Arkası Kar

İliklerime işleyen, paltomun yakasını kaldırmama, ellerimi ceplerime sokmama ve adımlarımın hızlanmasına yol açan ıslak bir soğuk var.
Hiçbir yere yetişmek zorunda değilim ve hiç kimse beni beklemiyor.
Ne mutluluk!

Mahalleye sinmiş odun kokusunu içime çekiyor, sarı lambaları yeni yeni yanmaya başlamış, nemli, dertli başlarını birbirine yaslamış, tek katlı evlerden gelen sesleri duymaya heves ediyorum.

Biri radyoda haberleri dinlesin!

Ellerini önlüğünde kurulayan bir anne, oyuna dalmış haylazına seslesin! İşten sinirli gelmiş, hayata yenik bir baba yengeyi haşlasın azıcık!

Yaşlı bir kadın söylensin, ağzında diş kalmamış bir amca gelmişine, geçmişine sövsün düzenin.

Olmadı bir kedi fırlasın ansızın yolun ortasına.

Mezarlık kadar sessiz, çıt yok!

Sessizliği huzurla karıştırmamak lazım yerinde sessizlik huzursuz edebiliyor.

Denize çıkan, puslu sokak lambalarının aydınlattığı yine de karanlık sokaklarda dolaşıyorum.

Evlerin başköşesini süslerken önce gözden sonra kapı önüne düşmüş, süngerleri pırtlamış neden bilmem ille de bordo koltuklar. Kullanılmayan ayakkabıların sokuşturulduğu tel dolaplar, kurusun diye asılmış beyaz çamaşırlar, bir deri bir kemik kalmış, başlarını yerden kaldırmadan ürkek gözlerle geleni geçeni izleyen havlamaya mecali kalmamış sokak köpekleri. Çürümeye yüz tutmuş Anadol marka bir otomobil, hüzün, düş kırıklıkları, kabulleniş.

Yürümekten yorulunca soluğu üç katlı, cumbalı, ahşap balık lokantasında alıyor, dar merdivenlerden çıkıp, sırdaş, ketum, her gece türlü yaşanmışlıkları dinlemekten artık hayret etmeyi unutmuş masalardan birine çöküyorum.

Tenha, benden başka nerede olduklarına aldırmadan, cilveleşen, ortam cahili gençten bir çift daha var.

” Arkası kar” diyor garson servis açarken.

Cevap vermeden gülümsüyorum.
Yeni bir şey değil, cevap yerine gülümsüyorum son günlerde, laf olsun diye sormak, konuşmak önemli, cevaplar kimsenin umurunda değil.

Gerçek derin dondurucuda, kim neye inanıyorsa; hakikat o.

Denizin karanlığına dalıyor, kıyıyı döven dalgalarda kayboluyorum.
Sofra kuruluyor, anasondan yüzler geçiyor, kimini tanıyor, kiminin sesini, kiminin kokusunu, kiminin adını dahi hatırlamıyorum.

Ukde, hayal, merak, acaba, pişmanlık ve şimdiki aklım olsaydı el ele tutuşup düğümleniyor boğazıma, şarkıdaki gibi; geç bulunup, çabuk kaybedilen her şey gibi… yutkun yutkunabilirsen.

Her mekânın hayaleti, o hayaletinde ellerinden tuttuğu başka hayaletler vardır!

Hisseder, bilir fakat göremezsiniz.

Belki o yüzden asıyorlardır siyah beyaz fotoğrafları gama kesmiş duvarlara ve belki o yüzden insanlar bu kadar dikkatli bakıyorlardır siyah beyaz fotoğraflara?

Garsonun söylediği gibi, ” arkası kar…”

Ali GÜLCÜ

Kara Kutu

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.” Nerede okudum ya da kimden duydum hatırlamıyorum. Herkese hitap eden ve üzerine düşünülen bir söz olduğunu da sanmıyorum. Çünkü çok az insan ve toplumun, geçmişten ders alıp geleceğini şekillendirmeye dair çabası var.

