Eşik

Bildikçe, şahit oldukça, yaşadıkça daha da büyüyor dudaklarındaki gülümseme. Görmediğin orada olduğunu bile bilmediğin bir eşik var. Atlayıvermişsin haberin yok.

Acı da bir yere kadar, keder de…

Yapmaz dediğin yapmış, kıvırma payın kalmamış, kendi kendini kandır yine diyeceğim, imkânı yok. Göz görmüş, gönül ne yapsın?

Dünyanın en yalnız insanı senmişsin gibi hissetme hakkın var
Kullanacaksın tabi.

Küseceksin, sadece ona değil, herkese.

Alıp başımı gideyim buralardan diyeceksin, dilini bilmediğin sıcak iklimlerde, tadını bilmediğin içkiler içeceksin gün batımlarında. Sizin oralarda olmayan yaprağı bol bir ağaca dökeceksin içini, dalgaların sesini dinlerken uyuya kalacaksın.

Gözlerini açtığında hala gece olacak.

Yıldızlı karanlık örtmüş üzerini, yorgan olmuş, saklamış.

Ağlayacaksın yine!

Aman ben de ne sulu göz oldum diye gülmeye başlayacaksın. Koluna sileceksin burnunu, ayak parmaklarına takılmışken gözlerin, geçmiş güzel bir gün gelecek aklına.

Tekrar ağla bence de!

O ferahlama anına, geçmişten şimdiki zaman dönüşe ve değmezmiş diye başlayan tüm cümlelere ‘eşik’ diyelim mi?

Anladığını zannederek gideceksin odana. Geldi, geçti, bitti işte!

Yüzünü yıkarken aynaya dil çıkaracak, yanaklarını şişireceksin, parmaklarını gezdireceksin saçlarının arasında, seyreldiler mi ne?

Perdeleri açıp, karanlıkta yatağına oturacaksın bir süre.

Öyle içindeki boşluğa bakarken uzaklaşacaksın, kendinden, herkesten, her şeyden. Kıymet verdiğin, gözünde büyüttüğün ne varsa küçülecek küçülecek…

Sen de kaybolmak üzereyken gök gürültüsü yırtacak geceyi, arkasından yağmur.

Korkardın, yastığını alıp annenle babanın arasına yatardın ya eskiden.

Yıllar değil acılar büyütüyor insanları…
Ben olsam çıplak ayaklarımla çıkardım odadan, kollarımı gökyüzüne açar, arınana kadar ıslanırdım, şimdi düşündüm de ne keyif.

Hem böyle yağmur yağmaz sizin oralarda.
Sıcak suyla duş alıyorsun say.
Olduğun gibi denize girsen iyi. Kaçırma bence az sonra dinecek yağmur.
Bir koşudur tutturuyorsun, an şu an.
Nefes nefese ıslak harlı bir sarılış, karanlık, yağmur, sen.

Yıllar sonra anlatacaksın bu geceyi, odamda otururken birden yağmur başlayınca denize koştum, suya girdim ve temizlendim diyeceksin.

Ne gök gürültüsü gelecek aklına ne içindeki boşluk.
Aslına bakarsan her şey gibi acılar da yaşanırken güzel.
Hissederken…

Bir formülün içinde insan varsa eşittir değişken oluyor.
O yüzden aynı kitabı farklı yaşlarda okuyunca ayrı tatlar alıyoruz.
Yirmili yaşlarda güldüğümüze, kırklı yaşlar da ağlayabiliyoruz.
Senin de tutarsızlığın normal yani.
Beklememek, ummamak ve kabullenmek de bir ‘eşik’.
İnsan değil mi yapar?
İnsan değil mi normal!

Mesele yalnız olduğunu bilmekte. Güvenmiyorsun o zaman…İçinde insan olan hiçbir formüle sırtını yaslama zaten.

Sizin oralarda olmayan yaprağı bol bir ağaca içini dökmekten yorulunca bir karar vermek zorunda kalacaksın.

Acı da bir yere kadar, keder de…

Adı ‘dönmek’ olan, adı ‘başlamak’ olan iki yol çıkacak karşına.

Dönsen başlamak isteyeceksin
Başlasan dönmek.

