Enigma

Ludovico Einaudi – Nuvole Bianche (Marnie Laird of Brooklyn Duo)

Seni kovalayan bir köpekten ya da gecenin karanlığında kanını emmek için damarlarına doğru pike yapan bir sivrisinekten kaçabilirsin. İnsan yığınlarının oluşturduğu seni nefessiz bırakan kalabalıklardan ya da aslında emeğinin sömürüldüğü fakat kulağının sıkça “sana ekmek veriyorum” naralarıyla örselendiği işinden de kaçabilirsin. Her şeyden, herkesten kaçabilirsin. Bir tek şey hariç: Kendinden!

Kendinden kaçamıyor insan. ‘Kendinden’ kelimesi aslında tam olarak karşılayamıyor bu durumu. Şöyle desek daha doğru olur sanırım: Zihninde yuvalanmış ve her biri Nazi Enigması’yla şifrelenmişçesine kilitli duran düşüncelerden kaçamıyorsun.

Bu düşünceleri hayatın ritmi içerisinde kısa dönemlerinizi kapsayan fani dertlerinizle karıştırmayın. Bunlar çok daha karışık düşünceler… “Nasıl?” değil, “Neden?” sorusunun sorulmasıyla şifre anahtarını kurcalamaya başladığınız düşünceler… İşin ironik tarafı ise, her adımını atışında suyun derinliğinin son noktasına geldiğini düşündüğün fakat tezahür dahi edemediğin bir okyanus içerisinde olduğunu anlaman… Ve yine insanı dehşete düşüren ise şu ki; ayağını o suya hiç sokmayanların, onu bir birikintiden ibaret sanmaları… Bunu Sokrates’in; “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” sözüne benzetebilirsiniz. Sokrates’in böyle bir söz söylemesinin nedeni, ayağını o suya bir kere sokmuş olması ve içerisinde ilerlemeye çalışmasıdır. Hiçbir şey bilmediğine kanaat getirmesi, bir şeyleri bilmek için çabalamasının sonucudur.

Belki de en iyisi o suya hiç adım atmamaktı.

İşte! Bu düşünceler içerisinde kendimden kaçmayı başaramayacak olsam da kaçmayı başarabildiğim varlıklardan biraz olsun ayrı kalmak, betonun pis griliğinden uzaklaşıp, yeşilin ve mavinin nispeten hâkim olduğu yerlere tatile gitmek için hazırlandım.

Kafka’nın dediği gibi “az eşya az insan’’ prensibine sadık kalabilmek için yanıma olabildiğince az eşya aldım. Bavul bile denilemeyecek kadar küçük olan çantamın büyük çoğunluğunu kitaplarım kaplamıştı. Kitapları eşyadan saymadığım için sorun yoktu. ‘Az insan’ için de abartılı ve şişirme popülerliklerden uzak, kapitalizmin henüz dişlerini tam olarak geçirmeyi başaramadığı küçük bir Ege kasabasında, oda sayısı çok olmayan, tamamen taştan yapılmış şirin bir butik oteli tercih ettim.

Yüzünü denize dönmüş,

sırtını ise ulu çamlara dayamış,

gözlerini kapatmış, ayva tüylerini okşarcasına esen rüzgârın taşıdığı iyot kokusunu ciğerlerine çeken,

karnını doyurmanın kolay yolunu bulup, insan denen varlığa özgürlüğünü satan şehir kuşlarına inat, bir kanadı yeşile bir kanadı maviye tutkun, kadife sesli kuşların seslerini kulağından içeri misafir eden; hayal kokulu bir butik oteldi burası.

Bedenime yetecek kadar uykuyla zaman kazanmaya çalışıp, genellikle otelin terasında vakit geçirerek bolca kahve tüketmek ve kitap okumaktı planım.

İlk günüm bu planıma sadık kalarak geçti. Otel personeli dışında az sayıdaki diğer misafirlerle çok fazla diyaloğa girmiyor, zihnimin içinde tepinip duran düşünceleri belki geçici bir süreyle uyutabilirim düşüncesiyle onları görmezden gelmeye çalışıyordum.

İkinci günün sonunda anladım ki terası mesken tutup, kitap ve kahveye gömülen sadece ben değildim. Zarif bir hanımefendi de hemen hemen benimle aynı programı uyguluyordu. Otelin misafirleri zamanın büyük çoğunluğunu sahilde ya da odalarında geçiriyordu. Teras genellikle tenha oluyor, bir köşesinde ben, diğer köşesinde de zarif bayan oluyordu. Birbirimizi gördüğümüzde, tebessümle bir baş selamı veriyorduk fakat hiç konuşmuyorduk.