Elbet insanın kendi yaşadıkları ile toplumun geçmiş hafızası arasında büyük bir fark var. Kendi geçmişimiz; kendi kara kutumuzda kayıtlı iken, toplumsal geçmişimiz çok çok uzun zamanların içinde, sadece yazılı tarihin sayfaları arasında saklı. Onu okumak ve anlamak, geleceğe dair çıkarımlar yapıp toplumsal düzenimize yön verecek gerçekliklere dönüştürmek elbet toplumu oluşturan bireylerin bilinci ve emeğiyle mümkün.

Size burada geçmişimizi irdeleyelim, anlayalım… Geleceğimizi ona göre şekillendirelim kalıpları çerçevesinde toplumsal mesajlar verme niyetinde değilim. Benimkisi sadece; kendi zaman yolculuğumda farklı duraklarda durup, o günlere, bu günlerin penceresinden bakmak.  O günlerdeki kendimi ve iletişim kurduğum insanları, bugün ki kendime göstermek.

Aksi halde on, on iki yaşlarında bir erkek çocuğunun, anneannesi ve dedesinin paralarını çalma sürecini nasıl anlayabilirim. O zamanlar salak yerine koyduğum o insanların davranışlarını nasıl çözümleyebilirim.

Para denilen illetin ne olduğunu anlamaya başladığım zamanlardı. Yuvarlak demir olanları bakkala verdiğimde daha az, kâğıt olanları verdiğimde daha çok şey alabildiğimin farkına varmıştım. Fakat bir sorun vardı. Adına para denilen bu metal ve kâğıt cisimleri bir ağaçtan ya da akan bir çeşmeden elde edemiyordunuz. Bu paralar, nereden ve nasıl kazandıklarını bilmediğim yetişkin insanlarda oluyordu. Annem ve babam, okula gittiğim bazı günlerde sadece ve sadece bir meybuz(dönemin meyve aromalı buzu)  almaya anca yeten küçük demir paralar veriyordu.

Daha çok para istediğimde ise babam hep aynı şeyi söylerdi: “İktisatlı olmalıyız oğlum.” İktisat kelimesi; yıllar sonra üniversite sıralarında tekrar çıktı karşıma; sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla nasıl karşılanacağını inceleyen bir bilim dalıymış. Şimdilerde babam yetmiş yaşına doğru yol almakta, sorsam iktisat kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğine eminim fakat iktisatlı olmak gerektiğinin önemini, iliklerine kadar yaşadığı maddi imkansızlıklarla geçen o yıllarda öğrendiğine de eminim. Bu durumu anlayabilmem mümkün değildi. Babamın parasının olduğunu düşünür fakat bana vermediğine inanırdım.

Yaz tatillerini köyümüzde geçirirdik. Oradayken paranın eksikliğini çok daha az hissediyordum. Köyümüzün çocuklarıyla hemen hemen aynı sosyo ekonomik guruba dahildik. Sahip olduklarımız birbirimizden ne daha fazla ne de daha azdı. Köyde, cebinde parayla gezen çocuğa hiç rastlamamıştım. Okul dönemlerinde durum farklıydı tabi, şehirde yaşıyorduk ve öğrenciler arasındaki bu fark, on yaşlarındaki bir çocuğa sorular sordurabilecek kadar ayyuka çıkıyordu.

İşte o yaz tatili günlerinden biriydi. Anneannemlere gitmiştim fakat evde kimse yoktu. Anneannem evin anahtarını genellikle kapı önündeki saksılardan birinin içine koyardı. Yanılmamıştım. Anahtarı bir saksı içinde bulup içeri girdim. Yaz tatili olması nedeniyle TRT 1(TRT kanallarından başka kanal yoktu o zamanlar)  öğlen vakitlerinde çizgi film kuşağı yayınlardı. Televizyonu açıp izlemeye başladım. Uzun bir süre geçmesine rağmen gelen giden olmadı.