Zaman geçince yolların bir önemi kalmayınca gülüyor insan.

Görmediğin orada olduğunu bile bilmediğin bir eşik var.

Atlayıvermişsin haberin yok.

1 Şubat 2020-Çorlu / Ali GÜLCÜ

İnsan ve Köpek Arasındaki Sözleşme

Günümüzden yaklaşık on beş bin yıl önce bir kurt kolonisinden evcilleştirilen kurtlarla beraber insan ve köpek dostluğu da başlamış oldu. Adı dostluktu ama temelinde karşılıklı ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir çıkar ilişkisi yatmaktaydı. Fark şuydu ki bu sözleşme insan tarafından tek taraflı olarak imzalanmıştı. Köpek gönüllü değil, bu sözleşmenin zorunlu tarafıydı.

Bu sözleşmenin belki insan için değil fakat köpek için geri döndürülemez bedelleri olacaktı. Bunlardan en önemlisi insana bağımlı hale gelecek olmasıydı. Zaman içerisinde körelecek olan avlanma yetileri, insan olmadığında karnını doyurabilmesine imkân vermeyecekti. 

İnsan ve köpek birlikteliğinin tarihsel gelişimi içerisinde insanın ihtiyaç, merak, güç hırsı gibi duygularının etkisiyle birçok köpek ırkı ortaya çıktı. Bu ırkların bazıları büyük bazıları küçüktü, bazıları uysal bazıları asiydi, bazıları güçlü bazıları güçsüzdü.

İlk evcil atalarından on beş bin yıl sonra küçük bir köpek çiftliğinde anne labrador yedi yavru dünyaya getirdi. Labrador ırkı köpekler zeki, nazik, çevik, cana yakın, sakin bir mizaca sahipti. Kardeşleri ve anneleriyle geçen bir aylık sürenin ardından üç yavru, şehirdeki bir evcil hayvan dükkânına satıldı.

Geniş bir kafese konulan üç labrador yavrusu hiç durmadan kesik kesik ve tüm güçleriyle tiz sesler çıkarıyordu. Belli ki annelerini arıyorlardı. Aslında onlar birçok evcil köpeğe göre şanslı sayılırdı. Özel, saf bir ırka mensuplardı ve muhtemelen bundan sonraki durakları rahat edecekleri bir ailenin evi olacaktı. Oysa sokaklarda, ormanlarda yaşayan çok sayıda başıboş köpek yavrusu doğduktan sonra birinci aylarını bile göremiyordu. Binlerce yıl önce atalarının imzaladıkları zorunlu bir sözleşmenin çarkları arasında eziliyorlardı.

Üç yavru labrador evcil hayvan dükkânına geleli on gün olmuştu. Artık canhıraş çığlıkları kesilse de tedirginlikleri azalmamıştı. Camın önünden gelen geçenleri izliyorlar, anormal bir hareketlilik olduğunda var güçleriyle birbirlerine sokuluyor, kalp atışları hızlanıyordu. On ikinci günde kafesin kapağı açıldı ve içlerinden biri dışarı çıkarıldı. On yaşlarında bir çocuğun kucağında kendisini bekleyen yeni bir hayat onu bekliyordu.

Artık bir adı vardı: Dost

Yeni evine gelişinin ilk akşamı Dost, bilindik o tiz çığlıklarını tekrarlamaya başladı. İçine konulduğu kutunun köşelerine koşuyor, başını sokuşturacağı annesi ya da kardeşlerinin bedenini arıyordu. Ağlamaktan bitkin düşüp uykuya dalıyor, gördüğü kâbusların etkisiyle uyanıp ağlamaya devam ediyordu. Geçen birkaç günün ardından yeni sahiplerinin aşırı ilgisinin de katkısıyla yeni evine alıştı. Birçok hemcinsine göre şanslı bir köpekti o. Kendisine özel mamalar ve oyuncaklar alınıyor, sağlığı için aşıları yapılıyor ve çok seviliyordu. Oysa sahipli bile olsa çok sayıda köpek şiddete maruz kalıp uygun olmayan şartlarda yaşıyordu. Hele sokaklarda ve ormanlarda yaşayan köpeklerin durumu daha vahimdi.  