Üçüncü günün sonunda terasta bulunan son misafir de odasına çekilmişti. Sadece ben ve zarif bayan kalmıştık. Her zamanki gibi kahvelerimizi tazeledik ve kitaplarımıza gömüldük. Bir müddet sonra kulağıma gelen sesle irkildim:

“Ne kadar acayip bir durum; insan neyi bilmezse ona ihtiyacı oluyor ve neyi bilirse onu kullanmıyor!’’ Ne kadar doğru bir tespit değil mi beyefendi?

Şaşkınlıkla bakışlarımı zarif bayana çevirdim. Bana sesleniyordu ve elinde Goethe’nin ‘Faust’ adlı kitabı vardı. Daha ben cevap bile veremeden devam etti:

“Binlerce kitap mı okumak gerek? Görmek için insanların her yerde birbirine eziyetini.’’ Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Şaşkınlığımı üzerimden atmış olarak ve bu sefer hiç beklemeden cevap verdim:

Elbette okumamız gerekiyor. Binlercesini okumak her ne kadar imkânsız olsa da yüzlercesini, o da olmazsa onlarcasını, yine olmazsa en azından okuyabildiğimiz kadar okumamız gerekli. Tarih boyunca, insan denilen varlık, hâkimiyetini zulüm ve eziyet üzerine kurmuş. Bu durum ne yazık ki farklı çağlarda farklı şekillere bürünse de hala geçerliliğini sürdürüyor. İnsan, eziyeti hisseder ama o hissettiklerinin karmaşık haritasını algılayamaz ve kendine ifade edemez. Kendine bile ifade edemediği bir olguyu başkalarına da aktaramaz. Bu kısır döngü, insanın eziyete karşı durabilecek ve direnebilecek gücü elde edememesine sebep oluyor. Yani kısaca; bakıyor ama göremiyor. İşte; görmemizi ve o haritayı çözmemizi sağlayacak olan en önemli etken okumak. Sanırım Goethe; buna gerek olmadan insanın birbirine eziyetini sonlandırması gerektiğini fakat kendisinin de sitem edercesine bu yolla kavrayabildiğini aktarmaya çalışıyor.

“Evet, oldukça ilginç! Konuşma yeteneğinizin olmasına sevindim(gülüyor). Siz okudunuz mu Faust’u?”

Hayır, henüz okumadım. Okuma listemde mevcut fakat bir türlü cesaret edip başlayamadım.”

O geceden sonra günlük planlarımızı beraber yapmaya başladık. Sabahları sözleştiğimiz saatte lobide buluşuyor, ardından birlikte kahvaltı ediyorduk. Biraz denize giriyor, biraz ormanda yürüyüş yapıyor, çokça da terasta beraber kitap okuyorduk. Kitap okuma zamanlarımız kısaldıkça neden kendimizden kaçamadığımız konusu üzerine uzun sohbetler ediyorduk. Kendisinin edebi ve felsefi derinliği karşısında oldukça etkilenmiştim. Eğer içine girdiğimiz suyun benim henüz dizlerime geldiğini var sayarsak, o adeta yüzmeye başlamıştı. İtiraf etmeliyim ki kendimi çekimine kaptırmış, zihnimin belalısı düşünceler yetmiyormuş gibi bir de fani bir dert eklemiştim aralarına. Bu dert, zihnimi değil de gönlümü sızlatır olmuştu.

Aradan geçen iki haftanın ardından bir sabah gitti. Lobiye bana bir hediye bırakarak. Bir kitap: Faust!

Birileri bir yerlerde birilerine bir masal anlatıyordu da sanki biz de o masalın içindeki kahramanlardık. Masal bitti ve uyandık.

Uzun uzun oturdum lobide. Geride bıraktığımız günleri ve daha önce hiç kimseyle yapmadığım sohbetleri düşündüm. Kimsin? Nerelisin? Ne işle meşgulsün? Evli misin? Neden buradasın? Gibi sorular hiç sormadım. O da bana sormadı. Bırakın bu soruları, birbirimize adımızı bile sormadık. Ben ona ‘zarif bayan’ dedim, o bana ‘beyefendi’. Akşamına ben de ayrıldım otelden.

