Dalga

Uykusunu alamamış, yatabilse, başını yastığa koyabilse ne zaman kalkacağı belli olmayan çırağın uzattığı simitleri alıyorum, sıcacık.Sivrisinekler yemiş kollarını, kaşırken kanatmış.Ömrü olursa, ileride “o zamanlar fırında çıraktım” diye anlatacak bugünleri.Uykusuz kalmana değecek bir hayatın olsun diye geçiriyorum içimden, ucuz mavi takım elbiseli, saçları limonla geriye doğru yapıştırılmış, kuru bir adam geliyor gözümün önüne, kaşları kalın. Belki geçmişten, belki gelecekten, şimdiye yansıyan bir görüntü.Açıldığı gibi gıcırtıyla çekiyorum ahşap kapıyı, küçük olduğunu tahmin ettiğim zilin sesini de duyuyorum çıkarken.

Gökyüzü bakır cezve renginde, karanlık, kasabanın sokakları nemli. Deniz ve karabataklar dahil herkes ve her şey uyuyor.Belki de hiç kapanmayan çay bahçesinden karton bardakta alıyorum çayı.Fenere kadar ayaklarımı sürüye sürüye yürüyorum.Cebimde evden getirdiğim üçgen peynirlerden var.Kimi ısıra ısıra yer simidi, kimi küçük parçalara ayırır, ben neden bilmem ikiye bölenlerdenim. Dökülen susamları parmağını tükürükleyip, yapıştırıp yiyenler de var, onlardan değilim. O başka bir ruh hali herhalde, titizlik midir, çocukluktan kalan bir alışkanlık mıdır, nedir?

Size de olur mu bilmem, kendimi oyalamak için en son ne zamandı ve ilk ne zamandı meselesine takılırım.En son ne zaman bu saatte kalktım?İlk ne zaman fenerin önündeki taşlara oturdum?En son ne zaman güneşin doğuşunu seyrettim?Basit sorular en zor sorular herhalde. Aklın çıkmazlarına dalmaya gör.Kuralı da nereden dalarsan oradan çıkarsın gibi bir şey.Eskiden işkine yapardı karşı fenerin ucu, iskorpit de olurdu hatta daha çok iskorpit olurdu.İki numara siyah iğne, çift teke, kurşunsuz misine. İlle taktırırdım!Tepe lambasının yalancı aydınlığında güzel insanlarla keyifli vakitler geçirdim.İskorpit çorbaları içtik sabahları, uzaklarda, başkalarından duyduğumuz fakat görmediğimiz yerlere balık avı planları yaptık.Onlar gitti.Ben kaldım!

Giden unutur da kalan biriktirir. Sadece önemli şeyler olsa neyse, ıvır zıvır ve hatta çerçöp, biriktirdiğini de bilmez.Görüş varsa bulmak da kolaydır, vurmak da. Bulanık suda ne bulduğunu bilirsin ne vurduğunu, görmen için daldığın yerden çıkman lazım.Gördüğüne bağlı olmakla beraber ummak görmekten güzel sanki?Gördüğünü sihirli bir dokunuşla umduğuna dönüştürebiliyorsan laf aramızda büyük adamsın.Herkes beceremiyor.

Denizin üzerinde titreşen kayıkların isimlerine baka baka fenerden geri dönüyorum. Yeni bir gün başlıyor, insanlar uyanıyor yeni yeni. Biri dokunuyor omzuma, irkiliyorum.“Ali ağabey?”Ucuz mavi takım elbiseli, saçları limonla geriye doğru yapıştırılmış, kuru, kalın kaşlı bir adam! İsmail?Simit, sadece susam ve hamur değildir, sıfır da değildir, sonsuzluk da.İsmail gibi adamların çocukluğudur, gençliğidir, un çuvallarının üzerinde uyandığı sabahlardır…İnsanı, bileni, anlayanı az koylarda çakıl taşlarının üzerine oturup dalgaların sahile vuruşunu izliyorum.Biraz kaçış, çokça buluşma…Şimdi sahile vuran dalga bir öncekiyle aynı mı acaba?