Dost, her geçen gün kendini daha iyi hissetti. Sahiplerinin sevgisini tüm sıcaklığıyla hissediyor, ait olduğu ırkın tüm özelliklerini büyük bir özveri ve istekle sergiliyordu. Annesi ve kardeşleri çok gerilerde kalmıştı. Üç aylık olduğunda ilk uzun yolculuğuna çıktı. Yüzlerce kilometrelik yolun sonunda sahiplerinin yazlığına gelmişti. Dost’un asıl satın alınma sebebi de bu yazlıktı zaten. Şehirde yaşadıkları apartman dairesinde şimdiye dek sorunsuzca yaşamıştı fakat biraz daha büyüdüğünde bu mümkün olmayacaktı. Sahiplerinin yazlık evleri geniş bir bahçeye sahipti. Hem Dost için hem de sahipleri için mutlu ve güzel günler başlamıştı.

Sabahları hep birlikte yürüyüşe çıkıyorlar, devam eden saatlerde çoğunlukla denizde vakit geçiriyorlardı. Dost’un farklı köpeklerle tanışması da bu zamanlara denk geldi. Mizacı gereği gördüğü diğer köpeklere kuyruğunu sallayarak ve sevgiyle yaklaşıyordu. Bazılarıyla çabuk arkadaşlık kuruyor bazılarının tehditkâr havlamaları ve saldırılarına maruz kalıyordu. Özellikle başıboş sokak köpeklerine fazla yaklaşmaması gerektiğini öğrenmişti. Aslında onların da birçoğu zamanında sahipleri olan saf ırklardan oluşuyordu. Genellikle çete halinde dolaşıyor ve çetenin dışında yalnız yakaladıkları köpeklere acımasızca saldırıyorlardı. Dost, böyle olumsuz durumlarda kuyruğunu bacakları arasına kıstırıp olanca gücüyle sahiplerinin yanına koşuyor, onların ayaklarının dibine vardığında hissettiği güvenin huzurunu yaşıyordu.

Günler, haftalar, aylar derken zaman geçmişti. Dost, kulübesinde uyuyor, sahipleri ise masa etrafında toplanmış tartışıyorlardı. Çocuklar Dost’u bırakmayacakları konusunda diretip ağlarken babaları onu neden geri götüremeyeceklerini anlatmaya çalışıyordu. Barınağa bırakmak, yazlık evin bulunduğu site görevlilerine teslim etmek, başka birine vermek, serbest bırakmak gibi seçenekleri düşünüyorlar, anne ve baba birbirlerine itiraf edemeseler de aslında satın aldıkları an bu günlerin geleceğini çok iyi biliyorlardı. Hem vicdanlarını rahatlatmak hem de artık bir karar verebilmek için, Dost’un bir köpek olduğu, yalnız da yaşamını sürdürebileceği konusunda kendilerince onun doğasından dem vuruyorlardı. Yazlıktan ayrılmalarına birkaç gün kalmıştı. Bu kısa sürede onu sahiplenmek isteyen birilerini arasalar da bulamadılar. Barınağa vermek istemedikleri için, site görevlilerine bahçede ona yetecek kadar mama bıraktıklarını söyleyip ara ara göz kulak olmalarını istediler. Bir miktar da para bıraktılar. Site görevlileri ise henüz o dakika, yapılacak işler listesinin sonlarına atmışlardı bu durumu.

O gün geldiğinde, tüm gücüyle takip edebildiği yere kadar takip etti sahiplerinin arabasını Dost. Sıcağın etkisiyle yorulmuş, kalbi patlarcasına atıyordu. Dilini olabildiğince dışarı çıkarıp soluklandı. Araba ise gittikçe küçülüp bir nokta halinde kaybolup gitti. Dost, olan biteni anlamaya çalışarak geri döndü ve bahçedeki kulübesine girip uykuya daldı.

Yazlık site boşalmış, insan sesleri kesilmişti. Artık sonbahar rüzgârlarının sarstığı ağaçların hışırtıları ile yalnızlığa terk edilen kedi ve köpeklerin sesleri duyuluyordu. Dost, bahçeden bir an olsun ayrılmıyor, sahiplerinin döneceğinden emin bir şekilde onları bekliyordu. İştahı kesilmiş, neşesi kaybolmuştu. Yalnızlık, ormanı saran bir yangın gibi alev alev içerisine doğru yol alıyordu.