Şehrime döndüğümde kaldığımız yerden devam ediyorduk; ben, istediğimizde kaçabildiklerimiz ve istesek de kaçamadıklarımız!

Aradan geçen ayların ardından bir akşam zarif bayanın bana hediye bıraktığı Faust’u açıp sayfalarına göz atmaya başladım. Birçok yerine küçük notlar almış, birçok satırın altını çizmişti.

Ben kitabı incelerken bir mesaj geldi. Kardeşim, bir kitap sayfasından bazı satırların altını çizip bana fotoğrafını göndermişti. Fotoğrafı açıp baktım:

Ve sen yabancı, sağ göğsün üzerindeki soru işaretine benzeyen yarana el sürmek, bana anlattığın o okyanus içerisinde yüzüp, cevaplar aramak gibiydi. Ama amacım cevaplar bulmak değil, yanında zamanı durdurmaya çalışmaktı.’’

Ardından kardeşimden bir mesaj daha geldi:

“Abi kaç kişinin sağ göğsü üzerinde soru işaretine benzeyen bir yara olabilir ki? Bu kitapta bahsi geçen yabancı sen olamazsın değil mi?

Cevabım kısa ve net oldu:

Ben değilim.”

Ardından ellerimi ensemde birleştirip yatağıma uzandım.

Hissediyordum!

Sağ göğsüm üzerinde gezinen zarif parmakları…

Ve zihnim içerisinde hapsolduğum, demir parmaklıkları!

Özkan SARI

Bir Kadının Kaleminden

Bazen söylenene hiçbir zaman ulaşmayacağını bildiğin sözler kanatlandırırsın göklere, yazılanın adresine teslim edilmeyeceğini bildiğin kelimeler serpiştirirsin kâğıtlara. Neden yaptığını bilmeden… Ama mutlaka yapman gerektiğini bildiğin!

İşte öyle bir akşam…

İşte öyle serpiştirilmiş kelimeler boş sayfalara, bir kadının kaleminden;

Rotası belli mağrur bir gemiyken bir zamanlar, sen benim limanlarımı bombaladın. Şimdi azgın dalgaların yönünü tayin ettiği, tuzlu suyun her geçen gün bedenini aşındıran, küreksiz kalmış bir kayığım okyanuslarda.

Sen, benim şehirlerimi ateşe verdin, lunaparklarımda anne babasının elinden tutmuş küçük kız çocuklarının yüzündeki gülücüklerdi yaktığın, öylesine yükseldi ki dumanlarım, o masmavi göklerim birer kömür karası şimdi, yağmurlarımın yerinde kül fırtınaları, güneşimin kadife elleri arasında, duman bulutlarından muhafızların zindan parmaklıkları.

Sen, benim kuş yuvalarımı bozdun, her biri sana beslediğim duygularımdan vücuda gelen kırlangıçların, martıların, leyleklerin, sakaların yuvalarını… Göremezsin sen, kaçışmakta her biri bir yöne şimdi, güvendikleri gönülden uzaklaşmaktalar, geride bıraktıkları bozulmuş yuvalar ve yerlere düşüp parçalanmış yumurtalar.

Ya ben!

Ben, sana sığındığım limanım, gemimin yelkenine yön veren rüzgârım dedim. Bozdum rotamı tayin eden pusulalarımı, yolun yolum dedim.

Ben, sana şehirlerimin anahtarlarını verdim, gel beraber tamir edelim zarar görmüş yollarımı, köprülerimi… Gel beraber uçuralım masmavi gökyüzümde uçurtmaları, yağmurlarımda ıslanalım, kışlarımda hasta olalım ama gel beraber selamlayalım yaz’ımın güneşini ve gel beraber savuşturalım ürperdiğim gecelerimi dedim.

Dedim ki ben; sana soyundum tüm çıplaklığımla, gel nüfuz et damarlarıma, hücrelerime… Okşa ipek teninle ayva tüylerimi ve gel kokla tüm teslimiyetimle aşk kokulu göğüslerimi…

Doğru, oksijensiz bir ciğer, küllenmiş bir orman, metruk bir şehirim şimdi.

Şimdi!

Ama biliyorum ki yarın bir tomurcuk patlak verecek çorak topraklarım içinde ve o tomurcuk fidana, o fidan yeni bir geleceğe büyüyecek. O fidan ciğerlerime oksijen, kuşlarıma yuva, kayığıma rota olacak.

