Zamansız

Zaman?

“Zaman; ölçülmüş veya ölçülebilen bir dönem, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik.” Der sözlükler.

“Zaman; oluş, gelip geçiş, değişme ve süreklilik biçimi; dönüşü olmayan bir doğrultuda birbiri ardından gitme.” Der felsefe.

Fizik başka şeyler söyler, Matematik başka şeyler. Edebiyat ise bambaşka…

Zaman, fiziksel kurallar çerçevesinde her insana eşit davransa da ruhsal açıdan bir o kadar farklı davranır. Burada elbet suçu zamana atarak kendimizi temize çıkaramayız. Zamanın üzerimizde nasıl bir etki yapacağını ve bırakacağını çok özel şartlar dışında yine kendi tercihlerimiz belirliyor galiba.

Biz zaman içerisinde yol alırken bize getirdikleri olduğu gibi bir de götürdükleri oluyor. Şimdide duralım ve geriye dönelim. Geriye dönüş mümkün olmadığı için “geriye dönelim” cümlesi yanlış oluyor. O zaman düzeltelim; şimdide duralım(şimdide durmak da mümkün değil fakat idare edin artık, sonuçta fizik dersi işlemiyoruz) ve geriye bakalım, zamanın bize getirdiklerinden, bizden götürdüklerini çıkaralım, elimizde pozitif ya da negatif anlamda kalanların miktarı bize büyük olasılıkla zamanın üzerimizde bıraktığı etkiyi okumamızda yardımcı olacaktır.

Buraya kadar kusuruma bakmayın lütfen, heyecanımı yenmek için yaptığım bir girizgahtı sadece.

“Roman, şehirle başladı.” Demişti adını hatırlayamadığım bir edebiyat insanı. Ne de hoşuma gitmişti bu söz. Hoşuma gitmesinin elbet nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri, kabuk bağlayan ama hiç iyileşmeyen bir yaramı tatlı tatlı kaşındırmasıydı. Bilirsiniz bu kaşıntıyı, bir kere başladınız mı parmaklarınızı durduramazsınız, iradenize hükmedemezsiniz. Ve o yara eninde sonunda kanar.

İşte o yara sonunda kanadı. Kanadı kanamasına da bu yara dizimde, dirseğimde ya da müdahale edebileceğim vücudumun herhangi bir yerinde değildi. İçimde bir yerlerde, derinlerde, belki de zamanın içinde bir yerlerdeydi. Kaşımak ve kanatmak çok kolay olduysa da kanamayı durdurmak neredeyse imkansızdı.

“Roman, şehirle başladı.” İşte o şehirler, insanlara olay örgüsü belli ve birkaç karakterle sınırlı hikayelerden oluşan hayatlardan çok ötesini sundu. Karmaşık kurgular içerisinde, sınırsız sayıda karakterlerin tesir ettiği bir romana dönüştü insan hayatı. İşte o şehirler, kendi kimliklerini yarattı. Nefes alıp veren, hisseden, yaşayan, yaşatan… Bir ruha sahip varlıklara dönüştü şehirler.

İşte böyle bir şehre yirmi beş yıl sonra tekrar döndüm. Dürüstçe kendime itiraf edemesem de belki dönmek istedim, belki de başka bir şeyi bahane edip yolumu bu şehre düşürdüm. Bilmiyorum! Belki biliyorum ama emin değilim! Belki eminim ama dürüst değilim!

Eylül akşamının ılık havası eşliğinde şehre adım attığımda, yine bir eylül akşamı babasının Opel marka arabasının arka camından geride bıraktıklarına son kez buğulu gözlerle bakan bir genci görür gibiydim hayal meyal.

Şimdilerde pedagoglar ve psikologlar avaz avaz bağırmakta; çocukluk ve gençlik yıllarında yaşanan travmaların, ömür boyu bireyin taşıyacağı izler bırakması yüksek bir olasılık. O zamanlar pek bilinmezdi bunlar, “alışır”, “unutur”, “daha çocuk” gibi sözlerle teşhis konulur, tedavisi ise işin uzmanı olduğu düşünülen bir varlığa, kavrama(artık adına ne derseniz deyin) bırakılırdı: zamana!