Ali GÜLCÜ

11 EYLÜL 2020

Türlü

Sinekler, arılar karpuz kabuklarının üzerine üşüşmüşler. Bir çocuğun dondurması düşmüş elinden, en güzel yeri! Anacığı daha üzgün, eliyle alsa yerden tekrar külaha koysa, kumları eliyle temizlese…Tam da öyle yapacakken bakan var mı diye etraf aklına geliyor, göz göze geliyoruz. Hafif bir pembelik yanaklarda çocuğun poposuna bir tokat atıyor. Küçük, dondurmaya mı ağlasın şimdi canının yandığına mı?

Sürekli gittiğim bir lokantanın kapısında yaşlıca bir teyze çorap satıyordu.

Başörtülü, yorgun açık mavi gözlü, utangaç. Lokantaya girene de yoldan geçene de uzatıyor elindeki çorap demetini “yardımcı olmak ister misiniz?”

Yardımcı olmak isteyen de oluyor, istemeyen de.

Terlikleri var ayağında, çorapçı kadının çorabının topuğu yırtık!

Buralıymış, iki aydır kirasını ödeyemiyormuş, oğlu hapisteymiş.

“Mücadele ediyorum” diyor.

Sakallı bir genç arabasını satacak, tanıdık var mı diye soruyor.

Satman şart mı?

“Dükkân üç aydır kapalıydı ağabey!”

Geçmiş bir yıl, daha gencim, yazlıkların önünden olta atıyorum. Balık da yok. Sahilde oturuyorum öyle, gelen geçen kovaya bakıyor. Deniz suyundan başka bir şey yok. Birinin misafirleri gelmiş, bahçe kalabalık, çocuk kahkahaları, büyüklerin şakalaşmaları. Mangal yanıyor, hem ne yanmak, duman dumana. Kokusundan ne pişirdiklerini biliyorum. Ayıp olmasın diye dönüp bakmıyorum da. Balık da yok.

Fışır fışır ayak sesleri geliyor arkamdan bir el omzuma dokunuyor. Köpükten bir tabak içinde mangalda pişenlerden, kokusundan bildiklerimden var. Uzun boylu, gözlüklü, güleç bir arkadaş.

“Kokmuştur ağabey şimdi…”

Teşekkür ediyor, el sallıyorum bahçedekilere, ev sahibi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca biri bağırıyor “afiyet olsun kardeşim!”

Gözlerim yaşarıyor, denize dönüyorum.

Deniz sanki daha mavi!

Martı sanki daha yüksekten uçuyor.

Balık vuruyor iyi mi?

Geçmiş başka bir yıl, çalışmıyorum.

Arabası ile köfte satan eniştenin sahile serpiştirdiği taburede yarım ekmeğe köfteye girişmişim, bol acılı hem, bir elimde gazoz şişesi.

Enişte duymuş çalışmadığımı, dillendiremiyor, işleri sormuyor o yüzden.

Farkındayım.

İnce bellide çayımı içtikten sonra borcumu soruyorum.

“Benden olsun bu defa Ali Bey!”

Kim kimin karşısına neden çıkar?

Kim kimden ne öğrenir?

İnsanın utananı güzel.

Olta sürekli suda olunca türlüsü ile karşılaştırıyor hayat. Taklacı güvercinler, arsız kediler, yüzü kızarmayan martılar. Elinde tef olunca, kara kuru bir adam koca ayıyı oynatıyor iyi mi?

İskorpitle konuşanı, eliyle tilki besleyeni, kurda kızanı, dağa küseni, kaçanı, göçeni.

“Ücretsiz izne çıkardılar bizi Ali ağabeycim! Borçlar var, hayırlısı, ne içersin ağabey? Eşim de çalışmıyor! Hani kafam rahatlasın diye önereceğin bir kitap varsa, okuyayım.”

Yaşar Kemali’n İnce Memed’i geliyor aklıma.

“Bir kanadı kırık kuşum ki, el kadar da olsam, beni hiçbir çalı kabul etmiyor.”

Yeleğim var üzerimde biraz da konu değişsin diye cebimden tespihimi çıkarıyor, gösteriyorum

Şimşir ağacından bu, çektikçe kokuyor.