O dönemler annem mutfak dolabının içindeki bazı kaplara demir paralar koyardı. Ben de ara ara oradan para çalar harçlık yapardım. Birden aklıma anneannemin dolabı geldi,  belki o da koyuyordu… Heyecanla mutfak dolapları içerisindeki çanak çömlekleri karıştırmaya başladım. Bir şey bulamadım. O an paraya olan açlığım depreşivermişti. Heyecanımın yanına biraz da tedirginlik eklendi. Sessizce yatak odasına geçtim. Önce çekmeceleri karıştırdım, kâğıt yığınlarından başka bir şey yoktu. Sonra yatağın altına baktım, bir sürü demir para vardı. Kalp atışlarım hızlanmış ve korkmaya başlamıştım. Oradan birkaç tane demir para alıp cebime koydum. Sonra süratle kapıyı kilitleyim evden ayrıldım.

Yaptığımın yanlış olduğunu bilmeme rağmen yaşadığım korku ve heyecandan da garip bir zevk duyuyordum. Çaldığım paralar bana birkaç gün yetmişti. Hatta bazı arkadaşlarıma o paralarla gazoz ısmarlamış, bana duydukları saygı ise; yine yıllar sonra ne olduğunu öğreneceğim egomun gıdası olmuştu.

Sonra bir daha girdim o yatak odasına, bu kez paralar yatağın altında değil, dedemin dolapta asılı duran ceketinin cebindeydi.

Sonra bir daha… Bir daha… Ve bir daha…

Bazen farklı büyüklükte demir paralar bazen de farklı değerde kâğıt paralar buluyordum. Anlamasınlar diye hepsini değil bir kısmını alıyordum. Hiç para olmadığı bir sefere denk gelmedim. Kendimle gurur duyuyordum. Hem para çalmanın, hem de o paralarla diğer çocuklara karşı edindiğim statünün zevki beni benden almıştı. Tek mutlak güç vardı; o da paraydı. Nasıl kazanıldığının da bir önemi yoktu aslında, paran varsa sana saygı duyuyorlardı. İşte o zamanın çocukları şimdinin yetişkinleri oldu. Çok şey değişti o günden bugüne… Değişmeyen ise, paranın hala mutlak güç olduğu gerçeğiydi.

O yaz ve sonrasındaki birkaç yaz bu durum hiç değişmedi. Hiç parasız kalmadım. Anneannem ve dedemi ustaca kandırıyordum. Ayrıca ne kadar salak oldukları karşısında da şaşırıyordum. Benden hiç şüphelenmiyorlardı. Hatta bazı zamanlar ben onlardayken anneannemin dışarı çıkması işimi daha da kolaylaştırıyordu.

Büyüdükçe yaptığımın yanlış olduğu gerçeği beni silkeledi. Artık o yatak odasına girmez oldum. Hatta öncesinde yaptıklarımdan pişman olup anneannemi ve dedemi her gördüğümde utanmaya bile başlamıştım. Tüm bu olanlar benim sırrımdı ve benimle beraber toprağa gidecekti. Yine de bu konuda hala salak olduklarını düşünüyordum.

Çok zaman geçmeden önce anneannem öldü. Bir kaç sene sonra da dedem.

Onlar öldükten sonra ise annem anlattı her şeyi bana;

O yatak odasından para çaldığım ilk gün anlamış anneannem paraları benim aldığımı. Yatağı kaldırmakta zorlanıp fazla dağıttığım için de dolaptaki ceket cebine koymaya başlamış paraları. Babamın durumunun çok iyi olmadığını bildikleri için, hem onu üzmemem hem de gidip başka insanların paralarını çalmaya kalkışmamam için para koymaya devam etmişler. Annemin de haberi olsun diye durumu ona da anlatmışlar. Anlatmışlar fakat karışmamasını, kendilerinin bu durumu bildiklerini bana söylememesini sıkı sıkı tembihlemişler. Eğer bilirsem utanır, anneannem ve dedeme karşı karmaşık duygular sergileyebilirmişim.

Şimdi artık ne söylesem boş! Ben pedagog değilim. Onların yaptıklarının çocuk eğitimi açısından yeri neresidir bilemem. Bildiğim bir şey var ki o da; ilkokul mezunu bile olmayan bu insanların bana hayatta çok özel bir ders verdikleridir.