Yirmi beş yıl! Namı diğer çeyrek asır.

Yine kendime açık açık itiraf edemesem de bu şehirde önce bir mahalleyi, ardından bir sokağı bulmak için kendime bahaneler uyduracak, beni uzaklardan buraya çektiğine inandığım bir mıknatısın daralan çekim alanına yaklaştıkça, kendimi çekip çıkarmamın imkansızlığı bilinciyle belki de çırpınmayı bırakacaktım.

Ben bu satırları yazarken, yazdıklarım çoktan gerçekleşmiş olsa da kelimelerimle rotasını çizdiğim yolu bir mahalleye, bir sokağa hala götürememiş olmamın en büyük nedeni; titreyen parmaklarım, parmaklarımın titremesine neden olan sinir sistemimi kontrol etmekte zorlanan beynim, damarlarım içerisinde akan kanda fırtınalar oluşmasına sebep olan kalbimdir. Böyle zamanlarda kusursuz bütünlüğünü kaybeden insan bedeni ve ruhu, insana kusurlarla dolu başka bir boyut sunar.

Elbet o mahalleyi ve o sokağı buldum. Zaman denilen öğütücünün insanla yaptığı işbirliği sonucu dişleri arasına aldığı kendi geçmişini nasıl geri döndürülemeyecek biçimde yok ettiğini gördüm.

Niyetim, size o sokakta gün boyu yaşadıklarımı, karşılaştıklarımı anlatmaktı. Elimden tutan genç bir oğlanın, kuş tedirginliğiyle atan kalbi eşliğinde genç bir kızı nasıl aradığını ve bulamadığını aktarmaktı. Yapamadım.

Son olarak, birilerinin beni tanıyabileceğine hiç ihtimal vermeden, yirmi beş yıl öncesinin hayaletlerinden kaçarak uzaklaşıyordum ki arkamdan gelen sesle irkildim:

“Adnan!”

Geriye dönüp bana seslenen insana baktım. İnsan zamana yenik düşüp değişse de gözleri hep aynı kalıyor. Gözleri hiç değişmiyor.

“Adnan! Sen ha!”

Tanımam çok zor olmadı komşumuz Ayfer Teyzeyi. Sarıldı bana. Yirmi beş yıl önce beni uğurlarken nasıl sarıldıysa, sanki hala öyle kalakalmışçasına…

Tüm olan biteni ağlayarak anlatmaya başlamıştı ki “öğrendim” diyerek susturdum.

“Roman, şehirle başladı.” Dedim Ayfer Teyzeye

Biraz şaşkın, çokça da anlamamışçasına gözlerime baktı. Neler gördüyse gözlerimde, sesi okşarcasına sordu:

“Neler oldu yavrum sana?”

“Ne olacak Ayfer teyze,

zaman yağdı üzerimize!”

Özkan SARI

Nalbant

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, müsait bir yer bulunca dörtlüleri yakıp yolun sağ tarafında bulunan ceplerden birine giriyorum, Çerkezköy’de Organize Sanayi Bölgesi’ndeyim. Dumanlar, sırt sırta vermiş fabrikalar…
Bu fabrikalardan birinde çalışıyor olabilirdim, diye geçiriyorum içimden…

Okul bittikten sonra askerlik öncesi çuval fabrikalarından birinde iş bulmuştum, tesadüf insan kaynaklarında Huriye Abla çalışıyordu, kaşını kaldırıp ” Bir ay çalışamazsın.” demişti, gülerek cevabı yapıştırmıştım: “Sabırlıyımdır.”
Elektrikçi olacaktım fakat benim elektrikçi olmam için atölyede çalışan birinin emekli olması gerekiyormuş, öyle biri de varmış zaten, bilmem kim usta.
O emekli olana kadar makinelerde bobinci olarak çalışırsam hem işi öğrenir hem fabrikayı tanırmışım.

