Aşk Oyunu

O sene sekiz yüz yıllık aradan sonra ilk defa Pisa Kulesi’ni ziyarete kapatmışlardı.
Aziz Nesin kendisine “vatan haini” dediği için Cumhur Başkanı Kenan Evren’i mahkemeye vermiş, tazminat davası açmış, Atatürk Baraj’ında su tutulmaya başlanmıştı.
Öğrenciydim, yolsuzdum üzerine bir de yaz tatiliydi.
Cümle arkadaşlarım yazlıktaydı, bizim yazlığımız da yoktu, arabamız da. Ailecek parklarda yatıyorduk!
Sahile bir defa Tolga’dan ödünç aldığım bisikletle gitmeyi denemiş köpekler kovalayınca geri dönmüştüm.
Allah’ım yollar ne kadar ıssızdı ve ne kadar çok köpek vardı.
Sabahtan akşama kadar boş boş geziyor, geceleri de “okuduktan sonra geri getiririm” deyip aldığım kitapları yalayıp yutuyor, bol bol da hayal kuruyordum.
Charlie’ye uyuzdum!
Çünkü melekleri vardı.
Ben yalnızdım!
Artık psikolojik bir şey mi? Ergenlikle alakalı bir durum mu, abazanlığın aklı karıştırması mı? Bugün bile anlayamadığım bir durumdan önce meleklerden Sabrina Duncan’a aşık oldum baktım yüz vermiyor bu defa Kelly Garrett’e…
Amerika’ya gitmem lazımdı fakat nasıl?
Hem meleklerle vakit geçirmek istiyor hem New York’a belediye başkanı olan David Dinkins’le tanışmak istiyordum.
Şöyle diyecektim David’e, sırtına vurmayı da ihmal etmeyecektim;
“Tarihe geçtin adamım New York’un ilk siyahi başkanı sensin!”
Ziyaretimi kasım ayına şükran gününe denk getirecektim, Thanksgiving Day Parade’ye katılacaktık yan yana yürüyecektik, kalabalığa beni gösterecekti; “Türkiye’den beni görmeye gelmiş, yol parasını da borç almış.”
Yanımızda Sabrina ve Kelly olacaktı.
Şükran günü yürüyüşünden sonra Çin mahallesinde Pekin ördeği yiyecektik ardından kızları da alıp, Central Park’da New York Times’ın sarı sayfalarına sardığımız biralarımızı içecektik. David’in erken ayrılması gerekecekti, Sabrina’yı da biz ekecektik, Kelly bana Universal stüdyolarını gezdirecekti. (Yazar Unıversal stüdyolarının Los Angeles Hollywood’da olduğunu biliyor fakat o dönem New York’ta olduğunu zannediyor)
Tanıdığım en zengin adam köfteci Süleyman ağbi olduğu için ondan borç para istedim. Durumu da olduğu gibi anlattım.” Böyleyken böyle ağbi” dedim, “David’i görüp geleceğim kızlara da mektup yazdım acil gel dediler, kasım ayına da çok kalmadı…New York’ta kasımda aşk başkaymış ağbi” dedim. Ailecek parkta yatıyoruz ama paran sağlamda ileride büyük adam olunca faizi ile geri öderim” dedim…
“Beni şimdi kapından kovarsan yıllar sonra çıkar gelir, dükkanın ortasına dikilir, bugünü hatırlatırım…Bununla da yetinmem dükkanı satın alır, seni kapı dışarı ederim” dedim.
Yalvardım…
Cevap;” kıymanın kilosu kaç lira oldu haberin var mı senin?” oldu…
O gün dünyada kendimi en yalnız hissettiğim gündü!
Süleymaniye Cami’nin şadırvanında abdest aldım, iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra Köfteci Süleyman’ı yüce Rabbime şikayet ettim;
“Tamam Allah’ım malı dilediğine, ilmi dileyene verirsin. Bunu kim sorgulayabilir? Adamın dünya kadar parası var. Ayranından ayrı, gazozundan ayrı köftesinden ayrı kazanıyor. Sabahları çorbadan kazandığı parayı söylemiyorum bile…Benim de durumum belli, bildiğin gibi Amerika’ya gitmem gerekiyor, bir babalık yap borç ver dedim, kıymanın kilosunu sordu adam bana… Yalvarıyorum şu köfteci Süleyman’ın durumunu bir gözden geçir, dükkanda oturmaya yer yok!”