Ha bir de “salak” konusu var tabii ki… Burada da yorumu sizlere bırakıyorum.

Unutmayın!

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.”

Özkan SARI

Saklambaç

Annem ve babam, yaşadığım şehre otuz km uzaklıkta şirin bir köyde yaşıyorlar. On beş günde bir akşam yemeğine gitmem ve bayramlar dışında, sıkça uğradığımı söyleyemem. Sıcakların iyice etkisini göstermesiyle, yaz boyunca işe köyden gidip gelmeye karar verdim. Gerekli elbiselerim ve kitaplarımdan başka yanıma hiçbir şey almadım. Hem, az geliyorsun diye hayıflanıp duran annemler sevindi bu duruma, hem de şehrin boğucu kalabalıkları ve gri egemenliğinden sıkılmış olan ben.

İş çıkışlarında hiç vakit kaybetmeden köye gitmeye başladım. Güneş batana kadarki zamanı çam ormanlarına bakan terasımızda kitap okuyarak geçiriyor, güneş battıktan sonraki zaman diliminde de annem ve babamla sohbet ediyorduk. Bu sohbetler daha çok benim ve kardeşlerimin küçüklüğüne dair anılardan oluşuyordu. Annem ve babamın ilerleyen yaşlarının getirdiği duygusallıktan olsa gerek; anlattıkları birçok anı bazen nemlenen gözleri eşliğinde araya giren bir suskunluk, bazen de derin bir nefes alıp veriş eşliğinde araya giren bir tebessümle bölünüyordu.

Bazı akşamlar kardeşlerimin de dâhil olduğu sohbetlerde, dijital dünya sonrası tozlanmaya yüz tutan aile albümlerimizi inceliyor, birçok fotoğrafta gülüşmelerimize anlam veremeyen eşlerinin: “Hadi artık, kalkalım!” talimatlarına yine gülerek karşılık veriyorduk. Hatta ben, aramızdaki samimiyete sığınarak: “Getirmeyin oğlum bir daha şunları” diyerek kızlarımızın burunlarını iyice şişiriyordum.

Hafta sonları da bir yere gitmiyor, zamanımın hepsini köyde geçiriyordum. Kahvaltı kültürü çok gelişmemiş biri olarak, sofrada bulunan hemen hemen her şeyin bizimkiler tarafından üretildiği kahvaltı sofralarından kalkmak istemiyordum.

Aslında asıl hikâye de bu kahvaltı sofralarının kurulduğu bir sabah başladı. O gün sabah annemin kendi tavuklarına ait kaynamış yumurtalarından birini soyuyordum ki; demir avlu kapısı büyük bir şıngırtıyla sarsıldı. Komşumuzun yedi yaşlarındaki oğlu ve on yaşlarındaki kızı koşarak içeri girdiler. Avlunun bir köşesinde duran, annemin devasa boyutlardaki saksılarından birinin arkasına saklandılar ve bize işaret parmaklarıyla sus işareti yapıyorlardı. Önce ne olduğuna anlam veremedim ve korktum. Böylesine heyecanla kimden kaçıyorlardı ki?

Duruma alışık olan annem ve babam gülümsüyordu. Ben ise aval aval olan biteni seyrediyordum. Kısa bir süre sonra avlu kapısından içeri başka bir komşumuzun çocuğu girdi: “Şükran teyze Aysel ile Necip burada mı?” diye sordu. Annemin: “Burada kimse yok!” cevabının ardından koşarak çıkıp gitti.

İnanın hala olan biteni anlayamıyordum. Sonrasında; anlayamamam üzerine kendimle yaptığım muhakemelerde, olayla ilgili tahminlerim içerisinde neden gerçek sebebin olmadığını içim acıyarak irdeledim. O gün o sandalyede köyümün çocuklarından biri oturuyor olsaydı; muhtemelen ilk tahmini doğru çıkacaktı. Peki, benim tahminlerim neden yanlıştı? Nedeni basitti aslında. Güncel belleğim içerisinde, o olayı anlamlandırabilecek en ufak bir kırıntı yoktu. Kısa süreli düşünme safhasında ise beynim, kaynak olarak güncel belleğimi kullanıyordu. Asıl gerçek bilinçaltımın çok derinlerinde, anılarımın çok gerilerinde saklıydı.