Ve ben, senin götürdüklerini, başkasının getirmesini bekleyeceğim.

Ve ben, senin getirdiklerini, kimseye götürmeyeceğim!

Özkan SARI

Röntgende Görünmeyenler

Aynanın karşısında son kez kendine baktı. Her şey tamamdı. Duşunu almış, tıraşını olmuş, parfümünü sıkmıştı. Abisinin düğününde aldığı takım elbisesini de giydi fakat kravatını bağlamayı beceremediği için kravatı takmadı. Takım elbisesi biraz sıkmıştı ama başka seçeneği yoktu. Bugüne kadar düğünden düğüne lazım olmuştu zaten. Hazırlığı bitince annesine seslendi ve birlikte evden ayrıldılar.

Yolda kısalan her mesafe heyecanını daha da katmerliyordu. Bu ay sevdiği kadınla üçüncü buluşması olacaktı. Saat 10:30’da randevuları vardı. ‘’Acaba bugün gönderdiğim çiçeği teslim aldı mı?’’ diye geçirdi içinden. Bugüne kadar gönderdiği tüm çiçekleri, çalıştığı çiçekçi dükkânın da kendisi hazırlamıştı. Uzun uzun uğraşır; çiçek düzenleme sanatındaki yeteneklerini sergilerdi. Güller, papatyalar, lisyantuslar, lilyumlar, orkideler adeta birbiriyle boy ölçüşen mankenlere benzerdi. Tüm hayatını adadığı çiçeklerinden şaheserler meydana getirirdi. ‘’Beğeniyor mu acaba çiçekleri mi?’’ diye sordu kendince.

Randevulaştıkları yere gelmiş, annesiyle beraber bekleme salonunda beklemeye başlamışlardı. Geçen her saniye terlediğini fark ediyor; bu duruma çok sinir oluyordu. Avuç içleri daha da terliyor; kendi üzerine silemediği için oturduğu koltuğun kumaş bölümlerine sürüyordu. Kalp ritmi hızlanmış, ateşinin yükseldiğini hissediyordu. Sevdiği kadını görecek olmanın mutluluğu ve stresi birbirine karışmıştı. Durmadan bacaklarını sağa sola sallıyor, elini kolunu istemsizce aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Hareketlerinden rahatsız olan annesi: ‘’Oğlum iyi misin? İnşallah bu sefer bir sonuç alırız.’’ diye seslendi. Annesinin sorusunu duymadı bile, kalkıp tuvalete gitti. Duvarda aslı duran kâğıt havludan bir miktar çekip avuç içlerini sildi. Ceketinin iç cebinden kalem parfümünü çıkarıp üzerine sıktı. Aynaya baktı: ‘’Sakin ol! Sakin ol!’’ diyerek yüksek tonda bağırdı aynadaki görüntüsüne.

Bekleme salonuna bakan kapılardan biri açıldı, beyaz önlüklü bir bayan salonda oturanlara seslendi : ”Lemi Bey!”

Lemi hızla yerinden kalktı ve odaya yöneldi. Heyecandan elleri titriyor, bakışları bulanıyordu. Odaya girdiğinde hızlıca odaya göz gezdirdi. Geçen hafta gönderdiği aranjmanlar ve saksı çiçekleri odanın bir köşesinde, dün gece geç vakitlere kadar hazırladığı teraryum sevdiği kadının oturduğu masanın sol köşesinde duruyordu. ‘’Demek ki beğendi bugünkü hediyesini’’ diye düşündü ağzından yanaklarına süzülen bir tebessümle.

Sonra sevdiği kadına baktı gözleri, sadece bakmadı; gördü onu. Gözleri değil, beyni, damarları, kalbi, derisi, her bir hücresi gördü onu. Ayak uçlarından bir saka kuşu kanatlandı ruhunun içinde, her bir hücresine kanat değdirip, her bir dokusunun selamını yüklenip gözlerinden dışarı süzüldü. Lemi’nin gözlerinden, sevdiği kadının gözlerine doğru kanat çırptı…  Zaman durmuştu adeta, geçen mikro saniyeler günlere, saliseler aylara evrilmişti. ‘’Hep böyle kalalım.’’ Dedi içinden.

