Teşekkürler

Gnossienne No. 1 ( Lent ) Erik Satie

Bu yazıyı kime ithaf etsem bilmiyorum.

Havaya mı, suya mı?

Yağmurla tütsülenen toprak yola mı?

Yemişli ağaçlara,

elime konan al yanaklı elmaya mı,

yoksa

O’na mı?

Günler günler önceydi.

İnsanın şerrinden henüz nasibini almamış bir köyün öğleden sonrası zamanları…

Duvarların dışına sürükleniyor içim.

Çözüyorum ayaklarımın bağını, varsın gitsin.

Şöyle bir serileyim diyorum toprak yola, temiz hava, ferah göğüs…

Yağmur başlamış inceden, uzun gidemem.

 Arayıp da bulamayınca bir yağmurluk, baston şemsiyeye kaçınılmaz talimlik…

Küçük sırt çantamda bir şişe su, arayan merak etmesin diye bir de telefon… Haydi Bakalım !

Yeni patikalar keşfetmeyi sevsem de, çamura batmak korkusuna, araç yolunu takip ediyorum.

 İnişli çıkışlı yolun bacaklarıma uyguladığı, insana yürüdüğünü hissettiren baskıdan memnun, ilerliyorum.

Elimde şemsiye,

şemsiyede yağmur,  

gidiyorum.

Köylü ufaktan başlamış fındığa. Havalar göz açtırmıyor ki toplasın ağacın yükünü ! Arada derede kafalarını kaldırıp bakıyorlar yoldaki yabancıya. Sağa sola “Kolay gelsin.”  diye diye yürüyor. ”Kimin nesi acaba?”

Buralarda kimse yürümek için yürümüyor.  Birbirlerine ya da evden bahçeye gidiş gelişler dışında benim gibi kafasını döndüre döndüre gezene zor rastlanır.

İşsiz güçsüz şehirli kadınlar işte !

Hasbelkader düşünce bir köye yolları, ayaklarına sporları çekip, ellerinde kameralarıyla kendilerini detoks etkili keşiflere savururlar. Gördükleri her çiçeğin yakın plan fotoğrafını çekip, altlarına doğa temalı hashtagleri sıralayarak sosyal medya şovları yapmayı pek severler.

 Uzaktan izlemeye, koklamaya bayılır, “Gel biraz da sen topla” deseler, “Ayağıma yüzüme bir şeyler dolanır şimdi.” deyip savuşturmayı ustalıkla becerirler. Hadi genelleme yapmayayım, ben biraz öyleyim.

Turist gibi ilerliyordum ki, telefonun yanımda olduğunu hatırladım. Çalma listemin en öncelikli piano albümlerinden birine dokunup inişe geçtim,

ve başladı şiir.

İlk defa bu kadar iştahlıyım hakikate.

İlk defa bu kadar farkındayım neye baktığımın.

Sağlı sollu bahçelerin ortasından,

yağmurla karılmış toprağı az önce desenlemiş tekerlek izlerinin üzerinden,

sisli tepelerin karşısından ve fazla samimi olmaktan çekindiğim uysal damlaların altından yürürken anlıyorum ki, tüm duyularımla, var olan tek gerçeğe dokunmaktayım.

Kokuyor Ağustos

taze yaprak, ıslak toprak,

 biraz tezek, biraz çiçek…

Değiyor bulutlar çıplak kollarıma çise çise.

Gelip geçiyorum tentesinin altında çay molası vermiş kadınların, çocukların, erkeklerin yanı başından.

Temkinli bir samimiyetle “Sağol  “diyorlar “Kolay gelsin !” lerime. Bir ev seçiyorum rampanın başından, “Oraya varınca dönerim” diyorum.

Artık çıkış zamanı…

Önce tırmanıp yavaşça, sonra düze değiyorum.

Cürmünden büyük sesler çıkaran bir lombardin yaklaşıyor, bir el uzanıyor kol hizama. Düşünmeden uzattığım benimkine al yanaklı bir elma konuyor. El kimin bilmiyorum; lakin aldığım en manidar hediye.

Yaklaşıyorum haneye.

Yol ayrımına gelince şemsiyeyi tepemden indirip yüzümü göğe çeviriyorum.

 Kollarımı iki yana açıp, kalem ucundan hallice yağan yağmurun yaprakta, toprakta ve gözlük camımdaki  şıp, pıt ve çıtlarını dinliyorum.

Teşekkürler !” diyorum fısıl fısıl.

“Farkına varmamı sağladığın her yaşanası an,

tüm kalbimle hissettiğim varlığın

ve ondan gelen huzurlu sevgin için.

Teşekkürler ! “

Derya CESUR

Ağustos 2019

48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.

Derya CESUR

Beter Böcek

Özkan SARI

Ünlü yönetmen Tim Burton’un kült filmi ‘Beter Böcek’i bilir misiniz? Peki, oradaki kahramanımız böcek midir, insan mıdır bunu bilir misiniz? Neyse, önemi yok. Bu hikaye beter böceğin hikayesi değil zaten.

***

Havada uçarken onu yönlendiren tek olgu sahip olduğu içgüdüleriydi. Düşünemezdi, sorgulayamazdı, karar veremezdi ama canlıydı, kanlıydı. Yaratılmıştı. Yaratıktı. Hayvandı. Böcekti!

Ne tür bir canlı olduğundan, nasıl bir evrende yaşadığından, yaşadığı evreni kimlerle paylaştığından bi haberdi. Kısa ömründe tek amacı henüz yumurtayken can üflenen ruhuna kodlanan görevini yerine getirmekti. Kendisiyle ilgili kendisinin bile bilmediği, bilemediği, algılayamadığı gerçekleri bilen bir canlı vardı yaşadığı evrende; İnsan!