Site görevlileri birkaç kez uğrayıp su ve mama kaplarını doldursalar da bir daha uğramadılar. Issızlığı fırsat bilen sokak köpekleri site içlerinde dolaşıyorlardı. Dost’u ve bahçede istiflenmiş mama çuvallarını fark etmeleri uzun sürmedi. Çuvalları parçalayıp iştahla mamaları yemeye başladılar. Dost korkuyor, bir yandan da kuyruğunu olanca gücüyle sallayıp kendinin zararsız olduğunu ve onlarla arkadaş olmak istediğini bildirmeye çalışıyordu. Karnı doyan köpekler Dost’a saldırdı ve onu biraz hırpalayarak gücün kendilerinde olduğu mesajını vermeye çalıştılar. Dost, kuyruğunu bacakları arasına alıp, kafasını yere değecek şekilde eğerek ve inleyerek her şeyi kabullenişinin mesajını veriyordu. Kabullenişi, yaşadığı hayal kırıklığından daha az acı veriyordu.

Bir müddet sonra sokak köpeklerinden oluşan bir çetenin üyesi oldu Dost. Erkek olması nedeniyle önce iyice hırpalandı. Hiçbir köpek ile hırlaşmıyor, kavgaya girişmiyordu. Zaten mizacı da buna pek uygun değildi. Diğer çete üyeleri daha hırçın ve heybetli ırklardan oluşuyordu. Korkuyordu. Çoğunlukla belediye görevlilerinin bıraktığı yemek artıkları ve mamalarla besleniyorlardı. Yazlıklarda insan olmadığından çöplüklerden yemek artığı bulmaları çok zordu. Kaldı ki çetenin baskın köpekleri güçlerini ve acımasızlıklarını kullanıp yemeğin çoğunu yiyordu. Pasif ve güçsüz kalan Dost ise beslenme listesinin son sırasındaydı. Atalarına zorla imzalatılan bir sözleşmenin geri döndürülemez bedelini acı acı ödüyordu. Gün geçtikçe zayıfladı ve gücünü kaybetti. Bir gün bir yol kenarında halsiz düşüp boylu boyunca uzandı. Bir sonraki durağı yerleşim yerinden oldukça uzak bir barınaktı.

Barınak, Dost’un acılarını daha da katmerledi. Burada çok sayıda köpek vardı ve kafeslerde kendi pislikleri içinde yaşamaya çalışıyorlardı. Görevlilerin düzenli olarak verdiği mamalarla, bazen de gönüllü hayvan severlerin getirdiği mamalarla beslenmeye çalışıyorlardı. Burada da katı ve kanlı bir köpek hiyerarşisi mevcuttu. Dost ise bu piramidin en altındaydı. Ülkede baş gösteren insana yönelik virüs salgını nedeniyle barınakların bakımı azaldı, beslenme düzenleri bozuldu. Kafeslerde tıkılı köpekler her geçen gün daha da aç kalıyor, inlemeler, hırlamalar, kavgalar şiddetleniyordu. Ülkede başlayan sokağa çıkma yasağı gönüllü hayvan severlerin barınaklara gitmesini engelliyor, görevlilerin öncelik sırasının değişmesine neden oluyordu. Köpekler önce kendi pisliklerini, ardından vahşice birbirlerini yemeye başladılar. Kural belliydi; güçlüysen kazanırsın, yenilmez, yersin. Dost için ise son belliydi; güçsüzdü. O, insanın ortaya çıkardığı acımasız ve güçlü ırklardan birine mensup değildi.

Takatsiz bedeninden etleri koparıldıkça, zayıf canhıraş bağırışları göklere yükseliyordu. Diri diri kendi hemcinsleri tarafından parçalanıyor ve yeniyordu. Yaşadığı şok ve korku göz bebeklerini büyütmüştü. Canı ağır ağır ve acı acı çekilmeye başladı bedeninden, bilinci ise sanki bugünden, her şeyin başladığı o güne doğru geriye gidiyordu. Sokak köpekleri, yazlık bahçe, sahipleri, evcil hayvan dükkânı, kardeşleri, annesi bir bir geriye doğru akıyordu. Kanında taşıdığı genetik hafıza onu binlerce yıl öncesine götürdü.