Zaman dolmuştu. Bindiği büyülü fayton kabağa dönüşüvermişti. Sevdiği kadının sesi ise gördüğü rüyadan uyandırdı onu :

‘’Lemi Bey hoş geldiniz. Sizden istediğim tetkik sonuçları elime ulaştı. Bu sonuçlardan da görüyorum ki bir rahatsızlığınız gözükmüyor. EKG, ekokardiyografi, kan basıncı holteri ve son olarak damar röntgeni… Benim yapabileceğim her şeyi yaptım. Dilerseniz başka bir bölüme sevk edelim orada arasınlar sorunun ne olduğunu. Bana bir daha gelmenize gerek yok.’’ Dedi doktor hanım. Lemi gözlerini dikmiş, aşkla baktığı kadının kendine seslenişini dinliyordu. Neler söylediğini anlamıyordu. O an tek düşüncesi, sevdiği kadının rujlu dudaklarından çıkan kadife sesini kulaklarından buyur edip, kalbinde misafir etmekti.

‘’Keşke size açılabilsem, gönül kayığımın sizin okyanuslarınızda fırtınalarınıza yem olmayacağından emin olabilsem. Bana bir daha gelmenize gerek yok dediniz ya doktor hanım, keşke gitmenize gerek yok deseydiniz. Beraber aramaya devam edelim dertlerinizin dermanını deseydiniz.  Benim derdimin dermanının sizin kadife sesiniz, okyanus gözleriniz olduğunu bilseydiniz. Ben sizi görmezden gelirim ama, yüreğim selamı kesmiyor.’’ diyemedi Lemi… İçinden geçirdiklerini ses tellerinde yoğurup dışarı atamadı. Boğazının ortasında eritip içine akıttı.

‘’Lemi Bey iyi misiniz? Cevap vermediniz.’’

‘’Kalbim acıyor. Röntgende de göremediniz demek.’’ dedi Lemi. 

‘’Durumu anlattım size Lemi Bey… Çıkabilirsiniz.’’ dedi doktor hanım.

Lemi çoktan kök salmıştı oturduğu koltuğa, kökleri yeraltına inip doktor hanımın tüm vücudunu sarmıştı. Nasıl kalkabilirdi ki, nasıl ayrılabilirdi o odadan, nasıl ayırabilirdi gözlerini köprü kurduğu sevdiğinin gözlerinden.

Eline aldığı baltayla tek tek kesti köklerini, terk etti kurumaya, nefessiz kaldığını hissetti. Direnmedi daha fazla. Kalktı oturduğu koltuktan ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken doktor hanıma döndü: ‘’Ne kadar güzel, ne kadar özel çiçekler bunlar doktor hanım. Çok şanslısınız.’’ Doktor hanımın yanaklarında tatlı bir heyecan zuhur etti, gamzeleri belirdi. Kimlerin gönderebileceğini aklından geçirirken cevap verdi: ‘’Teşekkürler, güle güle…’’

Lemi dışarı çıktığında annesi merakla sordu: ‘’Ne oldu oğlum yine mi bir şey çıkmadı sonuçlardan?’’ ‘’Hayır anne çıkmadı, gidelim artık.’’ ‘’Peki, ne olacakmış?’’ Lemi’nin göz bebeklerinde oluşan titreme sonunda göz kapaklarının içine doluşan ıslaklık, yanağından süzülmeye başladı. Annesine döndü ve cevaben :

”Alışacakmışım anne… Alışacakmışım!”

Aradan geçen iki günün ardından doktor hanım sabah odasına girdiğinde masasının üstünde bir teraryum daha buldu. Özenle düzenlenmiş, özenle süslenmişti. Teraryumun içine monte edilmiş minik bir bank üzerine kazınmış yazıyı fark etti ve okudu:

”Alışırım alışmasına da, unuturum sanma! Hoşça kal.”

Özkan SARI

Kaos

Geniş salonun tam ortasında beklemeye başladı genç kadın.

Daha önce bu eve defalarca gelmiş olmasına rağmen bu sefer kendini farklı hissediyordu. Nabzının yükseldiğini anlayabiliyor, ortamın sıcaklığının insan bedeninin ısısı üzerinde artı bir etki bırakamayacak kadar zayıf olmasına rağmen, derisinin gözeneklerinde hafif bir terlemenin başladığını gözlemliyordu.

Bile bile içine girdiği bir kapanın kapanması sonucu içinde mahsur kalan bir serçe tedirginliği zuhur etti ruhunda. Ruhsal ve fiziksel değişimlerin baş göstermesi domino etkisine neden oluyordu. Domino taşlarının birbiri üzerine devrilmesi sonucu başlayan ve devam eden anlık kaosun getirdiği sürprizlerin ve gürültünün son bulabilmesi için son domino taşının devrilmesi gerekiyordu.