Ne olup bittiği üzerine tahminde bulunduysanız eğer o zaman söyleyeyim: o çocuklar saklambaç oynuyordu!

Çok uzun zaman olmuştu saklambaç oynayan çocuklar görmeyeli. Yaşadığım şehirde hiç görmedim desem yalan söylemiş olmam. Bırakın saklambacı, kendine ait oyun alanları olan siteler dışında artık sokaklarda çocuk bile görmez oldum.

Nerede kalmıştık? Ha evet, saksının arkasında bırakmıştık en son çocukları. Nasıl heyecanlı, nasıl da kendilerini kaptırmışlardı… Koşuşturmaktan yüzleri al al ve terliydi. Bulandıkları toz ve topraktan elbiseleri kirliydi. Ama o gözleri var ya o gözleri… Işıl ışıl parlıyordu. Onları o halde görünce benim de içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Ben de heyecanlanmıştım. Kahvaltıyı sofrada öylece bırakıp yerimden kalktım. Annemin: “Oğlum yapsana kahvaltını, nereye gidiyorsun?” sorusuna, “Sokağa çıkıp çocukları seyredeceğim biraz” diyerek cevap verdim.

Sobelenmeler bitmiş ve yeni ebe, yüzünü beton direğe dönerek, diğerlerinin saklanması için saymaya başlamıştı ki: “Çocuklar ben de oynamak istiyorum!” dedim çocuksu bir heyecanla. Benim ebe olmam şartıyla kabul ettiler. Bu kez ben yüzümü direğe dönmüş ve saymaya başlamıştım: “Önüm arkam sağım solum sobe! Saklanmayan ebe!”

Koşuşturmaktan bu kez de benim yanaklarım al al olmuş, saçlarım terden birbirine yapışmıştı. Çocuklara oranla çok daha iri cüssemi saklamak daha zor oluyordu. Yine benim ebe olduğum bir bölümde çocukları aramaya koyulmuş, saklanmış olabilecekleri yerleri hızlıca kontrol ediyordum. Geniş gövdeli bir dut ağacı arkasından beni izleyen bir baş dikkatimi çekti. Süratle oraya koştum ve ağaç arkasında bekleyen çocuğu gördüm…

Olduğum yerde kalakaldım. O benim gözlerimin içine, ben onun gözlerinin içine bakıyordum. Tüm saflığıyla bana gülümsüyordu. Bu çocuk oyun oynadığımız çocuklardan değildi. Şimdi o an hissettiklerimi anlat deseniz anlatamam, yaz deseniz yazamam, çiz deseniz çizemem. Sahip olduğum hiçbir yetenek bunu size aktarmamı sağlayamaz. Boğazımın tam ortasında bir yumru, ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyor. Bir hayalet görmüşçesine dikilen tüylerim, titremeye başlayan dudaklarım, neden olduğu buğu görüşümü bulanıklaştıran gözyaşlarım ve az sonra patlayacakmış gibi atan kalbim… Ve yaklaşık yirmi metre uzaklıktaki beton direk üzerinde şaklayan eller, zafer kazanmış bir komutan edasıyla, haykırırcasına “sobe” kelimesine hayat veren diller.

Çocukların yanıma gelip hep bir ağızdan: “İyi misin Özkan Ağabey?” soruları çınlatıyordu kulağımı. Kendime gelmem biraz zaman aldı. Beynim ve kalbim normal işlevlerini sürdürebilecek yeterliliğe ulaştıktan sonra, bir kaç el daha oynadık. Kendimi iyi hissetmiyordum. Çocuklardan müsaade isteyip ayrıldım. Biraz ilerledikten sonra geriye dönüp çocuklara baktım, yeni ebeyi belirliyorlardı aralarında… Ve o çocuk ise; aynı tebessümle, dut ağacının gölgesi altından bana bakıyordu.