Diğer cebimde de paslanmazdan Bursa işi kemik çakı ve muhtar çakmağı var.

Sinekler ve arılar karpuz kabuklarına üşüşecek elbet.

Kaybedilen en güzel yeri olacak ama hayatın ama dondurmanın.

Çorap da örecekler başımıza.

Çorap da alacağız, çorabının topuğu yırtık açık mavi gözlü bir kadından.

Olta sürekli suda olunca türlüsü ile karşılaşmayacağız da ne yapacağız?

Özü; insanın utananı güzel.

Karanlıkta Bir Işık, Işık’ta Bir Karanlık!

İki el birbirini eşit kuvvetle hiçbir zaman tutmaz. Biri daima daha sıkı tutar.

Küçük kız çocuğu daha sıkı tutuyordu genç kadının elini. Bu refleksi neden gösterdiğini muhtemelen bilmiyordu. Sinir sisteminden ziyade daha ruhani bir gücün etkisiydi. Daha çok bir içgüdüydü. Genç kadın bu durumu fark etti ve biraz daha sıktı avucu içindeki küçük elleri.

“Şimdi ne yapmak istersin Işık, nereye gidelim?” Diye sordu genç kadın. Aslında plan hazırdı. Bu sorunun amacı küçük kızı konuşturmaya yönelik bir yemdi. Küçük kız düşünmeye başladı. Ne yapılabileceği ya da nereye gidilebileceği konusunda bir fikri yoktu. Daha önce böyle bir soruyla hiç karşılaşmamıştı. Utandı. Bedeninde oluşan ani ısı artışı, avuç içlerinin nemlenmesine neden oldu. Önemli bir sınavda mutlaka bilmesi gereken bir soruyu cevaplayamayan öğrencinin yaşadığı strese benzeyen bir sıkıntı oluştu içinde, bir suçluluk psikolojisi. Ve ardından çözümleyemediği karmaşık duygular. Böyle durumlarda ağlamaya yakın bir bebeğin dudaklarında oluşan titremeye benzer hareketlenmeler olurdu dudaklarında. Yine o anlardan biriydi. Genç kadının olanları anlayabilmesi pek mümkün olmasa da küçük kızı anlamaya çalıştı ve yaşadığı bu strese son veren cümle çıkıverdi ağzından:

“Hadi bakalım Işık. Önce güzel bir kafeye gidip kahvaltı yapacağız. Ardından güzel bir çocuk parkına gidip oyuncaklara bineceğiz. Sonra da sinemaya gideceğiz. Tamam mı?”

“Tamam” Dedi küçük kız. Sesi gırtlağında değil de daha derinlerinde üretilmiş gibiydi. Beş harflik bu kelimeyi yüksek dalgalar gürültüyle taşımış fakat sahil kumları üzerine sessizce bırakıvermişlerdi.

Garson masaya kahvaltılıkları sererken, genç kadın gelen mesajlarını kontrol ediyordu. Küçük kız oturduğu sandalye üzerinde bir heykel gibi sabit duruyor, gözleri hep yere bakıyordu. Elleri ise birbirine kenetli, bacak aralarında duruyordu. Garsonun sıkılmış portakal sularını masaya bırakmasının ardından genç kadın gülen yüzüyle küçük kıza seslendi:

“Acıktık değil mi Işık? Şimdi hepsinin tadına bakacaksın. Karnımızı bir güzel doyuralım. Daha çok işimiz var.”

Küçük kız başını hareket ettirmeden gözlerini yukarı kaldırıp masa üzerine baktı. Masaya konulmuş küçük cam kâsedeki birçok şeyin ne olduğunu bilmiyor ve ilk kez görüyordu. Tanıdık yiyeceklere kaydı gözleri; peynir, zeytin, domates ve tabi ekmek. Genç kadın samimi ses tonuyla ve heyecanla durmadan bir şeyler anlatıyordu.  Küçük kız ise söylediklerini anlamakta zorlanıyor, o anda nasıl davranması gerektiğini kestiremiyordu. Hem aç da sayılmazdı. Bir açlık çektiği doğruydu fakat bunun midesine giren yiyeceklerle ilgisinin olmadığını öğreneli çok uzun zaman olmuştu. Ara ara genç kadının gözlerine kaçamak bakışlar atıyor, yakalanırsa; tebessüm ve hüznün kördüğüm olduğu bir ifade beliriyordu yüzünde. Biraz da yanakları kızarıyordu. Kalkmalarına yakın, garson masayı toplamaya başladı. Birçok yiyeceği nasıl koyduysa o şekilde geri aldı. Tek bir bozulma olmadan.