Henüz eve gireli birkaç dakika olmuştu. Lavaboya giden genç adamın salona geliş zamanı kısaldıkça, genç kadının dingin okyanusları üzerinde toparlanmaya başlayan karanlık bulutlar kükremeye başlıyordu. Sakin olması konusunda kendini telkin etmeye çalışıyor, hayal ettiği gibi bir bekleyişin gerçekleşmemesinin kırıklığını yaşıyordu.

Genç adam olan bitenden habersiz salona girdi. Genç kadının hala paltosunu çıkarmayıp ayakta beklediğini görünce odanın sessizliğini yırtıverdi:

”Hayatım neden hala ayakta bekliyorsun? Alayım paltonu, hadi otur lütfen”

Genç kadın; önceleri defalarca duyduğu bu rica komutu karşısında geç de olsa harekete geçti ve kendisinde başlayan değişikliği genç adamın fark etmemesine dikkat ederek paltosunu süratle çıkardı ve genç adama uzattı. Ardından oturdu.

Oturduğu koltuğun karşısındaki aynada kendini gördü genç kadın. Yanaklarının ve dudaklarının kızardığını fark etti. Belli ki kalbi normalin üzerinde kan pompalamaya başlamıştı. Bunu anlamaması mümkün değildi. Sadece kızarmış olmalarını değil, dudaklarında ve kulak uçlarında çok kibar zonklamalar hissediyordu.

Genç adam da karşısına oturmuş, her zamanki gibi genç kadına muhabbetle bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Genç kadının bu muhabbete katkısı genellikle onaylama sözcüklerinden ibaretti: ”Haklısın”, ”evet”, ”doğru”, ”hı hı”, ”kesinlikle”. Genç adamın, anlattıklarını, genç kadının dinlemediğini fark etmesi muhtemelen çok uzun sürmeyecekti.

Genç kadının başarmaya çalıştığı fakat başaramadığını; genç adamın güven veren sesi ve gülen gözleri başarıyordu. Genç kadın kendini daha iyi hissetmeye başlıyor, bundan sonra izleyeceği yol konusunda önünde çatallaşarak ayrılan yolların doğruluğunu muhakeme etmeye çalışıyordu.

Zaman ilerliyor, yelkovan, akrebi tüm hızıyla kovalıyordu.

Genç kadın; son zamanlarda sık sık düşündüğü, doğruluğunu ve yanlışlığını farklı terazilerde defalarca tarttığı, ruhuna hükmeden tüm hisleri bir araya toplayarak yuvarlak masa toplantıları düzenlediği konu hakkında kararını kesin olarak verdi.

Salonda ayakta beklediği, ilk domino taşının devrildiği anın üzerinden epey bir zaman geçmişti. ”Zaman her şeyin ilacıdır.” Söyleminin sanki doğruluğu ispatlanırcasına; geçen bu zaman içerisinde genç kadın sakinleşmiş, kalp atışı normale dönmüş, yanakları ve dudaklarının kızarıklığı geçmiş, okyanusları üzerinde toplanan kara bulutlar dağılmıştı. Fakat domino etkisi devam etmekteydi.

Genç adam; bir gün önce kendisinin yaptığı ve genç kadına ikram ettiği limonlu kek tabağının boşunu bulunduğu sehpa üzerinden alırken genç kadına seslendi:

”Hayatım, zaman epey ilerledi. Ne zaman kalkmak istersen söyle, bırakayım seni.”

Ardından genç adam, elinde boş tabaklarla mutfağa yöneldi.

Genç kadın derin bir nefes alıp verdi. Ayağa kalktı. Çok ama çok kısa bir süre içerisinde damarlarında akan kanın hızlandığını fark etti. Kulak uçları ve dudaklarında yeniden zarif bir zonklama belirdi. Derisinin gözeneklerinde ve özellikle saç köklerinde oluşan bir hararet vardı. Bu kez kendini kapana sıkışmış bir serçe olarak değil, saniyede iki yüz kez kanat çırpan alabildiğine özgür bir arı kuşu olarak hissediyordu. Tam göğüs kafesi ortasında tarifsiz bir boşluğa düşme hissi belirdi.