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığına yazdığım isimsiz ” Köftelere At Eti Katıyor” başlıklı mektupların da etkisi ile iki sene sonra battı Süleyman ağbi, geceleri meyhanelerde buzlu badem satmaya başladı. Bir, iki defa karşılaştık fakat selam vermediğim gibi arkadaşlara da buzlu badem aldırmadım vefasızdan…
Kelly’e benzediği için Ayşe isminde bir kızla çıktım, yakın dövüş bilmediği için kısa sürdü…
Baktım Charli’nin melekleri kıymetimi bilmiyor, hem bir takım fiziksel özellikleri diğer kadınlardan ayrıldığı, hem de neşeli bir kadın olduğu için Samantha Fox’a aşık oldum
Sonra Boys Boys Boys şarkısını söyleyen Sabrina’ya…
Aradığımı Sabrina’da da bulamayınca büyük bir hayal kırıklığı oldu tabi…
Aşık olmamaya karar verdim, bu durum Bill Clinton Amerika Birleşik Devletleri’nin 42. başkanı seçilene kadar devam etti.
Sait Faik öykülerini tekrar tekrar okumalar, geri alıp alıp No Woman No Cry, Could You Be Loved dinlemeler, melankolik haller…
Boşlukta olduğum bir dönemde tabi Amerika’da yaşamıyor olmasının da büyük etkisi var Billur Kalkavan’a aşık oldum.
Kenan Doğulu Yaparım Bilirsin isminde bir albüm çıkarmıştı ve ben yerel bir radyo istasyonunda günde üç saat program yapıyordum.
Sabahtan akşama kadar, Yazmışsa Bozmak Olmaz, Yaparım Bilirsin, Aşk Oyunu çalıyorduk.
Bir sabah gazetede uzun saçlı, çizmeli kedi Kenan Doğulu ile Billur Kalkavan’ı beraber görünce gözlerim karardı!
Bir araştırdım aralarında on iki yaş var!
Ne çektiğimi bir ben bilirim bir de Demlik birahanesinin müdavimleri…
Tanıdığım, tanımadığım beni dinleyecek gibi ne kadar adam varsa alayını topluyor, bira ısmarlıyor, derdimi anlatıyorum…
“Yapılır mı senin gibi adama” diyen, “sen Kenan’dan daha yakışıklısın” diyen, “albüm yapsan daha çok satar” diyen ” git açıl ağbi” diyenlere, halimi anlayanlara sarılıyorum…
Billur’un da dergiden kestiğim bir fotoğrafı var, koyuyoruz masanın üzerine şerefine içiyoruz.
Sırf tepki olsun diye istek gelen Kenan Doğulu şarkılarını, kaset bozuk, cd takılıyor, gün içerisinde başka programcılar çalmış, başka şarkıcı mı yok gibi bahanelerle çalmıyorum…
Programdayken bir gün radyonun sahibi Bilal ağbi aradı odama gelir misin dedi.
Barış Manço’nun Dönece şarkısını attım hemen, altı dakika elli saniye…
– Ali bil bakalım kim geliyor?
– Kim ağbi?
– Söylemem tahmin et.
– Mustafa Sandal?
– Hayır
– Serdar Ortaç?
– Hayır
– Ebru Gündeş?
– Haaayır be oğlum.
– Şarkı bitecek ağbi.
– Son hakkın.
– Soner Arcıca.
– Sabahtan akşama kadar en çok istek alan adamı söylemedin ya helal olsun, haftaya Kenan Doğulu gelecek, röportajı da sen yapacaksın.
– Kenan Doğulu’nun cd takılıyor diye çalamıyoruz ağbi!
Bir hafta sonra geldi Kenan, programdan önce fotoğraf da çektirdik…Popüler ya havalar, cıvalar…Stüdyoda yalnız kalınca bir şey göstereceğim diye arşive çağırdım;
” Bak Kenan” dedim… ” En kısa zamanda Billur’dan ayrılıyorsun… Ayrıldın ayrıldın, ayrılmazsan albüm çıkarıyorum, ona göre!”