Sıra oyun parkına gelmişti. İçinde boy boy, renk renk, ışıl ışıl oyuncakların olduğu bir oyun parkıydı bu. Küçük kız, karşısında duran bu masalsı dünya karşısında heyecanlandı. Yine başını çok kaldırmadan, gözleriyle bir bir süzdü oyuncakları. Hem oyuncakları hem de ağızları kulaklarına dayanmış, anne babalarının ilgiyle izlediği çocukları. Kolları gayriihtiyari olarak hep bedenine yakın duruyordu. Otururken bacak aralarında, ayakta dururken ise vücuduna yapışık!

Genç kadın, çok sayıda aldığı jetonları avucunda sallayarak yanına geldi küçük kızın. Küçük kız daha sık bakmaya başladı genç kadının gözlerine ve daha sık yakalanmaya… Artık yanakları kolay kızarmıyordu ama kördüğüm olmuş tebessüm ve hüznün birbirinden ayrılması da pek mümkün görünmüyordu. Genç kadın hangi oyuncağa binmek istediğini sorduğunda, küçük kızın zihninde yine bir karmaşa patlak verdi. Savaşa tutuşmuş duygular, ruhuna pranga takmış anılar, ucu sivri çengellere dönmüş acıtan sorular, bitmek bilmeyen karanlık rüyalar ve herhangi bir röntgen, mr, kesityazar gibi cihazların tespit edemeyeceği sızılar, acılar. Ağzı kulaklarına değercesine hepsine binmek isteyen ve hiçbirine binmek istemeyen birden fazla kişiliğin tepinip durduğu körpe bir beden…

Başkalarına ait oyuncaklara izinsiz biniyormuş gibi hissettiği bir ruh halinde sırayla oyuncaklara bindi küçük kız. Eklemleri kireçlenmiş ve taşlaşmışçasına yukarı kaldırmadığı(kaldıramadığı) başı hep önde ve bakışları sırayla genç kadın, çocuklar ve aileleri üzerinde…

Oyun parkından çıkıp sinema gişesinin olduğu yere doğru yürümeye başladılar. Bu sırada genç kadın “anne” diye hitap ettiği biriyle telefonda hararetli bir konuşma yapıyordu. Karşıdaki sesin ne söylediği belli olmasa da genç kadının telefonu kapatırken ne söylediği açık ve netti: “Anne o henüz sekiz yaşında! Neresi yanlış bu yaptığımın?”

Film başlar başlamaz salondaki tüm çocuklar kahkahalar atmaya, abuk sabuk sesler çıkarmaya başladılar. Perdede gördükleri animasyon karakterlerin suratları ve duruşlarındaki komiklik çocukları güldürmeye yetiyordu. Küçük kız alışık olduğu karanlık içinde kendini biraz rahatlamış hissediyor, perdede oynayan film karşısında yer yer dişleri ortaya çıkmadan gülümsüyordu. Yüksek sesle gülerse ve bu duyulursa sanki bir hata işleyecekmiş korkusuyla dudaklarını demir gibi kapalı tutuyordu. Belli bir kesit aralığında olsa da an be an film kendine çekiyordu küçük kızı. Sol eli bacak arasında, sağ eli genç kadının avuçları içindeydi. Filmin bitmesiyle salon ışıkları açıldı. Küçük kız karanlıkta görülmeyen yüzüne çeki düzen verip, film boyunca perdeye uzattığı başını şimdi tekrar öne eğdi.

Zaman ilerlemiş, geri dönme vakti gelmişti. Gün, bir pamuk şeker gibi eriyip gitmişti.