Genç adam, mutfaktan salona geri döndüğü sırada genç kadının iki elini kendi yanakları üzerinde, dudaklarını ise dudakları üzerinde hissetti. Genç adam, genç kadının dudaklarının ısısını ve zonklamasını hissedebiliyordu. Yaşadığı şaşkınlık ve şokun etkisiyle tepkisizce kala kaldı.

Genç adamın şaşkınlığının aksine, genç kadın ne yaptığından emin bir edayla geri çekildi. Salonun yanan ışıklarını kapattı. İçeriyi sadece, perde arasından sızan sokak lambasının loş ışığı hafifçe aydınlatıyordu. Genç kadın, düğmelerini çözdüğü gömleğini, ardından fermuarını açtığı eteğini çıkarıp yere bıraktı. Sırtını genç adama döndü ve uzanamadığı sutyen kopçasını açmaya davet edercesine beklemeye başladı.

Ten tene bir buluşmanın ardından, son domino taşı da devrildi.

Ve kaos sona erdi.        

Özkan SARI

Bir Garip Gün!

Uzun zamandır şehrime uğramayan yağmur, çok yağmasa da yağmur yağıyor dedirtecek kadar ıslatmakta yerleri. Hava kapalı. Gözlerim ofisimin penceresinden dışarıda bir noktaya takılıp kalıyor. Ardından hayallere dalıyorum yine… İnsandan ırak yerlerde deniz kıyısına kurduğum rejisör sandalyeme oturmuş kahvemi yudumluyor, mavi suların kumsala bir öpücük kondurup geri çekilirken çıkardığı sesleri dinliyorum. Ilık ılık esen imbat, mis gibi bir iyot kokusu hediye ediyor ciğerlerime. Ardından tok bir bayan sesi çalınıyor kulağıma:

”Özkan Bey yemek hazır!”  Ayşe ablanın sesi patlatıyor kurduğum hayal balonlarını.

Usul usul yağan yağmurun cazibesine yenik düşüp, yemek yemeden atıyorum kendimi dışarı. Şemsiyemi açmadan, ben de yağmur gibi usul usul yürümeye başlıyorum. Aralıksız olarak yanımdan geçen arabalara ve insanlara takılıyor gözlerim; ”nereye gider, nereden gelir bunca insan?” diye soruyorum kendime… Sonra yine kendim cevap veriyorum: ”Sen nereye gidiyorsun?”

Uzun bir yürüyüşün ardından, şehrimin çok büyük olmayan balık halinin önüne yaklaşıyorum. Balık tezgahlarının hemen bitiminde bulunan derme çatma balık ekmek dükkanına takılıyor gözüm. Karnımın acıktığını hissediyorum ve dükkanın masalarından birine oturup, yarım ekmek arası sardalya istiyorum.

Balık tezgahlarının önünde az da olsa bir hareketlilik mevcut. Çizme, kot pantolon, sırtında işletmelerinin adı yazılı kalitesiz naylon yelek, başlarında bere ve ağızlarında sigara kombinleriyle birçok çalışan gezinmekte ortalıkta. Organize oldukları belli olan üç beş kadar kedi de bir adım ileri, iki adım geri taarruz planlarıyla bize de ekmek düşer mi derdindeler.

Bir minibüs yanaşıyor tezgahların önüne… Birden hareketleniyor ortalık, yuvarlak kafaları ve çekik gözleriyle Orta Asya Türkmenlerinden oldukları belli üç beş genç koşarak minibüsün yanına geliyor ve kasalanmış balıkları indirmeye başlıyorlar. Hepsinin yüzünde hafiften hissedilen bir tebessüm görüyorum ve o tebessümün yüzlerinde meydana getirdiği yarıklar arasında saklı ağır bir hüzün. Yüzleri devamlı ayaza maruz kalmaktan allaşmış ve jelatinle sarmış gibi parlamakta. Sigortalarının yapılmadığına eminim, günlük yevmiye usulü çalışıp ülkelerinden büyük umutlarla geldikleri ülkemizde kazandıkları, umutları kadar büyük olmayan paraları, içinden bir tek sigara masraflarını çıkardıktan sonra binlerce kilometre uzaklıktaki ailelerine gönderdiklerine de eminim. Diğer işçilerden daha iştahlı çalışıyorlar çünkü biliyorlar çaresizliğin insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkilerini, kazandıkları kadarına şükredip diğer bütün sosyal hak ve insani etik değerleri çoktan çöpe attıklarına da eminim.