Bir insan ve bir kurt görüyordu. Kurt insana kuyruğunu sallıyor, insan kurdun başını okşuyordu. Kurt insana “Sahip”, insan kurda “Dost” diyordu. Ve o gün bir sözleşme imzalandı. Kurt(Köpek) gönüllü değil, bu sözleşmenin zorunlu tarafıydı.

Dost’un ruhu acı içinde parçalanan bedenini tamamen terk etti.

Ve sözleşme tek taraflı feshedildi.

Özkan SARI

Tyke

Merhaba insan. Benim adım Tyke… Ben bir filim.

Size bu satırları demir parmaklıklı, bedenimin anca sığdığı, herhangi bir yöne doğru özgürce hareket edemediğim hücremden yazıyorum.

Şu anda 19 yaşımdayım. Nerede doğduğumu bilmiyorum fakat küçüklüğümden beri bu dar ve pis yerlerde tek başıma yaşıyorum. Sirklerde ve eğlence parklarında çalışıyorum.

Bazen rüyalarımda daha önce hiç görmediğim yerler görüyorum. Ucu bucağı belli olmayan yeşil düzlükler, masmavi rengiyle geniş göller, tenimi yakarcasına bana dokunan ulu güneşi görüyorum. Büyüklü küçüklü yüzlerce fil görüyorum… Uyandığımda ise sıvasız bir duvar, yanımda kendi pisliğim, önümde ara sıra biraz saman görüyorum.

Yoruldum…

Her gün, gündüzleri terbiyecim ve bakıcım tarafından çivili sopalarla ve demir çubuklarla dövülüyorum. Akşamları yüzlerce insanın karşısında tehlikeli gösteriler yapmaya zorlanıyorum. Eğer benden istenilen hareketleri yapamazsam, ışıltılı gösteri gecelerinin sonunda, karanlıkta önce dövülüyor sonra aç ve susuz bırakılıyorum.

Acı çekiyorum…

Her hafta yüzlerce kilometre, dar bir kafeste sağa sola çarparak yolculuk yapıyorum. Ayaklarım dayanamıyor. Doymuyorum, kuru ottan başka bir şey vermiyorlar. Kana kana su hiç içemedim. Vücudumun her yerinde yaralar oluştu. Tedavi etmiyorlar ve gün geçtikçe daha çok canım yanıyor.

Bazen rüyalarımda daha önce hiç yemediğim şeyler yiyorum. Farklı farklı ağaçlardan yapraklar, gür çayırlıklarda çeşit çeşit otlar. Billur nehirlerden hortumumdan taşarcasına su içiyorum. Ve hortumumdan sırtıma püskürtüyorum. Çamurlarda doyasıya uzanıyorum… Uyandığımda içi boşalmış bir su testisi, hortumumda içi derinleşmiş acı veren bir yara görüyorum.

Korkuyorum…

Artık bedenim yorgun, gönlüm yorgun, benden istenileni yapamaz oldum. Yapamadıkça dövüyorlar… Hastayım, anlamıyorlar… İnsanlara zarar vermekten korkuyorum. Kaçıp gideyim diyorum buralardan, belki rüyalarımda gördüğüm yerleri bulurum!

Bir süre önce Pennsylvania’da, dayanamayıp sahneden kaçtım ve binanın kapılarını kırdım, yakaladılar. Ardından üç ay sonra Dakota’da terbiyecimin beni çivili sopayla dövdüğü sırada yine dayanamayıp terbiyecimi ezdim kaçtım, yakaladılar.

Kendimi buraya ait hissetmiyorum…

Bu acılara, bu işkencelere, bu açlığa-susuzluğa, bu sevgisizliğe, bu acımasızlığa, bu derin yaralara, bu bitmez yollara, bu soğuk duvarlara, bu insanlara daha ne kadar süre dayanabilirim bilmiyorum.