O gün ağzımı bıçak açmadı. Annem ve babamın: “Neyin var oğlum?” soruları ise cevapsız kaldı. Erkenden uyudum… Ve o çocuk rüyamdaydı; aynı ağacın altında, aynı tebessümle.

Ertesi sabah ben daha kalkmadan hazırlamıştı annem kahvaltı sofrasını. Düne göre daha iyiydim. Sokaktan çocuk sesleri geliyordu. Avluya yuva yapmış kırlangıçların seslerine karışıyordu çocuk sesleri. Belli ki yine oyun oynuyorlardı. Kısa zaman sonra avlunun kapısında Aysel belirdi: “Özkan Ağabey körebe oynıcaz gelsene” deyip koşarak uzaklaştı. Annem bozdu sessizliği: “Oğlum kazık kadar adamsın, el âleme güldürcen kendini!” Anneme dönüp sadece gülümsedim.

Çok zaman geçmemişti ki bir çocuk daha belirdi kapıda. Kıpırdamadan öylece bana bakıyordu. Gülümsüyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu… Daha fazla dayanamadım. Dişlerimi sıkmayı denedim, elimle ağzımı kapatmayı denedim, hatta üzerimdeki tişörtümü çıkarıp yüzüme bastırmak istedim fakat hiç birini yapamadım. Titreyen göğüs kafesimde saklamaya çalıştığım her şey büyük bir gürültüyle, baraj duvarlarını yarıp geçen su gibi yardı geçti boğazımı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tüm bunlara annem ve babamın feryat figan telaşı eklendi. Çocuk ise hala tebessümle bana bakıyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu. Ve o gülümseyen dudakları birbirinden ayrıldı:

“Gelmiyo musun?” dedi.

“Geliyorum, geliyorum!” dedim hıçkırarak ne dediğim anlaşılmamacasına.

Annem ve babamın telaşı artmış, korku ve tedirginlik eklenmişti.

“Oğlum nereye bakıyorsun, kiminle konuşuyorsun böyle?” dedi babam.

Sustum… Ağladım… Ağladım…

Ağlamam bittiğinde ise kan çanağı gözlerimle kendimi sokağa attım. Hava kararana kadar da eve dönmedim. Neler oynamadık ki çocuklarla; körebe, istop, saklambaç, yakar top ve daha neler neler. İçimi tarifsiz bir ferahlık ve huzur kapladı. Seslerimiz kuş seslerine karıştı. Akşam ezanı okunmaya başladığında ise herkes bir yöne doğru evlerine dağıldı.

Bir hafta daha kaldım köyde…

O çocuğu bir daha görmedim.

Benden başka da görebilen olmadı zaten.