Ağustos böceğiydi o. Böyle buyurmuştu adını insan. Bir milyondan fazla türüyle en kalabalık hayvan gurubu böcek türünün bir parçasıydı. İnsanoğlunun dünyasında oldukça popüler bir böcekti. Müzisyendi. Gece gündüz şarkı söylerdi. Masallara, filmlere konu olmuştu defalarca. Tembel, vurdumduymaz bir canlı olarak bilinirdi çoğunlukla fakat işin aslı farklıydı. Yumurta olarak toprağa düştüğünden itibaren yıllarca toprak altında yaşardı ağustos böceği. Ve bir gün gelir, omuzlarında beliren iki gümüş kanat sayesinde mavi gökyüzüne yükselir, onun adına hazırlanan kum saati tersine çevrilirdi; aylardan ağustos ve ömründe kalan son dört hafta. Sadece dört haftası vardı ağustos böceğinin, toprak altında geçen karanlık yılların ardından kendine bahşedilen sadece dört hafta. Sorgulamadı ağustos böceği, isyan etmedi yaşantısına, taktı omzuna gitarını…  Gecesini gündüzüne katacaktı, avazı çıktığı kadar haykıracak, kısa ömrünün aşkını arayacaktı.

Yıllarını geçirdiği toprak altından çıkalı henüz yarım saat olmamıştı. Uçuyordu ağustos böceği. Nereye ne için uçtuğunu bilmiyordu fakat nereye nasıl uçacağını iyi biliyordu. Rotası hesaplanıp kodlanmıştı ruhuna önceden. Hesaplanmayan bir etken vardı; o da insan!

İğne yapraklı ulu çam ağaçlarının kızıl gövdesiydi gümüş kanatlarının onu götürdüğü ve konacağı yer. O ise beyaz, betondan yapılmış bir yapının açık penceresinden girerek, metal bir lavabonun içine kondu. Sorun yoktu. İçgüdüleri her şeye rağmen ona doğru yolu yine de gösterecekti. Gümüş kanatlarını çırptı ve havalanmaya çalıştı. Havalanamadı. Lavabo içerisindeki yoğun ve yapışkan kalıntıya saplanıp kalmıştı. Düşünmedi, sorgulamadı ağustos böceği. İçgüdüleri kuvvetle yön veriyordu bedenine ve ruhuna. Tekrar, tekrar ve tekrar çırptı kanatlarını. Her seferinde vücudu daha da ıslandı. Kanatlarına yapışan yoğun sıvı, hareketlerini zorlaştırdı. Nihayetinde o da etten kemikten bir canlıydı. Yoruldu. Yoruldu fakat pes etmedi. Her seferinde gücünü toplayıp tekrar çalıştırdı kın kanatlarının motorlarını. İsyan etmedi, sorgulamadı, tek hedef; ruhuna kodlanan rotasıydı.

Ağustos böceğinin çırpınışları devam ederken lavaboya devasa boyutlarıyla bir canlı yaklaştı. Kocaman gözleriyle ağustos böceğine bakıyordu. Düşündü, sorguladı ve karar verdi dev canlı. İki parmağıyla pamuk kıvamında bir tutuşla dikkatle lavabonun içinden çıkardı ağustos böceğini. Hassas dokunuşlarla yoğun sıvı kalıntılarını temizledi üzerinden. Artık yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. Dikkatle balkon demirinin üzerine bıraktı böceği. Ağustos böceği hiçbir şey anlamıyordu. Anlayamıyordu çünkü algılayamıyordu. Algılayamıyordu çünkü düşünemiyordu. Tek hissettiği iç güdülerinin güçlü yönlendirmesiydi; rotanı unutma!

Kuruyan kanatları ve dinlenmiş bedeniyle tüm gücüyle havalandı ağustos böceği. Beyaz, beton binalar o kadar çoktu ki etrafında hangi yöne dönse karşısına dikiliveriyorlardı. Manevraları yetersiz kaldı ve birine çarparak yere sırt üstü düştü. Tekrar, tekrar ve tekrar kanat çırptı fakat doğrulup havalanamadı. Ağustos böceğinin çırpınışları devam ederken devasa boyutlarıyla bir canlının gölgesi belirdi üzerinde. Kocaman gözleriyle ağustos böceğine bakıyordu. Düşündü, sorguladı ve karar verdi dev canlı. Sağ ayağını kaldırarak tüm gücüyle ağustos böceğinin üzerine bastı. Sağa sola bilek hareketleriyle iyice çiğnedi. Sonra iki elini ceplerine sokup ıslık çalarak oradan uzaklaştı. Ağustos böceğinin ömrü; çam ağaçlarının kızıl gövdeleri üzerinde değil, insanoğlunun ayakları altında son buldu.

O gün birçok farklı ağustos böceğinin ömrünün son günüydü. Çoğunluğu kuşlara ve sürüngenlere yem oldu. Kuşlar ve sürüngenler karşılaştıkları ağustos böceklerini yemekte bir an bile tereddüt etmedi. Düşünmediler, sorgulamadılar, karar vermediler. Her seferinde yediler. Tıpkı ağustos böceği gibi sadece içgüdülerinin emrini dinlediler. Biri hayvandı, diğeri hayvan.

Peki ya insanoğlu!  İnsanoğlu neyi dinledi? Ağustos böceğini saplandığı lavabodan kurtarıp doğasına bırakan ile onu acımasızca çiğneyip öldürenin farkı neydi? Düşündü insanoğlu! Düşündü, sorguladı ve karar verdi. Biri insandı, diğeri…?

Canlılardı… Kanlılardı… Yaratılmışlardı…

Biri insandı, diğeri hayvan!

Aylardan… Ağustos!

***

Özkan SARI