Coğrafya Kader midir?

Küçük butik otellerin bulunduğu sokaklardan sahile iniyorum.

İstisnasız tüm gezi ve av tekneleri omuz omuza vermiş dinleniyorlar. Geçtiğimiz yaz oldukça yorulmuş olmalılar. Dalgaların etkisiyle kimi önündeki betona, kimi yanındaki komşusuna çarpıyor hafifçe. Yine de hallerinden memnun gibiler. Hava hafif bulutlu ve güneşli. Kapalı hediyelik eşya standlarını kediler sahiplenmiş, her birinin üzerinde bir kedi uyuyor.

Dalgakırana doğru yaklaşırken sokak köpekleri beni fark ediyor. Anlıyorlar yabancı olduğumu, belli ki daha önce görmediler buralarda. Yatmaktan uyuşmuş bedenlerini yerinden kaldırıp bana doğru yürüyorlar. Kendi aralarında: “Belki bu yeni oğlanın bize verecek bir yiyeceği vardır.” Dediklerine eminim. Kuyruk sallayarak biraz yanımda dolaşıyorlar. Bende yiyecek bir şeyler olmadığını anladıklarında, biri hariç diğerleri uyuşuk uyuşuk geri dönüyor. Artık ben de onlar için “Yeni oğlan” Değilim. Kalan siyah köpek bir müddet benle dalgakıran üzerinde yürüdükten sonra o da geri dönüyor. Aç olmadıkları her hallerinden belli. Sadece Şubatın ıssızlığından sıkılmışlar belli ki… Maaşallah koyun gibiler, oysa benim mahallemin köpeklerinin açlıktan kaburgaları sayılıyor. Sıvasız evlerde yaşayan insanlar o kadar doyurabiliyor.

Dalgakıranın sonuna ulaşıp kayalıklara oturuyorum. Gözüm kayalıklar üzerinde yapışık duran deniz kabuklularına takılıyor. İstiridyeye benziyorlar. Onlarca, yüzlerce. Hiç biri denizin içinde değil. Dalgaların getirdiği deniz suyunun kayalıklar üzerinde ulaştığı son nokta ile kayalıkların deniz içine doğru devam eden başlangıç noktaları arasında bir yerlerde konuşlu hepsi. Belli ki deniz içinde olmak uygun değil onlar için, ya da kayalıkların kuru noktalarında olmak. Bir tür bağımlılık gibi, ne büsbütün içinde ne de büsbütün dışında.

Bizler de onlar gibi değil miyiz? Ne kadar özgür, ne kadar bağımsızız? Bu ülke bizim yuvamız, tıpkı o deniz kabukluları gibi, insanın içine karışsan boğuluyorsun, dışına çıksan yaşayamıyorsun. O kayalığın üzerindeki belirli alanlar gibi, yapışıp kalmışız bir noktasına…. Ne büsbütün içinde, ne büsbütün dışında!

Uzun uzun izliyorum o kabukluları… “Ya ben niye bu denizin bu kayası üzerindeyim.” Diyen oluyor mudur içlerinde. “Ben neden Muğla’dayım da Samsun da değilim.” Ya da “Ben neden Türkiye’deyim de Norveç de değilim.” Gibi sorular soran oluyor mudur? Hiç yapıştığı kayadan ayrılıp Samsun’a doğru yola çıkan oluyor mudur? Sanmam. Peki onlar da “Coğrafya kaderdir.” Diye düşünüyor mudur? Onu da sanmam.

Saçmalıyorum işte…

Oradan ayrılıp arabayı park ettiğim yere yöneliyorum. Küçük bir marina takılıyor gözüme. İçinde birbirinden lüks yatlar. Eminim bir çoğu milyon dolarlık. Sahildeki küçük tekneler gibi yorgun gözükmüyorlar. Hepsi tüm haşmetiyle sarsılmadan bekliyor yerlerinde. Dalgalar bulundukları yere giremediği için, hiç biri sallanmıyor. Gövdeleri aynı denizin suyu üzerinde olsa da limanları farklı!

Sahilden uzaklaşıp dar sokaklara giriyorum. Açık olan esnaflar birer tabure atmış, dükkan önlerinde çaylarını yudumluyor. Bir çoğu kapalı zaten.

Kesme taşlı yol üzerinden tatlı bir meyil tırmanırken gözüme; “Anayurt” isimli şirin bir otel takılıyor. Gülümsüyorum. Bahçesinde, görevli olduğu anlaşılan orta yaşlarında bir kadın duruyor. Tel çitlere yaklaşıp soruyorum:

“Abla merhaba, “Zebercet” Burada mı?”

Kadın şaşkın şaşkın gözlerime bakıyor. Belli ki anlam veremiyor bu soruya.

“Zebercet diye bir şey yok burada.” Diye cevaplıyor.

Teşekkür edip ilerliyorum. Hemen yanında “Sinekli bakkal” adında bir market var. Önünde duruyorum. Yine gülümsüyorum. İçimdeki muzip ile biraz tartıştıktan sonra benim dediğim oluyor ve yola devam ediyorum.

Sonra şehitlerimiz geliyor aklıma. Birisinin bana yanaşıp: “Onlarca şehidimiz var. Duydun mu?” Diye sorduğunu hayal ediyorum. Benim de: “Şehit diye bir şey yok bu topraklarda, savaş diye birşey yok.” Dediğimi. Sadece hayal ediyorum. Çünkü o kadına sorarken Zebercet’in zaten orada olmadığına ne kadar eminsem, şehitlerimizin olduğuna da o kadar emin oluyorum. Her zaman kurgu işe yaramıyor.