Genç kadın ve küçük kız el ele tutuştukları o ilk noktaya vardılar. Önlerinde kocaman, kızıl tuğlalardan örülmüş bir bina yükseliyordu. Girişinde bulunan demir parmaklıklı kapı açılmış, mavi önlüğüyle bir kadın kendilerine yaklaşıyordu. Küçük kız o gün hiç kaldırmadığı kadar başını yukarı kaldırıp karşısında durduğu ve birazdan içeri gireceği kızıl bina üzerindeki yazıya dikti gözlerini: “Anadolu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu”

Genç kadın ara ara yaptığı gibi o gün de bir çocuğu izinle dışarı çıkarmış ve biraz olsun farklı bir gün geçirmesini sağlamıştı. Annesinin ve eşinin tüm itirazlarına rağmen bunu yapmaya devam ediyordu. Henüz bir çocuğu yoktu fakat olduğunda bu alışkanlığına devam edip etmeyeceğini bilmiyordu. Ne aldığı yüksek eğitim, ne okuduğu onca kitap, ne seyahat ettiği onca ülke, ne de her daim beraber olduğu seçkin çevre, dünyayı ve insanı anlama noktasında ona yeterli gelmiyordu. Hayat hiç de ona öğretilen gibi değildi. Nasıl oluyordu da evren içerisinde her şey birbirinden bu kadar uzak ama birbirine görünmez iplerle aynı derecede bağlı olabiliyordu. Hayır hayır! Dünya bir tane değildi. Doğan her insan aynı dünyaya değil, ayrı bir dünyaya doğuyordu. Yer yer kesişse de herkes ayrı bir hikâyenin rotasında yürüyordu. İnsan, medeniyetini geliştirip yücelttiğini düşün(dür)üyor, bunu boyalı, kınalı cam kutulardan servis ediyor, aslında her geçen gün keskin çizgilerle birbirinden uzaklaşan sınıfların daha da keskinleşen ve kalınlaşan çizgilerini gizliyordu. Parlak, sapsarı bir madalyonu bize sallarken, kararmış, kömürleşmiş ve kokuşmuş diğer yüzünü çevirip kimse bakmak istemiyordu.

Yazar ise öykünün uzadığını fark etti. Artık bitirmeliydi. Benliğinden taşan, kelime olarak beyaz bir kâğıtta yer almak için sırasını bekleyen hislerini zor zahmet geriye itti. Elbet orada sonsuza kadar kalmayacaklardı. Bir şiir, bir öykü içinde onlar da kendine bir yer bulacaktı.

Genç kadın görevliye teslim ettiği küçük kızın uzun uzun gözlerine baktı. Ellerini elleri arasına alıp, yanaklarından öptü. Muhakeme gücünü yitirmiş bir akıl hastası gibiydi. Kim daha aciz, kim daha çaresizdi? Kim daha suçlu, kim daha güçsüzdü? Kocaman harflerle yazılmış “esirgeme” kelimesine takıldı gözleri. “Ne’yi, kimi, ne’yden, kimden esirgiyordu bu kızıl bina?”

Genç kadın uzaklaştıkça, küçük kız yatakhanesine yaklaştı.

O gece bir rüya gördü küçük kız. Gittiği oyun parkındaydı. Neşeliydi, ağzı kulaklarına değiyordu. Avazı çıktıkça kahkahalar atıyor, kendisini izleyen annesine ve babasına bakıyordu. “Anne”, “Baba” diye haykırıyor, onlara el sallıyordu. Sonra birden üzerinde bulunduğu oyuncak durdu. Aşağı inip koşarak annesi ve babasına yöneldi. Tam sarılacakken içlerinden geçip gittiğini fark etti. Geri dönüp karşılarında durdu. Konuşmuyorlar, sadece küçük kızın gözlerine bakıyorlardı. Küçük kız önce annesine dikti bakışlarını, göğsüne saplanmış büyükçe bir bıçağın açtığı delikten sızan kanlar, annesinin elbisesini kızıla boyamıştı. Sonra babasına kaydırdı bakışlarını, sağ bileğine takılmış kelepçeyi fark etti, diğer kelepçe ise annesinin sol bileğine takılıydı. Geriye dönüp oyun salonunun elektrik panosunun olduğu yere yöneldi küçük kız. İlerledikçe boyu kısalıyor, yaşı küçülüyordu. Panonun karşısına geçtiğinde dört yaşında bir kızdı. Ayakları üzerinde yükselip, lambaların bağlı olduğu şarteli indirdi ve ortalık zifiri karanlığa giyindi. Ve hemen oraya kıvrılıp uykuya daldı Işık.