Olamazdı da…

Özkan SARI

Kız Kayası

Dört adam birer ucundan yapıştık karaya çektik kayığı. Birimiz salataya girişti, birimiz ateş yaktı, birimizi köye ekmek almaya gönderdik. Bana da kırmızı mercanları temizlemek düştü.
Livardan çıkardığım balıkları yeşil bir leğenin içine doldurdum, sigara yakıp hareketsiz kalsınlar diye bekledim…Gün kavuşmak üzereydi, deniz sakindi ve esmiyordu. Denize girip çıksam mı diye geçirdim içimden, çakıl taşlarının üzerine oturdum, bacaklarım dizlerime kadar tuzlu suyun içinde… En son kıpırtı kesilince daldım kırmızı derya kuzularına… Pullarını temizledim, karınlarını yardım, avucuma gelenleri denize atınca yengeçler peydahlandı kumların arasından, çekiştire çekiştire yedeklediler caanım balık içlerini…
En son iki su yıkadım balıkları ardından tuzladım.
Meşe odunları kora, kor köze dönünce yatırdık balıkları cazır cazır…yağ köze damladı, damla koku oldu…koku başımızı döndürdü.
Mercana kesti ortalık.
Yemek bitince dört adam dört köşeye çekildik.
Birimiz ateşin başında uyuya kaldı, birimiz ormanın içinde yürüyüşe çıktı, birimiz çadırına kıvrıldı, ben de gözlerim denizde barakanın sundurmasına yayıldım.
Cırcır böceklerini, geceyi dinledim bir süre, sivrisineklere sövdüm, çakımla kurumuş bir dal parçasını sivrilttim, demlendim ince ince…uyuya kaldım, uyanınca gördüm ki daha gece yarısı olmamış…
Gökyüzünde ay tabak gibi!
Görünmez bir el taa ufka kadar yakamozdan bir yol döşememiş mi? 
Yolun üzeri gümüşle kaplanmamış mı?
Çok canım çekince, usulcacık soyundum, giysilerimi irice bir çakıl taşına emanet edip kavuştum denize…
Kaynar suya atılmış pavurya gibi oldum, ciğerlerim ağzımda bir titreme aldı mı beni?!
Bir kulaç attım, bir kulaç, bir kulaç daha atınca alıştım…Alışınca cesaretlendim, cesaretlenince kız kayasına kadar yüzdüm.
Denizin kükrediği, gökyüzünün cehenneme döndüğü, şimşeklerin geceyi gündüze çevirdiği zamanlarda deniz kızları ağlaşırmış bu kayanın üzerinde…seslerini duyan, dünya gözü ile gören var! 
Denizin orta yerinde dümdüz bir taş.
Say ki vaha, say ki ada, say ki martı tüneği…
İki elimi başımın altında birleştirip sırt üstü yattım kız kayasına, göğsüm körük, göğsüm kara tren, gözlerim tabak gibi ayda…denizin içinden çıtırtılar, karagözler midye kabuklarını kırıyor besbelli…
Şimdi, olmadık şu vakitte, gecenin köründe bir deniz kızı çıkıverse ya yanıma!
Sorsam; “buralarda neden ağlaşırsınız diye?”

Haberin Var mı?

Askeri okul yıllarım. Katı, acımasız ve soğuk yıllar. Hasta olup yataklara düştüğümde, gece inleyerek gözlerimi açıp annemin bana bakan gözlerini göremediğim, alnımda elini hissedemediğim yıllar. Öyle okuldan eve gelir gelmez çantayı fırlatıp sokağa koşamadığım yıllar. Söküğümü kendimin diktiği, çamaşırımı kendimin yıkadığı yıllar.

Elbet o yıllarla ilgili anlatacak, yazacak çok şey var. Bilinçaltımda o yılların eseri sıra dağlar var. Yalnız kaldığım zamanlarda bazen o dağların zirvesine çıkar, izlerim manzarayı. Özlemekle, nefret etmek arasında takılı kalır terazimin topuzu.

Hormonlarımızın mevsimler gibi değiştiği yıllar. Duygusal kırılmalarımızın en derinden hissedildiği zamanlar. İşte o zamanlar bir kadını sevdim. Askeri disiplinin bunalttığı ruhumu ancak onun sesi ferahlatıyordu. Günler geçtikçe ona olan ilgim, hayranlığım ve sevgim çığ gibi katlanıyordu. Arkadaşlarım da yakından şahit oluyordu bu ilişkiye, her ne kadar onaylamasalar da umurumda değildi. O’nun bana yaşattığı hisleri daha önce hiç yaşamamıştım. Daha önce biri aklıma geldiğinde kalp atışlarım hiç hızlanmamış, avuç içlerim hiç terlememişti. Aramızda on yaşa yakın bir fark vardı, benden büyüktü ama bu durum da umurumda değildi. İnsan sevince dil, din, ırk, yaşın çok fazla bir önemi olmuyordu galiba, o zaman ki hislerim bana bunları söylüyordu. Geceleri rahat uyuyabilmem için O’nu her gün mutlaka görmeli, yatmadan önce sesini mutlaka duymalıydım; yoksa zehir olurdu bana geceler.

Duygusal açlığımın zirveye çıktığı dönemlerde tuttu elimden. Annemin, babamın ve kardeşlerimin eksikliğini O gideriyordu. Ha… bir de kardeş bildiğim arkadaşlarım, onlara haksızlık olmasın.

Merak etmiş olmalısınız, kim bu kadın? Nasıl oluyor da her gün görüyorsun, her gün sesini duyuyorsun? Diye.

