarım olmadığından bu pek benim duyumsayacağım bir şey değildi. Kızların başındaki örtü her gün masum onlarca insanın öldüğü ve halkının büyük çoğunluğu yoksulluk sınırında yaşayan bu ülkenin en önemli sorunuydu. Şimdilerde bu durum çözümlendi. Siyasal irade bu engeli ortadan kaldırdı. Kızlar özgürce her yerdeler ve çok şükür(!)  ülke tarümar olmadı ama başörtülü bacı argümanları hala manşetleri dolduruyor,  ülkenin gündeminde zaman zaman diğer meseleleri sollayabiliyor. Ve biz kamplara ayrılıyoruz. Taraflar tutundukları sembolleri kılıç yapıp birbirlerine sallarken  dini inançlarımız, devlet ve millet sembollerimiz, geleneğimizden gelen tüm değerler yozlaşıp çürüyor.

Geçtiğimiz günlerde 35. yaşıma bastım. Bu nesil için hala genç sayılabilecek bir yaşta olsam da kendimi, her yeri gıcırdayan, her an bir bacağı kırılacakmış gibi yaylanan yıllanmış bir iskemleye benzetiyorum. Düşen omuzlarım ve fibromiyalji belasından yangın yerine dönen sırtım, gergin boyun kaslarım, menüsküs teşhisi konan dizlerimle 84 yaşındaki anneannemden halliceyim ve 1.5 yaşındaki enerji bombası bir çocuğun insafına muhtacım. Ruhum desen… O uzun zamandır vücudumdan daha ağrılı bir halde. Dünyada neler oluyor diye bakınayım dediğin gazete haberlerinde , ailesiyle kaçarken  bir sebepten boğulup sahile vurmuş bir çocuk cesedini ve onun hemen yanında yıllarca okuduktan sonra emeline ulaşıp doktor olmuş tazecik bir gencin terör örgütünce öldürüldüğü haberini gördüğünde içim ölüyor. Güneşte fazla kalıp suyunu kaybederek yavaşça ölen çiçek gibi…

Evet mutlu değilim. Evet agrasifim. Evet tolerayonum yok. Evet burası bir bataklı çünkü. Evet seratonin hormonum büyük olasılıkla dibe vurdu . Evet kızgınım; haberler hiç iyi değil çünkü. Evet Polyanna’dan nefret ediyorum. Kendi küçük hayatımda mutlu olamıyorum evet. Evet yüzüm gülmüyor; siyah beyaz giyen adamlar yalan söylüyor çünkü. Yalan söyleyenler değil, masumlar ölüyor ve acı çekiyor çünkü. Evet depresyona meyilliyim; çünkü bu bataklık beni içine çekiyor.

Bencil büyümeli insan bu coğrafyada. Öyle “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” gibi beylik lafları öğrenmemeli. Her koyun kendi bacağından gibi dünyevi gerçekliğe uygun şeyleri ilke edinmeli. Okullarımızdan yüz bin tane zayıfla yığınlar halinde mezun edip hayata saldığımız şu güzide(!) çocuklar gibi mesela. Ne kadar da şenler ve umarsızlar kendileri dışındaki şeylere. Aslında hiçbir şey onların dışında değil. Onlar her şeyin içindeler aslında ama neyin kafasıysa artık geniş genişler, pür cahiller ama akıllı telefonları var ne gam! Biz “yok artık !”derken onlar “oha! Çüş artık!” deyip mutlu mesut  hayatlarını yaşıyorlar. Diyeceğim o ki serseri ol hayatı salla gitsin!

Yukarıdakileri gerçekten ben mi yazdım?

Vallahi yazdım.

Okudum, sorguladım, farkına vardım ve geldiğim şu noktaya bakarsak hem zahmet çekmiş hem de hüsrana varmışım.

Başarının tanımı insanına göre değişir. Benimki kısa ve anlaşılır: başarmak, mutlu olmaktır. Mutluysan başarmışsındır. Çıktığın kariyer basamakları, biriktirdiğin bilgi, görgü ve oluşturduğun kişi ancak mutlu biriysen değerlidir. Değilsen, cahilin gülen ağzına gıpta edersin.

Tabi biz şükürperest bir milletizdir. Canımıza ot tıkasalar “çok şükür daha beterleri var “ der kapatırız meseleyi. Haneye düşmeyen ateş çok dokunmaz böğrümüze çünkü aşılıyızdır derdine memleketin. Üstümüze düşerse de yıldırım “vatan sağ olsun” a dayarız acımızı. Cenazelere idmanlıdır bizim yüreklerimiz. Başka dünyaların insanlarıymış gibi hissizce izleriz. Fonda anneler feryat ederken komşuyla akşam çayı bile içebiliriz. Öyleyiz. Çünkü yaşamak gerek. Bitmeyen bir kabusun içine hapsolduysak  istemeden, alışmak gerek .

Alıştık biz. Kabusa öyle alıştık ki olaysız ve ölümsüz, yalansız ve dolansız 1 günümüz geçse ayarlarımız bozulur. Olmaz zaten. Bu bataklıkta ölen de öldüren de, öldürmeye sebep de bitmez. Kan ve ağıttan beslenir bu topraklar; yüzyıllardır değişmeyen kötü kader.

Çok uzattım lafı. Anladığım şey dünden bugüne değişen tek şeyin yaşım ve rollerim olduğu gerçeği. Artık o haberleri izleyen büyük(!) benim ve önünde mızmızlanan da benim çocuğum. Ülke, aktörleri değişen ve onun da büyüyüp yetişkin olacağı aynı rezil ülke. Coğrafya bir milletin ya talihini belirleyen şeymiş. Talihime…………….!!!!!!!!

Derya CESUR