Tabii ben bunları düşünürken balık ekmeğimin yarısı bitmiş farkına varmadan.

Yan masama altmışının üzerinde olduğunu tahmin ettiğim, gömlek yakasının kirinden gömleğin renginin anlaşılamadığı, sanki tüm bedeni artık ölmüş ama sadece gözleri canlıymış gibi gök mavi gözleriyle bana bakan bir amca oturuyor. Ona doğru bakıyorum. Eliyle; ”sigara var mı?” diye sorduğunu tahmin ediyorum. Kullanmadığımı söylüyorum. Yine eliyle; ”Allah kahretsin!” demek istediğini anladığım bir hareket yapıyor.

Ekmeğimi bitiriyor ve yanında verdikleri ıslak mendille ellerimi siliyorum. Bu sırada balık tezgahlarına doğru tek başına bir bayan yanaşıyor. Tüm dikkatimi istemsizce ona yönlendiriyorum. Sadece ben değil herkes dikkat kesiliyor bayana… O kadar eğreti duruyor ki o ortamda ve o kadar dikkat çekiyor ki. Uzun topuklu ayakkabılarıyla taş döşeli zeminde durmakta zorlanıyor. Dizlerine kadar inen beyaz paltosu ile kestane rengi olduğunu düşündüğüm salınmış uzun saçları öylesine uyumlu bir görüntü çiziyor ki. İnce bir bilek ile başlayıp, kusursuz bir oranla kalınlaşarak devam eden bacakları dizlerine kadar gözüküyor. Paltonun kapattığı, beline kadar olan bölümünü de ben tahmin etmeye çalışıyorum. O kadar dikkatli bakıyorum fakat bacaklarında çorap var mı yok mu bir türlü kestiremiyorum. Bayanın, kendi tezgahına yanaşıp balık aldığı esnaf, mutluluk içinde ağzını yaya yaya bayana bir şeyler anlatıyor. Bayana doğru uzattığı balığın gözlerini, solungaçlarını falan gösteriyor. Taze oluşundan bahsediyor olmalı…

Bayanın da ara ara bana baktığını fark ediyorum. Kaşmir bir pardösü içinde, düzgün bir saç sakal tıraşı, oradakilerin hava şartlarının deforme ettiği yüzlerinin aksine doğal renginde bir yüz ile derme çatma balık dükkanı önünde eski ve kirli bir masada oturan genç adam da bayana eğreti gelmiş olmalı muhtemelen. Ya da ben egomu tatmin etmek için böyle düşünüyordum.

Bayan, balık poşetini ince ve kusursuz parmakları ile sakınarak tuttuktan sonra dikkatli adımlarla oradan uzaklaşıyor.

Ardından ben de kalkıyorum ve hesabı ödemek için dükkanın içine giriyorum. ”Abi senin on beş lira” diyor servis yapan adam. ”Eee az önce başkasından on lira aldın!” diyorum giderek artan bir ses tonuyla. ”Ha! Senin yarımdı dimi abi, pardon yanlışlık oldu, on lira abi!” diyor bu sefer adam. İçimden: ”seninki yanlışlık değil yavşaklık aslında da neyse” diyorum. Bir pakette sigara alıp çıkıyorum dükkandan. Sigarayı masada oturan amcaya verip balık tezgahlarına yanaşıyorum. Yarım kilo sardalya tarttırıp onu da kedilerin önüne döküyorum. Biraz önce organize şekilde bir balık kapıp paylaşabilir miyiz diye düşünen kediler, bolluğu görünce birbirlerini paralıyorlar. Paylaşmayı bir anda unutuyorlar. Ne kadar da tanıdık bir görüntü.

Balık halini geride bırakıp aynı sakinlikle devam eden yağmur altında, ben de aynı sakinlikle iş yerime doğru yol alıyorum. Balık hali geride kaldıkça ne kediler, ne Türkmen Gençler ne de o yaşlı amca kalıyor aklımda. Bir bir buharlaşıyorlar.

Aklımdan tek buharlaşmayan o güzel bayan oluyor. Dert oluyor içime…

Bacaklarında çorap var mıydı, yok muydu?

Hiçbir zaman öğrenemeyecek olmamın anlaşılamaz can sıkıntısı içerisinde usul usul yağan yağmur altında usul usul yürümeye devam ediyorum.

Özkan SARI