Hiç unutmam ilk gün dizlerime kadar gelen, koyu mavi bir önlük vermişler sonra da yanlış hatırlamıyorsam doksan iki kollu bir makinenin başına dikmişlerdi. Bobinler bitecek, ben değiştireceğim, aksiyon bol yani.
Pek yaratıcılık gerektirmese de nasıl bir kafaya geldiysem o dönem, belli ki cepler delik, başladım.
Bobin bitiyor takıyorum, bobin bitiyor takıyorum, saate bakıyorum on beş dakika geçmiş, bobin bitiyor takıyorum, bobin bitiyor takıyorum tekrar saate bakıyorum haydaa bir on beş dakika daha geçmiş, on beş dakikalar uç uca eklenecek sekiz saat olacak, mesai bitecek! Olacak şey değil.

Sabah saat on olunca kendiliğinden durdu makine, acemi olunca acaba bir yerine bir şey mi yaptım diye endişelendiğimi hatırlıyorum; ayakta çaresiz, boş gözlerle bakarken arkamdan sesleniyorlar: “Çay molası hemşerim.”
Çay molası iyi bir şey.
Sıraya girip plastik bardakta çayımı alıyor, diğer işçilerin yaptığı gibi yere oturup sırtımı duvara dayıyorum, hiç bitmesini istemediğim bir on beş dakika daha.
Süre geçip içeriye girerken başka bir grup dışarıya çıkıyor, yanımdaki arkadaşa soruyorum: ” Bunlar kim?”
” Boyacılar. Yoğurt molası.”
Fabrikada boyada çalışanlara zehirlenmesinler diye yoğurt yedirdiklerini ilk orada öğreniyorum.
Öğle yemeği, on ikide. Yarım saat istirahat. Her nasılsa saat akşam dördü buluyor ve ilk iş günüm sona eriyor.
Mutsuzum tabi.
Kafamda bir sürü soru işareti var.
Ya bu bilmem kim ustanın emekli olmasına yıllar varsa?
Acaba kandırdılar mı beni?
Ömür böyle geçer mi?
Hani ben kariyer falan yapacaktım?

Gece yattığımda “Allah’ım bu gece çoook uzun sürsün.” diye dua ettiğimi anımsıyorum. Bilirsiniz erken kalkılacaksa derin uyuyamaz insan. Saat başı uyanıyorum; ohh saat bir, çok şükür saat iki buçuk, daha sabaha çok var, altıda istemeye istemeye atıyorum yorganı üstümden, servis altı buçukta…
İkinci gün çay molasını uzatıp yoğurt da yiyorum, soran olursa boyacıyım deyip çıkacağım işin içinden.
Öğlen, yemek molasında beyaz önlüklüleri görüyorum; ohhh temiz, pak, tril tiril geziyorlar; havaları da var.
Kalite kontrolcüymüş onlar.
Akşam iş çıkışı demlenmeye gidiyorum, efkarım büyük, başımı ellerimin arasına alıp kendime kızıyorum.
Çelişkiler ormanında kaybolup kalite kontrolcü olmaya karar veriyorum.
Beyaz önlüklülerden benim neyim eksik yahu?
Kaliteyse kalite, kontrolse kontrolün daniskası.
Üçüncü gün mavi önlük örs oluyor sırtımda, çay kesmiyor, yoğurt bana mısın demiyor, yemek molaları da çabucacık geçiyor zaten.
Bobinler bitiyor, çok da tın!
Bobinler hep bitiyor.
Değiştirmiyorum arkadaş, koskoca fabrikanın yükünü ben mi çekeceğim? En isyankâr halimle oturuyorum bir köşeye, çok geçmeden kravatlı biri koşarak geliyor, sinirlenmiş sanki.
” Niye oturuyorsun sen?”
” Yoruldum.” diyorum adama. Cevap vermeden geldiği gibi gidiyor, sonradan öğreniyorum, patronun oğluymuş.
Akşam tekrar demlenmeye… Bir arkadaşın evindeyiz, kritik yapıyoruz, üç gün çalıştım ya proleterin kralıyım.