Ali Gülcü
11 Mayıs 2018
Çorlu

Korkunun Tebessümü

Dalgakırandaki balıkçı kahvesine indim bu sabah.
Sahi, en son ne zaman uğramıştım buraya?
Buraların en kral müdavimiyken, ziyaretçi gibi, yabancı gibi hissettim. Farklı farklı yaşlarımda, farklı farklı masalara oturmuş gördüm kendimi, kiminde gülüyorum, kiminde canım sıkkın niyeyse artık, kiminde akşamdan kalma, kiminde sarhoşum.

Osman ağabeyi zayıflamış buldum, saçları daha bir beyazlamış, gözleri daha derine saplanmış, zaman yüzündeki kırışıklıklara atmış acımasız imzasını “Altmış kilonun altına düştüm” dedi.
“Neden?” diye soramadım, korktum!

Büyük tavla sanatkarı Süleyman ustanın sandalyesi boş, sobaya en yakın masada yüzü kapıya dönük oturur, içeriye giren ilk onu görür, masadaki çayı ilk o ısmarlar…
Bu saatlerde torunu okula bırakıp gelmiş olması lazım! Dilimin ucuna kadar geldi; tam Süleyman ustayı soracaktım. Soramadım.
Cevabı duymaktan, bilmediğimi öğrenmekten korktum.
Ustalar da hep yek atar!

Gözlerini televizyona dikmiş bir adam var.
Geldiğimden beri arka arkaya dördüncü sigarasını yaktı. İzmariti öldüresiye bastırıyor kül tablasına, izmaritin gıkı çıkmıyor.
Çayından bırakın yudum almayı, karıştırmadı bile. Kaşığın boynu büküldü, şekerler bardağa küstü.
Televizyona bakıyor ama eminim televizyonu görmüyor o. Yüzü hiç değişmiyor, izlediklerine tepki vermiyor, akaryakıta zam gelmiş, bir kadını sokak ortasında kocası öldürmüş oysa!
“Çayını soğuttun be ağabey diyeceğim”,
diyemedim. Korktum!

Kar incecik tipi şeklinde yağıyor.
Lodos, camlardan sızmak istiyor bütün gücüyle.
Ahşap çerçeveler direniyor.
Rüzgârın uğultusu var kahvede, kendi yok.
Saksılardaki çiçekler gözlerini yummuş artık.
Onlar susuzluktan kururken, içeride oturanlar duymamış menekşelerin çığlıklarını, hep öyle olur, kimse duymaz menekşelerin çığlıklarını. Menekşeler yalnız ölür, onu diyorum. “Güvercinlerin cenazesine sadece rüzgâr gelir” demiş şair. Menekşelere ne olur?
Ya her sabah menekşeleri ile konuşan kadınlara?
Menekşeler de kurursa sokak ortalarında, sevgilinin gözlerini neye benzeteceğiz biz?
Düşündüm düşündüm. Yanıtı buldum da!
Şimdi de yazmaktan, yazınca gerçek olmasından korkuyorum!
Hep öyle oluyor.