O sırada yatakhanenin ışıkları açıldı. Küçük kızın yatağı başına gelen görevli bir kadın usulca seslendi:

“Işık uyan!”

“Bugün bayram…”

Özkan SARI

Metafor

Önemsedikçe önemsizleşirsin” dedi karga.
“Yaklaşırsan küçülür, görmezden geldiğin kadar büyürsün!”
Manavın önünde unutulmuş, manzarasız, keyifsiz bir bankta oturuyor başka herhangi bir yerde olduğumu düşlüyordum.
Çocuk parkı boştu ve fırının önünde kuyruk vardı.
Balık lokantaları ne zaman açılacak acaba?
Berberleri, müzisyenleri, sonundan endişe duyanları, yarın nasıl bir güne uyanacağını bilmeyenleri, tevekküle sarılanları, içten içe isyan edenleri düşündüm bir süre.
“İzle beni” dedi karga.
“Sadece su içmek için nelere katlandığımı gör ve nasıl bir hayatım var, tahmin et.”
Sokak hayvanları için bırakılmış eski gri leğeni ve içindeki kirli suyu işaret etti kanadıyla.
“Temkinli olmak lazım.”
Su içene yılan bile dokunmazmış, dedim.
Gevrek, yaşlı bir kahkaha attı.
“Sen öyle san. Su içerken öldürülen kaç karga var biliyor musun?”
Gözleri gri leğende çöp tenekesinin üzerine kondu bekledi.
Başka bir banka ilişti yine bekledi.
Epey zaman geçtikten sonra yere çimlerin üzerine kondu, içinde kirli su bulunan gri leğenin etrafında ağır adımlarla geniş bir çember çizdi.
Tehlike olmadığını düşündüğü anda gri leğenin kenarına kondu, siyah gagasını kirli suya daldırdı.
Suyu içerken gözleri gökyüzündeydi.
Karganın yanına dört yaban güvercini kondu aynı anda.
Peynirci en muhteşem günlerini yaşıyor diye geçirdim içimden. İnsanlar taşıyabildikleri kadar peynir ve yumurta alıyor.
O sırada kasabanın renkleri kayboldu, üstü açık bir araba geçti caddeden.
Beyaz şapkalı, siyah fularlı, güneş gözlüklü iki kadın el salladı arabanın içinden.
Boş bulundum, ben de el salladım. Pişman oldum sonra acaba bana mı el sallamışlardı?
Önce bir cızırtı geldi, plak bu dedim, belediye hoparlörlerinden Elvis Presley’in sesi duyuldu.
It’s Now or Never.
Yıl 1961!
“O yıl neredeydin” diye sordu karga.
Bilmem doğmamıştım henüz.
“Güvercinleri gördün değil mi? Ben etrafı o kadar kolaçan ettikten sonra geldiler ve siz onları bizden daha çok seviyorsunuz.”
Sokağa çıkmanın yasak olmadığı güneşli bir gün arabayı kapalı spor salonunun önüne bırakıp kasabanın sokaklarında yürümüştüm.
Bugünü değil de geçmişi gösteriyordu gözlüklerim!
Her nasılsa, hayaletleri, gitmişleri ve bugünün insanlarını ayırt edebiliyordum.
Kimi nasıl hatırlıyorsam, o halleriyle karşılaşıyordum.
Tanıyıp selam verenler oluyordu, bir yerden çıkaracakmış gibi bakanlar, yüzünü çevirenler ve görmezden geldiklerim.
Tam şurada bir kafeterya vardı eskiden. Merdivenlerden çıktım, ikinci kata oturdum. Kalabalıktı ve uğultu vardı içeride. Doğum günümdü o gün.
Sade bir kahve söyledim.
Sıradaki şarkıyı doğum günü hediyesi tuttum kendime.
It’s Now or Never.
“Mesajı alamamışsın” dedi karga.
Aldım ama masadan kalkmaya cesaretim yoktu.
“Hayat sana daha ne yapsın? Sahi 1971’de neredeydin?”
Bilmem doğmamıştım henüz.
Bankaların önünde sosyal koruma mesafesinde bekliyordu insanlar.
Mutsuzdular.
Biraz sonra gençten birinin karşısına oturacaklar ve borçlarının ertelenmesini isteyeceklerdi. Sanki olan bitenin sorumlusu kendileriymiş gibi utanacaklar, yere bakacaklar ve ertelemenin bedelini kabulleneceklerdi.
Böyle zor zamanlarda öylesine sorduğu bir soruda muhatabının içini görebiliyor insan.
Kibri, riyakarlığı, kıskançlığı ve zavallılığı.
Silmek ve unutmak lazım!
1981’de ilkokula gidiyordum.
“Sormadan cevapladın” dedi karga.
“Şimdi gitmem lazım! Ne demiştim?”
Önemsedikçe önemsizleşirsin.
Yaklaşırsan küçülür, görmezden geldiğin kadar büyürsün!
“Şarkıdaki gibi ya şimdi ya da asla!”
O üstü açık arabadaki el sallayan kadınlar kimdi?
“Bilmem, doğmamıştım henüz!”
3 MAYIS 2020
Ali Gülcü