Konuşuyorum diğerleri dinliyor; “Arkadaş!” diyorum, “Babamın çuval fabrikası yoksa benim suçum mu?”
” Değil.”
” Babamın suçu mu bu peki?”
” Hiç değil.”
” Dedem nalbant değil de fabrikatör olsaydı, dalak altına kadar takar mıydım o kravatı?”
” Alasını takardın.”
” Adalet var mı bu dünyada?”
” Yooook!”
Mani dönemi bitip depresyona bağladığımda söz bitiyor, dinliyoruz, kimi?
Cem Karaca’yı…
Dönüyorum, “Kâhya Yahya” oluyorum, dönüyorum, “Tamirci Çırağı”.
Yılmaz Erdoğan’ın yıllar sonra yazacağı dizeleri geçiriyorum içimden:
“Bak aynı başına gelmiş adamın, benim başıma gelen
O da üzülmüş aynı benim gibi
Benimki daha acıklı değil onunkinden
Fiyakalı değil onun acısı benimkinden.”
(Melankoliye yaslandığınız bir gece dinleyin, şiirin ismi, “Yoksa Sen Sevgilim Olmayabilir misin?”).
O günlerde benim için dünyada iki tane bobinci var: biri ben, diğeri Cem Karaca.
Dördüncü günün akşamı bıraktım mavi önlüğü.
Yaş ilerliyor ya arada ne zaman emekli olacağım diye internete girip bakıyorum, her baktığımda o günler aklıma geliyor, dört günlük sigortamı yatırmış adamlar.
Yağmur diniyor, kulaklarımda çınlayan şarkı bitiyor, Fabrika Kızı…
Yola çıkıyorum, gittiği yere kadar.
Ali Gülcü

En Uzaktaki En Yakınlar

Evin oturma odası çok çok uzun bir zamandan sonra bu kadar fazla insanı ağırlıyordu. Ve çok çok uzun zamandan sonra bu insanları ilk defa… Emin Bey’le beraber toplam altı kişi. Geriye kalan beş kişi ise Emin Bey’in oğulları Alp, Ataman ve Akşit ile kızları Alaz ve Alagün. En küçükleri Alp dışında dördü de evliydi fakat aldıkları ortak kararla eşlerini getirmemişlerdi(Alagün’ün eşi Alp’le, Akşit’in eşi de görümceleriyle konuşmuyordu.)

Emin Bey her zamanki tekli koltuğuna oturmuş sessizce bekliyordu. Oğulları ve kızları ise daha biri cümlesini tamamlamadan diğerinin sözünü kestiği gergin bir ortamda konuşmaya çalışıyorlardı.

“Abi artık burada kalamaz babam. On yılı geçti annem öleli. On yıldır öyle ya da böyle gördü kendi işlerini ama artık tek başına kalamaz. Doktor da aynı şeyi söylemiş.” Dedi öğretmen olan kızı Alaz.

Doktor olan oğlu Ataman ise sinirden kızaran yanaklarıyla Alaz’a dönerek: “Doktor öyle mi söylemiş küçük hanım? Yapma ya… Kaç defa babamla beraber doktora gittin acaba. Kaç defa abi sizin işiniz var ben yazları tatilim deyip götürdün babamı? Doktor öyle söylemişmiş hadi oradan!”

“Bırakın birbirinizi suçlamayı da nasıl bir çözüm bulacağız onu konuşalım. Babamın maaşı yerinde, herkesin de kazancı iyi, özel ne bakım evleri var. Çiçek gibi bakarlar babama. Maaşı yetmezse de biz takviye ederiz.” Dedi küçük oğlu Alp.

Emin Bey ne çok severdi Alp’i. Belki en küçüğü diye, belki de eşi Feride Hanım ölene kadar onlarla beraber yaşadı diye bilemiyorum ama Alp’e bir başka bakardı gözleri. İçlerinde tahsiline devam etmeyen tek kişi Alp’ti. Diğer çocuklarının tüm tepkilerine rağmen(Hatta Alagün küsmüş iki yıl konuşmamıştı babasıyla) yüklü miktarda kredi çekip bir iş kuruvermişti Alp’e. Emekli olduktan sonra da evde oturmayıp Alp’in iş yerinde vakit geçirir, ona yardım ederdi.

“Beşinizi de okutmak için çok emek verdim. Ama biriniz okumadı, tüm çabalarına rağmen olmadı. Şimdi sizler mesleğinizi icra ediyor ve hayatınızı idame ettirecek parayı kazanıyorsunuz. Bu da aslında benim size bir armağanım çocuklarım. Ama Alp’e böyle bir armağan veremedik. Bu yüzden ona yardım ettim. Belki bir gün anlarsınız beni…”  Der ve o zamanlar çocuklarına durumu açıklamaya çalışırdı Emin Bey.