Ruhumuzda esen fırtınalarda, batırdığımız gemiler, körüklüyor korkularımızı, en çok da pişman oluyoruz, yaptıklarımızdan, yapamadıklarımızdan, ertelediklerimizden ve yapmayı düşündüklerimizden.
Yüzümüzü okşayan şefkatli meltemin elleri bile içimizi titretiyor.
Soramadıklarımız büyüyor içimizde, ağırlaşıyor, önce ayaklarımız ıslanıyor.
Cevapları kendi kendimize bulmaya çalışırken anlıyoruz ki;
kayığımız su alıyor…
Ali Gülcü
Fotoğraf: Ara Güler
29 Ocak 2008 Silivri
25 Eylül 2019 Çorlu

Yağmur

Dinlediğim bir şarkıdan,
okuduğum bir şiirden,
bir kitaptan,
izlediğim bir filmden,
gölgesinde, kuytusunda kaybolduğum bir Ara Güler fotoğrafından sonra ömrümün sonuna kadar damağımda kalmasını istediğim şu çabucacık geçiveren tat, şu nemli, şu melankolik ruh hali…

Yağmur…

Dünya kurulduğundan bugüne kim bilir kaç şair yağmuru dökmüştür mısralarına, kaç umutsuz aşık elleri ceplerinde ceketinin yakalarını kaldırıp yürümüştür yağmurda, ıslandığına aldırmadan, su birikintilerinin en derinine basa basa ?…

Kaç kadın içi titreyerek sevdiğini beklemiştir sisli bir saçak altında? Anahtarı kadim bir sır gibi saklanan günlüklere kaç defa yazılmıştır;
“Ayrıldığımızda yağmur yağıyordu. “diye.

Kaç bedeni gömmüşlerdir yağmurda?
Dualar hızlı hızlı, toprak kürek kürek, “Ah şu paçalar çamurlanmasa, güzel insandı rahmetli yağmurda ölmeseydi iyiydi!”

Çeke çeke yağmuru anlatmayı denesem beceremem şimdi, ağzımdaki şu tat kaybolsun istemiyorum…

Ali Gülcü
19 Nisan 2017
Çorlu

Nalbant

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, müsait bir yer bulunca dörtlüleri yakıp yolun sağ tarafında bulunan ceplerden birine giriyorum, Çerkezköy’de Organize Sanayi Bölgesi’ndeyim. Dumanlar, sırt sırta vermiş fabrikalar…
Bu fabrikalardan birinde çalışıyor olabilirdim, diye geçiriyorum içimden…

Okul bittikten sonra askerlik öncesi çuval fabrikalarından birinde iş bulmuştum, tesadüf insan kaynaklarında Huriye Abla çalışıyordu, kaşını kaldırıp ” Bir ay çalışamazsın.” demişti, gülerek cevabı yapıştırmıştım: “Sabırlıyımdır.”
Elektrikçi olacaktım fakat benim elektrikçi olmam için atölyede çalışan birinin emekli olması gerekiyormuş, öyle biri de varmış zaten, bilmem kim usta.
O emekli olana kadar makinelerde bobinci olarak çalışırsam hem işi öğrenir hem fabrikayı tanırmışım.

Hiç unutmam ilk gün dizlerime kadar gelen, koyu mavi bir önlük vermişler sonra da yanlış hatırlamıyorsam doksan iki kollu bir makinenin başına dikmişlerdi. Bobinler bitecek, ben değiştireceğim, aksiyon bol yani.
Pek yaratıcılık gerektirmese de nasıl bir kafaya geldiysem o dönem, belli ki cepler delik, başladım.
Bobin bitiyor takıyorum, bobin bitiyor takıyorum, saate bakıyorum on beş dakika geçmiş, bobin bitiyor takıyorum, bobin bitiyor takıyorum tekrar saate bakıyorum haydaa bir on beş dakika daha geçmiş, on beş dakikalar uç uca eklenecek sekiz saat olacak, mesai bitecek! Olacak şey değil.