Bazen rüyalarımda daha önce hiç görmediğim yerler görüyorum. Uçsuz bucaksız yeşil düzlükler. Masmavi geniş göller, nehirler… Yüzlerce fil görüyorum omuz omuza çamur deryalarında. Tam 86 tane ateşten Anka kuşu görüyorum, beni olduğum yerden kaldırıp bulutların üzerine bırakıyorlar. Kapattığım gözlerimi açıyorum… Ve karşımda annemi görüyorum…

Kaçıp gideyim diyorum buralardan… Belki rüyalarımda gördüğüm yerleri bulurum!

(1993 Tyke / Hawthorn sirki)

Buraya kadar olan bölümü Tyke kendi yazdığı mektupla bize anlattı. Mektubu yazdığından bir yıl sonra yaşananları da ben anlatayım size:

1994 yılıydı, Honolulu’da gündüz yapılan bir sirk gösterisi sırasında yaşadıklarına artık dayanamayan Tyke kendini kaybetti ve yüzlerce seyircinin önünde terbiyecisini ayaklarıyla ezerek öldürdü. Tyke’i sakinleştirmeye gelen bakıcısını da ağır yaralayıp kaçarak çıkış kapısına doğru koşmaya başladı. Kaçmasını engellemek için demir kapıyı kapatmaya çalışan sirk görevlisini de yaralayarak ana caddeye ulaştı. Yoğun trafikte araçlara ve insanlara aldırmadan var gücüyle koştu. Çok zaman geçmeden polis ekipleri Tyke’in etrafını sardı. İki araç arasında bekleyen Tyke’a tabanca, av tüfekleri ve hafif makineli silahlarla ateş etmeye başladılar. Tyke’in vücuduna tam 86 adet mermi isabet etti. Kanlar içerisinde olduğu yere yığılan Tyke yaklaşık iki saat sonra 20 yaşındayken öldü.(Tyke’in vurulma ve ölüm anındaki canlı görüntülerini cesaretiniz varsa Youtube’den izleyebilirsiniz.)

Tyke’in ölümünün ardından birçok vatandaş Honolulu belediyesine, devlete ve Hawthorn şirketine yüzlerce dava açtı. Sirkler konusunda geniş çapta protesto ve boykotlar gerçekleşti. A.B.D’de hayvanlar açısından sirk koşullarının iyileştirilmesine yönelik yeni yasalar çıkarıldı.

Yine de günümüzde gelinen noktaya baktığımızda birçok sirkte hayvanlar terbiye edilmek için işkencelere maruz kalmakta ve kötü beslenme, barınma koşullarında doğal yaşam alanlarından uzakta hayatlarını sürdürmekteler.

Eğer bir gün bir sirke gitmek isterseniz aklınıza lütfen TYKE gelsin.

Yukarıdaki fotoğraf Tyke ölmeden dakikalar önce çekildi.

Umarım şimdi rüyalarında gördüğü yerlerdedir.

Özkan SARI

Başak

“Acı: görülen, duyulan ve başkaları üzerinden anlaşılan bir duygu değildir! Acı bireyseldir ve sadece hissedilir. Hissettiğinizde de başkalarının acılarını anlamaya başlarsınız!”

17 Ağustos 1999 Marmara depremi meydana geldiğinde 13 yaşımdaydım. Televizyonlar, yaşanan felaketin görüntülerini aralıksız aktarıyordu. Büyük bir merakla ekran başına geçiyor, ekranın bir köşesinde yazan ve kısa aralıklarla değişen ölü sayısının artışı konusunda kendimce tahminler yapıyordum. O zamanlar, yaşanan bu felaket benim için bir anlam ifade etmiyordu. Ölen insanlar ise sadece sayıdan ibaretti.

O yılın Eylül ayı içerisinde okullar açılmış, ilk ders zili çalmıştı. Sekizinci sınıfa başlamıştım. Marmara depremi tüm sıcaklığını koruyor, evde, sokakta ve okulda tüm gündemi deprem oluşturuyordu.

Okulun açıldığı ilk hafta, deprem tatbikatları yapmaya başladık. Sınıflarda oturduğumuz bir anda öğretmenlerimizden bazıları koridorda deprem! Diye bağırıyor, biz de güle eğlene okul binasını terk edip okul bahçesinde toplanıyorduk. Bu bizim için bir oyundu ve çok eğleniyorduk.

