48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.

Derya CESUR

Beter Böcek

Özkan SARI

Ünlü yönetmen Tim Burton’un kült filmi ‘Beter Böcek’i bilir misiniz? Peki, oradaki kahramanımız böcek midir, insan mıdır bunu bilir misiniz? Neyse, önemi yok. Bu hikaye beter böceğin hikayesi değil zaten.

***

Havada uçarken onu yönlendiren tek olgu sahip olduğu içgüdüleriydi. Düşünemezdi, sorgulayamazdı, karar veremezdi ama canlıydı, kanlıydı. Yaratılmıştı. Yaratıktı. Hayvandı. Böcekti!

Ne tür bir canlı olduğundan, nasıl bir evrende yaşadığından, yaşadığı evreni kimlerle paylaştığından bi haberdi. Kısa ömründe tek amacı henüz yumurtayken can üflenen ruhuna kodlanan görevini yerine getirmekti. Kendisiyle ilgili kendisinin bile bilmediği, bilemediği, algılayamadığı gerçekleri bilen bir canlı vardı yaşadığı evrende; İnsan!

Ağustos böceğiydi o. Böyle buyurmuştu adını insan. Bir milyondan fazla türüyle en kalabalık hayvan gurubu böcek türünün bir parçasıydı. İnsanoğlunun dünyasında oldukça popüler bir böcekti. Müzisyendi. Gece gündüz şarkı söylerdi. Masallara, filmlere konu olmuştu defalarca. Tembel, vurdumduymaz bir canlı olarak bilinirdi çoğunlukla fakat işin aslı farklıydı. Yumurta olarak toprağa düştüğünden itibaren yıllarca toprak altında yaşardı ağustos böceği. Ve bir gün gelir, omuzlarında beliren iki gümüş kanat sayesinde mavi gökyüzüne yükselir, onun adına hazırlanan kum saati tersine çevrilirdi; aylardan ağustos ve ömründe kalan son dört hafta. Sadece dört haftası vardı ağustos böceğinin, toprak altında geçen karanlık yılların ardından kendine bahşedilen sadece dört hafta. Sorgulamadı ağustos böceği, isyan etmedi yaşantısına, taktı omzuna gitarını…  Gecesini gündüzüne katacaktı, avazı çıktığı kadar haykıracak, kısa ömrünün aşkını arayacaktı.

Yıllarını geçirdiği toprak altından çıkalı henüz yarım saat olmamıştı. Uçuyordu ağustos böceği. Nereye ne için uçtuğunu bilmiyordu fakat nereye nasıl uçacağını iyi biliyordu. Rotası hesaplanıp kodlanmıştı ruhuna önceden. Hesaplanmayan bir etken vardı; o da insan!

İğne yapraklı ulu çam ağaçlarının kızıl gövdesiydi gümüş kanatlarının onu götürdüğü ve konacağı yer. O ise beyaz, betondan yapılmış bir yapının açık penceresinden girerek, metal bir lavabonun içine kondu. Sorun yoktu. İçgüdüleri her şeye rağmen ona doğru yolu yine de gösterecekti. Gümüş kanatlarını çırptı ve havalanmaya çalıştı. Havalanamadı. Lavabo içerisindeki yoğun ve yapışkan kalıntıya saplanıp kalmıştı. Düşünmedi, sorgulamadı ağustos böceği. İçgüdüleri kuvvetle yön veriyordu bedenine ve ruhuna. Tekrar, tekrar ve tekrar çırptı kanatlarını. Her seferinde vücudu daha da ıslandı. Kanatlarına yapışan yoğun sıvı, hareketlerini zorlaştırdı. Nihayetinde o da etten kemikten bir canlıydı. Yoruldu. Yoruldu fakat pes etmedi. Her seferinde gücünü toplayıp tekrar çalıştırdı kın kanatlarının motorlarını. İsyan etmedi, sorgulamadı, tek hedef; ruhuna kodlanan rotasıydı.

Ağustos böceğinin çırpınışları devam ederken lavaboya devasa boyutlarıyla bir canlı yaklaştı. Kocaman gözleriyle ağustos böceğine bakıyordu. Düşündü, sorguladı ve karar verdi dev canlı. İki parmağıyla pamuk kıvamında bir tutuşla dikkatle lavabonun içinden çıkardı ağustos böceğini. Hassas dokunuşlarla yoğun sıvı kalıntılarını temizledi üzerinden. Artık yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. Dikkatle balkon demirinin üzerine bıraktı böceği. Ağustos böceği hiçbir şey anlamıyordu. Anlayamıyordu çünkü algılayamıyordu. Algılayamıyordu çünkü düşünemiyordu. Tek hissettiği iç güdülerinin güçlü yönlendirmesiydi; rotanı unutma!

Kuruyan kanatları ve dinlenmiş bedeniyle tüm gücüyle havalandı ağustos böceği. Beyaz, beton binalar o kadar çoktu ki etrafında hangi yöne dönse karşısına dikiliveriyorlardı. Manevraları yetersiz kaldı ve birine çarparak yere sırt üstü düştü. Tekrar, tekrar ve tekrar kanat çırptı fakat doğrulup havalanamadı. Ağustos böceğinin çırpınışları devam ederken devasa boyutlarıyla bir canlının gölgesi belirdi üzerinde. Kocaman gözleriyle ağustos böceğine bakıyordu. Düşündü, sorguladı ve karar verdi dev canlı. Sağ ayağını kaldırarak tüm gücüyle ağustos böceğinin üzerine bastı. Sağa sola bilek hareketleriyle iyice çiğnedi. Sonra iki elini ceplerine sokup ıslık çalarak oradan uzaklaştı. Ağustos böceğinin ömrü; çam ağaçlarının kızıl gövdeleri üzerinde değil, insanoğlunun ayakları altında son buldu.

O gün birçok farklı ağustos böceğinin ömrünün son günüydü. Çoğunluğu kuşlara ve sürüngenlere yem oldu. Kuşlar ve sürüngenler karşılaştıkları ağustos böceklerini yemekte bir an bile tereddüt etmedi. Düşünmediler, sorgulamadılar, karar vermediler. Her seferinde yediler. Tıpkı ağustos böceği gibi sadece içgüdülerinin emrini dinlediler. Biri hayvandı, diğeri hayvan.

Peki ya insanoğlu!  İnsanoğlu neyi dinledi? Ağustos böceğini saplandığı lavabodan kurtarıp doğasına bırakan ile onu acımasızca çiğneyip öldürenin farkı neydi? Düşündü insanoğlu! Düşündü, sorguladı ve karar verdi. Biri insandı, diğeri…?

Canlılardı… Kanlılardı… Yaratılmışlardı…

Biri insandı, diğeri hayvan!

Aylardan… Ağustos!

***

Özkan SARI