“Hiç kusura bakmayın, Alp’in kazancı bizi beşe katlar. Ben daha evimi yeni almışken, Alp Efendinin kat kat apartmanları var. Bir kere dedi mi Abla siz kirada oturuyorsunuz, gelin benim dairelerimden birine yerleşin diye. Madem babamın parasıyla kuruldu bu şirket, bizim hakkımız yok mu? Hem bekâr, baksın Alp Efendi babasına.” Diğer öğretmen kızı Alagün, intikam vakti gelmiş bir düşman gibi haykırdı.

Emin Bey karşısında oturan insanlara bakıyor, neler söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Dikkati çabuk dağılıyor, gözünü oda içerisinde farklı noktalara dikiyordu. En çok da duvarda asılı duran Feride Hanım’ın büyütülmüş vesikalık fotoğrafına. Fotoğraf büyütülünce netliği biraz kaybolmuştu fakat zihninde öylesine net ve canlıydı ki…

On yıldır yalnız yaşıyordu. Çocuklarının, üzerimize kalacak korkusuyla daha henüz Feride Hanım’ın yılı dolmadan kendisini genç bir kadınla evlendirme çabalarına girişmeleri, Emin Bey’in kararlı duvarlarına çarpıp parçalanmıştı. Feride Hanım ölmeden önce haftada bir gün tüm ailenin toplanıp gerçekleştirdiği Cuma akşamı yemekleri, Feride Hanım’ın ölümünden sonra sadece bir kere yapıldı. Sonrasında münferit ziyaretler dışında bir daha toplanılmadı.  Her geçen gün daha da uzaklaştı çocukları Emin Bey’den, sık sık gidersek, diğerleri tüm sorumluluğu üzerimize yıkar düşüncesi vardı her birinde. Hem Emin Bey gayet sağlıklıydı, kendi işlerini kendi görebiliyordu. Öyle ya, bedenin sağlıklıysa her şey tamamdı!   

“Sakın benden önce ölme!” Derdi Emin Bey Feride Hanım’a, sanki Yaratan’la bir sözleşmesi varmışçasına.  

En büyük çocuğu, banka müdürü oğlu Akşit devam etti: “Yaa siz neyin derdindesiniz? Kimse alıp evine götürmeyeceğine göre, Alp’in dediği gibi bulacağız güzel bir bakım evi. Hem artık bizi de tanımıyor doğru düzgün. Hatırlamıyor! Üzülecek bir durumu da yok. Hem aklımız onda olmaz, hem güzelce bakılır.”

Evet, hatırlamıyordu eskisi gibi Emin Bey, ara ara birbirinden kopuk cümleler mırıldanıyordu kendi kendine hepsi bu. Emin Bey hatırlamıyordu hatırlamamasına da demek ki çocuklarının onun kim olduğunu hatırlamalarının da bir önemi yoktu.

Ben bu evin tüm çocuklarından eskiyim. Tüm çocuklarının ilk adımları, ilk konuşmaları, daha dün gibi hafızamda… Emin Bey ve Feride Hanım’ın geç konuşmaya başlayan kızları Alagün’ün konuşması için akşamları karşısına oturup(hiç konuşamayacak korkusuyla) günlerce, aylarca onu konuşturmaya çalışmaları, ilk kelimesini söylemeye başladığı o akşam birbirlerine sarılıp salya sümük ağlamaları gibi… Annesini hiç emmeyen ve mamayla büyüyen Ataman’a her gece yarısı kalkıp Emin Bey’in mama hazırlaması gibi…

“Tamam, o zaman yarından itibaren arayalım bir bakım evi. Bir iki gün daha burada kalsın babam. Her gün birimiz biraz yemek getirir ve kontrol eder. Zaten tuvalete gitmek dışında yerinden kalkmıyor. Kimseye de söylemeyin dallanıp budaklanmasın bu iş.” Dedi Alaz.