Okulların açılmasının üzerinden üç ay geçmiş, Aralık ayına gelmiştik. Soğuk bir Pazartesi günüydü… Ders işlendiği bir sırada kapı açıldı ve içeriye okul müdürüyle bizim yaşlarımızda bir kız çocuğu girdi. Kızın sağ bacağı sargılı ve sağ kolunda da bir koltuk değneği vardı. Ders öğretmeninden müsaade isteyen okul müdürümüz bizlere döndü ve:

“Evet arkadaşlar; sizleri yeni sınıf arkadaşınızla tanıştırmak için geldim. Başak arkadaşımız bundan sonra bizim okulumuzda, sizin sınıfınızda okuyacak. Arkadaşımız Kocaeli’nden geliyor, geçirdiği küçük bir ameliyat nedeniyle sağ bacağını bir müddet kullanamayacak. Arkadaşımızla iyi anlaşacağınızı, ona yardımcı olacağınıza eminim. Başak! Hadi kızım tanıt kendini arkadaşlarına.”

Başak, koltuk değneklerine dayanıp bir adım öne çıktı. Gayet sakindi. Yüzünde herhangi bir duygu ifadesi yoktu. Fakat bakışlarındaki derinlik hemen anlaşılıyordu.  Belli ki deprem dolayısıyla buraya gelmişti, bunu anladığımı belli etmek için arkadaşlarımla göz göze gelip birbirimize göz kırpıyorduk. Zor bir matematik problemini çözmüşçesine kibirlice göğsümüzü kabartıyorduk.

Ve Başak konuşmaya başladı:

“Herkese merhaba! Adım Başak, soyadım Tunç. Anneannem buralı ve artık onunla birlikte bu şehirde yaşayacağım. Buraya Gölcük’ten geldim. Yalnız geldim. Yalnız geldim çünkü annem, babam ve kardeşim gelemedi. Onlar artık yok!”

Başak konuşmasını bitirdikten sonra, kısa bir süre sessizlik oldu sınıfta. Sessizliği okul müdürünün tok sesi bozdu:

“Tamam kızım. Hadi geç otur şu boş sıraya. Çocuklar! Hepinize iyi dersler.” Dedi ve sınıftan ayrıldı.

Sonraları öğrendik ki Başak’ın ailesiyle oturduğu bina yıkılmış. Ailesi kurtulamamış. Kendisinin kolon altında kalan bacağına bir dizi ameliyat yapılmış.

Günler geçtikçe Başak ile iletişim kurmaya başladık. Bizim için bir eğlenceye dönüşen, depremle ilgili yaşadıklarını ve gördüklerini anlatmasını istiyorduk. Dersin dışında ve sıradan kısa muhabbetler dışında hiç konuşmadı Başak. Depremle ilgili de hiçbir şey anlatmadı. Okul çıkışlarında kendisini, genellikle krem renkli uzun bir palto giyen, eşarplı ve gözlüklü yaşlı bir teyze bekliyordu. Sabahları da okula o bırakıyordu. Anneannesiymiş. Bir müddet sonra Başağın bacağı iyileşti, koltuk değneğini de attı. Yine de her sabah ve akşam o yaşlı teyze hep okulun kapısındaydı.

Ortaokuldan sonra liseyi de aynı okulda, aynı sınıfta okuduk. Çok nadir yarım tebessümleri dışında Başak’ı ağız dolusu gülerken hiç görmedim. Ağlarken de hiç görmedim. Hâlbuki ne çabuk ağlardı sınıfımızın kızları. Yazılıdan tam puan alamayan Hande her seferinde ağlardı, arka sırasında oturan Ümit saçını her çektiğinde Gülçin ağlardı. Sınıfın yakışıklısı İsmail onunla konuşmuyor diye Çiğdem ağlardı, hem de salya sümük. Ama Başak’ı hiç ağlarken görmedim.

Lise de bitti ve mezun olduk. Sınıfımızdan altı kişi üniversiteyi kazandı. Bu altı kişiden biri ben, biri de Başak’tı. Lise mezuniyeti için organize edilen baloda son kez bir aradaydık arkadaşlarımızla. O günden hatırımda kalan en net karelerden biri ise en dıştaki masalardan birinde oturan, krem renkli paltosuyla, eşarplı ve gözlüklü yaşlı teyzeydi. Nedense gözüm sık sık ona takılıyordu. Gözlüğü masanın üzerindeydi, takmamıştı. Takmamıştı çünkü gözlük varken silemiyordu gözyaşlarını.