Kafam karışıyor. Kediler, köpekler, sahildeki tekneler, kaya üstündeki deniz kabukluları, marinadaki yatlar, bağımsızlık, özgürlük, Anayurt oteli, Zebercet, Sinekli bakkal, sıvasız evler, hepsi kafamı karıştırıyor.

Şehitlerimiz; hadi şu marinada duran yatlara hiç binmemişlerdir eminim de peki şu sahilde bağlı teknelere hiç binmişler midir? Binmedilerse eğer, peki hiç denizi görmüşler midir?

Madem “Coğrafya kaderdir.” De bu canına yandığım “Keder” hep mi garibedir.

Saçmalıyorum işte!

Saygıyla…

Özkan SARI

Eskiden Dutluktu Buraları

Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli masanın üzerinde, Çanakkale’de Şakir’in Yeri’ndeyim. Önü deniz, olta atanlar, sohbet edenler, okey oynayanlar, sabah yürüyüşünü bitirmiş kahvaltı edenler var.
Zebercet’i anlamaya çalışıyorum. 
Olup biten onca şey varken ille de Zebercet’i anlayacağım!
Bir yazar neden kahramanının ismini Zebercet koyar?
Yazarın sağlığında sorulmuştur mutlaka… 
Eskiden kalabalıkta kitap okuyamazdım, ayıpmış gibi gelirdi, etraf bana bakıyormuş gibi gelirdi, kitap yalnız okunurdu şimdi fark etmiyor.
“ Bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse insanın yapmayacağı şey yoktur” cümlesini okuduktan sonra televizyonda izlediğim görüntü geldi gözümün önüne… Bir markette kasa önü sırası, onlu yaşlarda bir çocuk var, cebindeki yüz lirayı düşürüyor arkasındaki yaşlı adam düşen parayı görüyor, eğiliyor bacağını kaşır gibi yapıp yüz lirayı cebine indiriyor, çocuk parayı düşürdüğünü fark edip ağlayarak marketin içinde aranmaya başlıyor, yaşlı hırsız hiçbir şey olmamış gibi alışverişini tamamlayıp marketten çıkıyor.
Televizyon kanalı yaşlı hırsızın yüzünü buzlayıp göstermiyor!
Neden?
Tavşankanı çayı ince bellide masaya bırakıyor garson, kendi aralarında şakalaşıyorlar, yüzleri gülüyor, şekerleri atıp karıştırıyorum. Güzel, güneşli bir gün, bahar, Tekirdağ’da merhabalaştık, leylek sürüleriyle, “ hoş geldiniz” dedim, duydular mı bilmem! Turnaların kuytusunda yolculuk eden çatal kuyruklu kırlangıçları, papatyaları, tarlaları kırmızıya boyayan, görenin ruh halini değiştiren gelincikleri bekliyorum, arkası yaz.
“ Eline namussuzluk yapma fırsatı geçmeyenlerin namuslu olduğundan söz edilemez!”
Ağlayan çocuğu göre göre, ne durumda olduğunu bile bile, belki de hayatındaki ilk namussuzluk fırsatını değerlendirdi yaşlı hırsız, ne hissetti, sonra pişman oldu mu?
Değişim bu mu?
Böyle mi evriliyoruz?
Çocuğum. Öteberi almak için pazara gönderdiler, göçmen pazarına da gittim hemen, hayalimde Zenit fotoğraf makinesi var, pahalı, yanına yaklaşmak mümkün değil, alacakmış gibi inceliyorum, satıcı “alacak mısın, almayacak mısın” diyene, gözlerini patlatana kadar hayali en güzel fotoğrafları çekiyorum. Bir gürültü oldu arkamda, şalvarlı, beyaz başörtülü bir kadın dövünmeye başladı “paramı düşürdüm!”.
Kadını bir tabureye oturttular, sürahi ile su getiren oldu, kadın suyu içti, yüzünü yıkadı, kendinden geçer gibi olunca kolonya yetiştirdiler. Çıplak ayaklarında kadının ağırlığından ezilmiş yeşil naylon terlikler vardı.
Yüzünü başörtüsünün uçlarına sile sile bir yakınını kaybetmiş gibi ağlamaya devam ediyor kadın, “çok para düşürdü herhalde” diye geçirdim içimden.
“ On lira düşürmüş” dedi bir adam.
On lira çok da büyük bir para değildi!
Paranın miktarının göreceli olduğunu bilmediğim, para pul işlerine kafa patlatmadığım günler, olmayınca elli kuruşun bile ne kadar büyük bir para olduğunu öğrenmeme yıllar var daha! 
Zenit fotoğraf makinesi satıcısı işaret etti, yanına çağırdı beni, ellili yaşlarda saçları alabros kesilmiş, iri yarı pehlivan gibi bir adam. Cebinden yeşil bir on lira çıkardı, avucuma sıkıştırdı, “git kadına ver” dedi “buldum de”
Çocuk aklımla boş boş baktım, sonra anladım.
Parayı aldım sanki gerçekten bulmuşum gibi neşeli, sevinçli bir hal takındım “buldum teyze!”
Elleri titreyerek yeşil on lirayı aldı kadın, sarıldı, ter kokusu, kolonya kokusu. Aferin diyenler, başımı okşayanlar, sırtımı sıvazlayanlar…
Göz kırptı alabros tıraşlı pehlivan ben de kırptım.

Eskiden dutluktu buraları…
Allah iyilerle karşılaştırsın!