Sabah saat on olunca kendiliğinden durdu makine, acemi olunca acaba bir yerine bir şey mi yaptım diye endişelendiğimi hatırlıyorum; ayakta çaresiz, boş gözlerle bakarken arkamdan sesleniyorlar: “Çay molası hemşerim.”
Çay molası iyi bir şey.
Sıraya girip plastik bardakta çayımı alıyor, diğer işçilerin yaptığı gibi yere oturup sırtımı duvara dayıyorum, hiç bitmesini istemediğim bir on beş dakika daha.
Süre geçip içeriye girerken başka bir grup dışarıya çıkıyor, yanımdaki arkadaşa soruyorum: ” Bunlar kim?”
” Boyacılar. Yoğurt molası.”
Fabrikada boyada çalışanlara zehirlenmesinler diye yoğurt yedirdiklerini ilk orada öğreniyorum.
Öğle yemeği, on ikide. Yarım saat istirahat. Her nasılsa saat akşam dördü buluyor ve ilk iş günüm sona eriyor.
Mutsuzum tabi.
Kafamda bir sürü soru işareti var.
Ya bu bilmem kim ustanın emekli olmasına yıllar varsa?
Acaba kandırdılar mı beni?
Ömür böyle geçer mi?
Hani ben kariyer falan yapacaktım?

Gece yattığımda “Allah’ım bu gece çoook uzun sürsün.” diye dua ettiğimi anımsıyorum. Bilirsiniz erken kalkılacaksa derin uyuyamaz insan. Saat başı uyanıyorum; ohh saat bir, çok şükür saat iki buçuk, daha sabaha çok var, altıda istemeye istemeye atıyorum yorganı üstümden, servis altı buçukta…
İkinci gün çay molasını uzatıp yoğurt da yiyorum, soran olursa boyacıyım deyip çıkacağım işin içinden.
Öğlen, yemek molasında beyaz önlüklüleri görüyorum; ohhh temiz, pak, tril tiril geziyorlar; havaları da var.
Kalite kontrolcüymüş onlar.
Akşam iş çıkışı demlenmeye gidiyorum, efkarım büyük, başımı ellerimin arasına alıp kendime kızıyorum.
Çelişkiler ormanında kaybolup kalite kontrolcü olmaya karar veriyorum.
Beyaz önlüklülerden benim neyim eksik yahu?
Kaliteyse kalite, kontrolse kontrolün daniskası.
Üçüncü gün mavi önlük örs oluyor sırtımda, çay kesmiyor, yoğurt bana mısın demiyor, yemek molaları da çabucacık geçiyor zaten.
Bobinler bitiyor, çok da tın!
Bobinler hep bitiyor.
Değiştirmiyorum arkadaş, koskoca fabrikanın yükünü ben mi çekeceğim? En isyankâr halimle oturuyorum bir köşeye, çok geçmeden kravatlı biri koşarak geliyor, sinirlenmiş sanki.
” Niye oturuyorsun sen?”
” Yoruldum.” diyorum adama. Cevap vermeden geldiği gibi gidiyor, sonradan öğreniyorum, patronun oğluymuş.
Akşam tekrar demlenmeye… Bir arkadaşın evindeyiz, kritik yapıyoruz, üç gün çalıştım ya proleterin kralıyım.

Konuşuyorum diğerleri dinliyor; “Arkadaş!” diyorum, “Babamın çuval fabrikası yoksa benim suçum mu?”
” Değil.”
” Babamın suçu mu bu peki?”
” Hiç değil.”
” Dedem nalbant değil de fabrikatör olsaydı, dalak altına kadar takar mıydım o kravatı?”
” Alasını takardın.”
” Adalet var mı bu dünyada?”
” Yooook!”
Mani dönemi bitip depresyona bağladığımda söz bitiyor, dinliyoruz, kimi?
Cem Karaca’yı…
Dönüyorum, “Kâhya Yahya” oluyorum, dönüyorum, “Tamirci Çırağı”.
Yılmaz Erdoğan’ın yıllar sonra yazacağı dizeleri geçiriyorum içimden:
“Bak aynı başına gelmiş adamın, benim başıma gelen
O da üzülmüş aynı benim gibi
Benimki daha acıklı değil onunkinden
Fiyakalı değil onun acısı benimkinden.”
(Melankoliye yaslandığınız bir gece dinleyin, şiirin ismi, “Yoksa Sen Sevgilim Olmayabilir misin?”).
O günlerde benim için dünyada iki tane bobinci var: biri ben, diğeri Cem Karaca.
Dördüncü günün akşamı bıraktım mavi önlüğü.
Yaş ilerliyor ya arada ne zaman emekli olacağım diye internete girip bakıyorum, her baktığımda o günler aklıma geliyor, dört günlük sigortamı yatırmış adamlar.
Yağmur diniyor, kulaklarımda çınlayan şarkı bitiyor, Fabrika Kızı…
Yola çıkıyorum, gittiği yere kadar.
Ali Gülcü