O kadın Funda ARAR’dı. Evet, Ona âşık olmuştum ve bunun aşk olduğunu biliyordum. Başka hiçbir duygu böylesine etkileyemezdi insan ruhunu ve bedenini.

Boş zamanlarımda Funda ile geleceğimizin hayalini kuruyor, beni gördüğünde neler hissedecek merak ediyordum. Gazeteden fotoğraflarını kesip ajandamın arasında saklıyordum. Ders bitimlerinde koşarak televizyonun bulunduğu alana gidiyor, klibinin çıkmasını sabırsızlıkla bekliyordum. O zamanlar televizyonda müzik kanallarından başka bir kanal açık olmazdı. Bir klip biter ardından yeni bir klip başlarken heyecanım artardı. Birkaç klibi zorla izledikten sonra hasret biterdi. Ve O çıkardı sahneye… Yüzü ay gibi belirir, gözlerini bana diker, başlardı irademi avuçlarına almaya:

Haberin, haberin var mı?
Terk etmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım gecelerce
Geceler geceler
Yastığımda, düşümde, içimdesin
Bir hain bıçak gibi kalbimdesin
Dermanı yoktur bilirim
Tütünsüz, uykusuz kaldım
Terk etmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım gecelerce

O şarkısını söyledikçe bana seslendiğini düşünürdüm hep. “Ben de… Ben de…” diyerek karşılık verirdim: ”Yastığımda, düşümde, içimdesin. Bir hain bıçak gibi kalbimdesin.”

Klip biter, kum saati tersine çevrilirdi. O’nunla tekrar buluşacağım zaman akmaya başlardı erircesine.

Akşamları koğuştaki yatağıma yatar, radyomu açar, kulaklıklarımı takardım. Parmaklarım radyonun frekans değiştirme tuşunu canından bezdirirdi. Funda’nın şarkısına denk gelene kadar durmadan atlardım frekanstan frekansa. O’nun şarkısı denk geldiğinde, gecenin karanlığı ve sessizliği içinde huzur dolu dakikalar başlardı.

Âşıktım. Gönlüm neyi emrederse onu yaşıyordum. Aklımın fişini çekmiştim prizinden. Sonu ne olur, nereye gider düşünemiyordum bu ilişkinin. Biliyordum, O da benim varlığımı hissediyor olmalıydı. Bir gün karşılaşacağımız günü bekliyor olmalıydı.

Böyle geçti günler, aylar… Bir 28 Haziran günüydü… Sabah etüdü için sınıftaydık. Gazete okuyan arkadaşlarımdan biri gazeteyi havaya kaldırarak bana seslendi: ”Kardeşim duydun mu? Funda Arar, Febyo Taşel ile evlenmiş.”

Gözlerimi gazetedeki fotoğrafa diktim. O an neler hissettiğimi ben hatırlamıyorum ki burada size anlatayım. İnanmak istemedim. Gazeteye bakmak istemedim. Herkesin içinde ağlamak istemedim.  O günden sonra yemeden içmeden kesildim. Günlerce doğru düzgün yiyip içemedim. Zamansız gelen ağlama nöbetlerine engel olamadım. Bu durum herkesin dikkatini çekiyordu. Kendimi aldatılmış, terk edilmiş ve değersiz hissetmeye başladım. Bendeki değişimin farkına varan komutanım bir gün beni odasına çağırdı; bağırdı, çağırdı, tokat üstüne tokat attı. ”Sen askersin, kendine gel!” dedi. Gelemedim… Uzun bir süre gelemedim. İnsanın duygularının; aklını, ruhunu, zihnini nasıl yerle bir ettiğine şahit oldum.

Ama geçti… Meğerse kalbimde aşk diye taşıdığıma ne kadar da uzakmışım.

Bilinçaltımda o yılların eseri sıra dağlar var. Yalnız kaldığım zamanlarda bazen o dağların zirvesine çıkar, izlerim manzarayı. Özlemekle, nefret etmek arasında takılı kalır terazimin topuzu.

Özkan SARI