Kestane Ağacı

Son müşteri de kalktıktan sonra ışıkları kapatıp kestane ağacının altındaki masaya oturuyorum. Sessiz, sessizlik korkutur adamı. Olmayan sağ bacağım kaşınmaya başlıyor yine.
İbrahim’e sesleniyorum
“Aç be kardeşim radyoyu, ses olsun!”
Cevap yerine önce bir cızırtı ardından Ferdi Özbeğen’in sesi geliyor ağacın dalları arasına sakladığımız hoparlörden “dikensiz gül olmazmış.”
Kimin şarkısıydı Menekşelendi Sular?
Rakı kadehini önce masaya sonra su bardağına vurur, kendi kendine “yarasın” der, içer, elinin tersiyle ağzını silerdi.
Gülerdi.
“Hayat be!”
Kimdi?
Şarkılar kalıyor da insanlar unutuluyor işte. Yaşlanmaya başladım diye geçiriyorum içimden, kafamın içi biriktirdiğim tüm insanları sakladığım uçsuz bucaksız samanlık gibi. Yakayım diyorum bu samanlığı, fakat ne zaman?
İbrahim kuruyor masayı.
“Biz gidelim mi ağabey?”
Saate bakıyorum, ikiyi geçmiş.
Gidin evdekiler beklemesin.
Kasabaya kavuşan patikayı tutuyorlar, yorgunlar.
Bazı geceler konuşur bu kestane ağacı, bazı ağlar, bazen de ben ağlarım.
Foça gelir aklıma.
Çakı gibi delikanlılardık hepimiz.
“Bir kar yağar ince ince…”
Yolum İzmir’e düştüğünde giderim Foça’ya nizamiyeye yakın bir kafeterya var, orada oturur çay içerim. Eski günlerdeki gibi. Başka çakı gibi çocuklar koşarak geçer yanımdan.
Geceyi mi, düşünmeyi mi seviyorum?
Gecenin getirdiklerini mi? Düşününce bulabildiklerimi mi?
Ateş böcekleri çıkıyor ortaya.
Kestane ağacı fısıldıyor.
“Her askerin kendi mayını vardır.”
Bu cümleyi ilk duyduğun zaman önemsemezsin, anlamı da pek bir şey ifade etmez.
Anlam ne demek sonra?
Avucumuza aldığımız kum taneleri gibi akıyor hayat. Zaman, akıyor mu, duruyor mu? Ben miyim burada oturan? Kaç yaşımdayım?
Ruhum kaç yaşında?
Anımsayamadığım hangi yaşamımda ne günah işledim ki, bu yaşamda bedelini ödüyorum?
Neden ben?
Yarın sabah uyandığımda çocuk olsam ya!
Kaç hayatta çocuk oldum?
Kaç hayatta öldüm?
Bir horoz ötüyor uzakta, gözlerimi açıyorum, ranzanın üst katında yatıyorum.
“Koğuş kalk” demek yasak.
“Arkadaşlar günaydın” denecek.
Görev var bugün! Üç günlük kumanya alınacak, sıcak ekmek.
Bir koşu hamama gidip soğuk su ile yıkanıyor, abdest alıyorum. Yeni iç çamaşırlarımı giyiyorum.
Şehit olursak, kirli, pasaklı görmesinler bizi.
Dünyanın son günü olabilir bugün.
İlk günü de.
Tevekkül!