Bir İhtimal

Rahmetli annem hep iyi adamların kazandığı hikayeler anlatırdı.
Sabredinceee?”
“Ne olmuş anne?”
“Muradına ermiiiiş!”

Yolda bulduğu parayı götürüp sahibine veren çocuklar, yalan söylemeyen ip gibi doğru ağabeyler, hasta komşusuna çorba yapıp götüren teyzeler, alın teriyle kazanılan paranın bereketi…

İyi çocuk olmaya çalışırken büyüdüğümü bile anlamadım. Askerden geldikten sonra sanayi bölgesi ya bizim buralar, bir fabrikaya vardiyalı giriverdim. Kimi akşamcı oluyorum, kimi sabahçı, kimi gündüz uyuyorum, kimi gece. Gündüz uykusu gece uykusunun yerini tutmuyor ya, neyse. Ne diyeceksin mahallenin çocuklarına, sabaha kadar çalıştım gidin başka yerde oynayın desen anlarlar mı?

Kitap okumayı seviyorum. 
En sevdiğim yazar, Yaşar Kemal. Onun kitaplarını okurken hikâyenin kahramanlarından biri oluveriyorum, kimi balık oluyorum, kimi bulut, bazen kumsalda uyuyormuş gibi hissediyorum, bazen hayalden ormanların dar patikalarında ayaklarım çıplak yürüyorum. Bir keresinde ayağıma diken battı da hoplayıverdim yeminle… Bu kadar mı güzel yazılır arkadaş, o da çok çekmiş be, yapmadığı iş de kalmamış. Bir gözünü üç yaşında kaybetmiş. Kurban Bayramıymış, nasıl olmuşsa o kaza, babacığını bir camide gözünün önünde öldürmüşler, çok etkilenmiş kekeme kalmış bir süre, kabzımallık yapmış, hamallık yapmış. Bedelini ödemeden derin olunmuyor velhasıl…

Her şeyin bir bedeli var değil mi?
Şairlerden de Orhan Veli’yi severim. İki tek attığım zamanlarda, başkasının yanında utanırım da kendi kendimeyken yüksek sesle şiirlerini okurum, sanki dolu bir salonda, büyük bir sahnedeymişim gibi.
İş arkadaşlarımla aram çok iyi. Seviyorlar beni, ben de onları, İsmet’in yeri başka, halden anlar, dinler, yeri geldiğinde sıkma canını der, şehre giderken bir şey lazım mı diye sorar, daha ne olsun?

İnsan insana hep lazım.
Arada kasabada maçlara gideriz. Tükürük köftesine bayılırız ikimiz de cazır cazır şöyle, yanına ayran, bak anlatırken bile ağzımın suyu akıverdi.
Bir akşam bizim evin bahçesinde çardağın altında oturuyoruz, nasıl güzel bir hava var, ay var, kekik kokuyor ortalık. “Kemal be” dedi “Sen ne zaman evleneceksin?”
Güldüm, sahi ben ne zaman evleneceğim? “Hiç niyetim yok arkadaşım.” dedim, “Hem kim bakar bana?”
Kız kardeşinin bir arkadaşı varmış, Zeynep, görmüş beni beğenmiş, sorup duruyormuş.
Tanıştıralım mı oğlum sizi?” deyince, yüzüm nasıl kızardıysa artık.