Gecenin sonunda sınıf arkadaşlarımızla son kez bir araya toplandık ve fotoğraf çekildik. Ardından nemli gözlerle veda ettik birbirimize.

Bugün 17 Ağustos 2019…

Marmara depreminin üzerinden dile kolay tam yirmi yıl geçmiş. Yirmi yıl önce anlam veremediğim o felaket şimdilerde zihnimin içerisinde taptaze duruyor. O insanların yaşadıklarını anlamak için çaba sarf ediyorum, bir inşaat mühendisi olarak aynı acılar yaşanmasın diye doğanın ve fiziğin kurallarına göre hareket ederek atıyorum her adımımı.

Şimdi beş yaşında bir kızım, üç yaşında bir oğlum var. Kızımın adı Saadet, oğlumun adı Halil… Kızım hiç görmediği anneannesinin, oğlum hiç görmediği dedesinin adını taşıyor.

Bugün mezarlarını ziyaret ettik. Ben de hiç tanımadım onları. Ama yıllardır her gelişimde hüngür hüngür ağlarım mezarları başında.

Biri var ki onu ağlarken hiç görmedim: Eşim Başak! Sakince duasını eder ve sessizce uzaklaşır oradan.  Yıllardır olduğu gibi… Bugün olduğu gibi… Sessizce…

Bugün bir şey daha öğrendik ve ilk size söylüyorum: Bir kızımız daha olacak!

Sağlıkla kucağımıza alabilirsek eğer adı şimdiden hazır: Ayşe!

Mekânı cennet olsun, krem renkli paltosuyla, eşarplı ve gözlüklü yaşlı bir teyzenin adı!

Her şeye rağmen hayat devam ediyor…

Yaşıyoruz ve yaşlanıyoruz!

Sessizce…

Özkan SARI

*Deprem felaketlerinde yaşamı son bulan ve geride yarım kalan tüm insanların anısına… Saygıyla…

Dikenli Koltuk

Dikenli koltuk hayatın kendisidir. Koltuk üzerindeki her bir diken, insan olabilmenin, insan kalabilmenin gereği değerleri yutan kara deliklerdir. Bu kara delikler ruhumuzu içine çekmek için çaba sarf ederler. Yaşamın içerisinde yer aldığımız gibi, aslında hepimiz bu dikenli koltuğun sakinleriyiz.

Üç gurup insan var bu hayatta ve siz de bu üç insan gurubundan birine aitsiniz. İlk gurubu dikenli koltuğa oturmaktan ömür boyu acı duyanlar, rahatsız olanlar oluşturur. İkinci gurup ömürlerinin bir bölümünde dikenli koltuğa oturmaktan acı duyan, daha sonrasında alışıp rahatsız olmayanlardan oluşur. Üçüncü gurup ise oturdukları andan itibaren acı hissetmeyip rahatsız olmayanlardan oluşur.

Dikenli koltuğa oturup acı duyduğunuz ve rahatsız olduğunuz sürece gözleriniz hep açık kalacaktır. Aksi takdirde, dikenli koltuğa alıştığınız oranda gözleriniz yavaş yavaş kapanacak ve sonunda gözleriniz göz çukurlarına gömülüp tamamen yok olup kaybolacaktır.

Dikenli koltukta oturup acı duyduğunuz ve rahatsız olduğunuz sürece, dikenli koltuğun kara deliklerine karşı ruhunuz hep direnecektir. Aksi takdirde ruhunuz kara deliklere teslim olacak ve sizi yaşayan ölüler haline getirecektir.

Dikenli koltukta oturduğunuzun farkına varın! Acı duyup duymadığınızı hissedin. Ruhunuza seslenin. Gözlerinizi kontrol edin, görebiliyor musunuz?

Unutmayın! Bir gün gözlerinizi yeniden açmak isterseniz, bu tahmininizden çok daha acı verici ve zor olacaktır.

Ve unutmayın! Dikenli Koltuk insan olmayanı asla rahatsız etmez…

Özkan SARI