Kurbanlar kesiyorlar, mehter marşları çalınıyor biz giderken.
“Gafil ne bilir!”
“ Eşeksemek” derdik, cahilce! Sırtında kırk elli kiloluk bir sırt çantası vardır. Yürümeye başlarsın, terleyene kadar evren senin omuzlarında zannedersin. Sonra ilahi bir güç gelir sen farkında olmadan alıverir sırt çantanı.
Yürürsün, dar patikalardan, dağlardan, vadilerden.
Tırmanırsın, nefesin kesilir, zirveye çıktığında bir zirve daha görünür, tam bitti derken bir tane daha…
Tamam dersin buraya kadar.
Güler kestane ağacı.
“Komando bittiği yerde başlar!”
Kaç defa bittim?
Kaç defa başladım?
Adını hatırlamadığım, tüfeği ıslanmasın diye pançosunu tüfeğine saran adamlar tanıdım!
İki bin bilmem kaç metre rakımdasınız, karla karışık yağmur, sis bir taraftan, parmaklarınız odun gibi olmuş, sigara içemiyorsunuz.
Tüfek namus!
“Bir kar yağar ince ince…”
Olmadık zamanlarda olmadık sorular sorar, olmadık hikayeler anlatır insanoğlu.
“Nişanlım uyudu mu acaba?”
“Bira içelim, yanına patates de yaptırırız”
“Fenerbahçe şampiyon olur bu sene, dediydi dersin!”
“Dönünce açılacağım kıza, olur derse, isteriz.”
Kimi döndüğünde açılacağı kızı bulamaz.
Kimi dönemez
Kimi eksik döner. Kimi fazla!
Kalmak da bir an.
Dönmek de.
Kabuslar görürdüm eskiden, gözün gözü görmediği, zifiri bir karanlıkta yürüyorum. Her adım bilinmezlik, her adım soru işareti. Düşmeye başlar sonra da uyanırdım.
Neden bu rüyayı görüyorum diye düşünmez, başka bir gerçekliğe uyanınca unuturdum.
Unutmaktan güzel ne var?
Keyfim yerindeyse ağzım güzel laf yapar, çeke çeke anlatırım.
Hayalim balık lokantası açmaktı. Tepede olacak, deniz görecek, mavi olacak masa, sandalye. Sabah erkenden kalkıyor balığa çıkıyorum, mavi de bir teknem var
Ne istediysem oldu.
İnsanın her istediği olur!
Kimi fark eder, kimi fark etmez.
İçimde kötü bir his vardı o gece.
Dört tim çıktık göreve üçüncü tim biziz. Taşlık dar bir patikadan yürüyoruz… Yağmur yağıyor, toprak ve sarımsak kokuyor, önümü zor görüyorum.
Bir an eskiden gördüğüm kabuslar geliyor akıma.
Kestane ağacı fısıldıyor.
“Her askerin kendi mayını vardır.”
Ben, benimkini buluyorum…
Tevekkül!
Kimin şarkısıydı Menekşelendi Sular?
Rakı kadehini önce masaya sonra su bardağına vurur, kendi kendine “yarasın” der, içer, elinin tersiyle ağzını silerdi.
Gülerdi.
“Hayat be!”
Kimdi?

Güzel adamların aziz hatırasına saygıyla…

5 NİSAN 2020
Ali Gülcü