Beyaz bir gömlek giydim o gün, ayakkabılarımı boyattım, saçlarımı jöleledim. Pantolonum jilet gibi ütülü, ilk defa bir pastanede buluşacağız Zeynep’le, parfümü üzerime boca ettim. Bir defa fotoğrafını gösterdiler kim sorarsa öyle tanıyacağım.
Önce gitmişim bekledim biraz, ellerim titriyor, ayaklarım titriyor, kulaklarım yanıyor heyecandan, bir taraftan ne konuşacağımı düşünüyorum tık yok, bir kâğıda yazıp ezberlemeye çalıştıydım oysa.
Geldi.
Su gibi aktı içeriye, simsiyah saçlar, yeşil gözler, o endam. Bu kız benim neremi beğendi diye geçirdim içimden. Oturdu. Limonata içermiş, muhallebi yermiş, neşeli, lafları hiç bitmiyor, sinema severmiş, şarkı söylermiş, okulu bırakmış, hem okuyup da ne olacakmış. Yaşar Kemal’i sordum, hiç duymadım deyince, ben biliyorum ya ikimize de yeter diye avuttum kendimi, Orhan Veli’yi sormaya çekindim açıkçası.
Nişanlandık, bir kır gazinosunda evlendik. Nikah şahidim İsmet oldu. Balayına bile gittik.
Deniz, kumsal, o dünyayı, gerçekliği unutuş, pembe zamanlar, güzel gün düşleri, gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel. Seviyorum Zeynep’i o da beni seviyor var mı daha ötesi?

Takıları bozdurduk dönüşte, beyaz eşyaları ve mobilyaları ödedik, biraz daha borcumuz var ama alın teriyle kazanılan paranın bereketi…
Sık sık mesaiye kalıyorum, arada boya badana işleri çıkıyor onlara gidiyorum. Düğünlerde garsonluk, geceleri taksicilik…
Mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa ödeyeceğim elbet.
Sağlığım yerinde, iki oda bakla sofa bir evim, dünya güzeli bir karım var. 
İyi insan olmaya çalışıyorum.
Arada iki tek atardım onu da bıraktım evlenince, kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum, o bana harçlık veriyor, kolay mı çekip çevirmek evi? Hem ne masrafım var ki benim?
Sonra bir kızımız oldu, pembe, minik bir şey. Koca gözlü annesi gibi sonra oğlumuz. 
Mutluyum daha çok çalışıyorum, çocukları uyurken görüyorum sadece, annelerini de.
Eeee bu devirde evlat yetiştirmek kolay mı? 

Fabrikadan sonra bir balık lokantasında çalışıyorum, bahşişi de var. Bazı geceler lokantada kanepede uyuyor oradan fabrikaya gidiyorum.
Yorgunum ama mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa… Kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum o bana harçlık veriyor, hem ne masrafım var ki benim?
Yaşar Kemal katlanmamış mı onca çileye?
Öldüğünde Orhan Veli’nin cebinden yirmi sekiz kuruş çıkmamış mı?
Hey koca şair!
Okuyamıyorum, zamanım olursa telafi edeceğim, daha ciddi bir adamım, sorumluluk sahibi olmak böyle bir şey!
Balık lokantasında çalıştığımı Zeynep bilmiyor, nedense söyleyemedim, fabrikada kaldığımı sanıyor, sözde fabrikanın misafirhanesi varmış.

Zeynep’in çocukları alıp annesine gideceğini söylediği bir gün, akşam dokuz gibi fabrikadan çıktım, balık lokantasında aldım soluğu. Beyaz gömlek, siyah papyon, ızgaracı Mahmut ağabeye takıldım, patronun ablası gelmiş halini hatırını sordum, güzel insanlar.
Bahçe kalabalık, yeni kalkmış bir masayı toparlıyorum, mezelerin çoğunu yememişler yine, caanım lakerdalar kalmış, ahtapot salatasını didiklemişler bırakmışlar, karides güveç öyle. Başımı kaldırdım iğde ağacının altında Zeynep ve İsmet’i gördüm, İsmet Zeynep’in elini tutmuş!

Zeynep pastaneye hiç gelmedi o gün.

Ali Gülcü
27.08.2019
Çorlu