Dertti onlar için bu durum. Hem de büyük bir dert. Bir zamanlar var oluşlarıyla(doğmalarıyla) hayatın tüm zorluklarına göğüs germesine neden oldukları adamın, yok oluşu kendilerine itiraf edemedikleri beklentileriydi. Herkesin çoluk çocuğu! Bir düzeni vardı. Emin Bey ise bu düzen içerisindeki tek düzensizlik.

Hepsi aynı anda kalkıp gittiler.

Emin Bey alışık olmadığı gürültünün son bulmasıyla biraz rahatladı. Oda içerisinde belli aralıklarla belli noktalara takılı kalan bakışları, son olarak en uzun süre kalacakları nesne üzerinde sabitlendi; Feride Hanım’ın fotoğrafı. Yüzünde, çok hafif bir tebessüm belirdi, belli ki gözlerinin sinirleri tarafından beynine taşınan ve orada işlenen görüntünün kim olduğunu hala anlıyordu. Belli ki kalbi, beynine yardım ediyordu. Dudakları birbirinden ayrıldı, gözlerini hiç oynatmadan, kısık bir sesi serbest bıraktı dışarı:

“Kim bunlar?”   

Kim olduklarını belki biliyor, belki de bilemiyordu, belki de bilmek istemiyordu.

Emin Bey’in içinde neler yaşadığını, neler yaşattığını, neler yaşatacağını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

İlk kez ayrıldık onunla. Kendimi tanıtayım; ben bu evin kendisiyim. Çocuklarım rahat etsin diye bir zamanlar Emin Bey’in iki katlı olarak inşa ettirdiği evim ben. Cansız bir varlığım evet. Ama cansız maddelerin de bir hafızası var. Tıpkı benim hafızam içinde taşıdığım bu yaşanmışlık gibi.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

Yakında beni de satarlar!

Özkan SARI

Teşekkürler

Gnossienne No. 1 ( Lent ) Erik Satie

Bu yazıyı kime ithaf etsem bilmiyorum.

Havaya mı, suya mı?

Yağmurla tütsülenen toprak yola mı?

Yemişli ağaçlara,

elime konan al yanaklı elmaya mı,

yoksa

O’na mı?

Günler günler önceydi.

İnsanın şerrinden henüz nasibini almamış bir köyün öğleden sonrası zamanları…

Duvarların dışına sürükleniyor içim.

Çözüyorum ayaklarımın bağını, varsın gitsin.

Şöyle bir serileyim diyorum toprak yola, temiz hava, ferah göğüs…

Yağmur başlamış inceden, uzun gidemem.

 Arayıp da bulamayınca bir yağmurluk, baston şemsiyeye kaçınılmaz talimlik…

Küçük sırt çantamda bir şişe su, arayan merak etmesin diye bir de telefon… Haydi Bakalım !

Yeni patikalar keşfetmeyi sevsem de, çamura batmak korkusuna, araç yolunu takip ediyorum.

 İnişli çıkışlı yolun bacaklarıma uyguladığı, insana yürüdüğünü hissettiren baskıdan memnun, ilerliyorum.

Elimde şemsiye,

şemsiyede yağmur,  

gidiyorum.

Köylü ufaktan başlamış fındığa. Havalar göz açtırmıyor ki toplasın ağacın yükünü ! Arada derede kafalarını kaldırıp bakıyorlar yoldaki yabancıya. Sağa sola “Kolay gelsin.”  diye diye yürüyor. ”Kimin nesi acaba?”

Buralarda kimse yürümek için yürümüyor.  Birbirlerine ya da evden bahçeye gidiş gelişler dışında benim gibi kafasını döndüre döndüre gezene zor rastlanır.

İşsiz güçsüz şehirli kadınlar işte !

Hasbelkader düşünce bir köye yolları, ayaklarına sporları çekip, ellerinde kameralarıyla kendilerini detoks etkili keşiflere savururlar. Gördükleri her çiçeğin yakın plan fotoğrafını çekip, altlarına doğa temalı hashtagleri sıralayarak sosyal medya şovları yapmayı pek severler.

 Uzaktan izlemeye, koklamaya bayılır, “Gel biraz da sen topla” deseler, “Ayağıma yüzüme bir şeyler dolanır şimdi.” deyip savuşturmayı ustalıkla becerirler. Hadi genelleme yapmayayım, ben biraz öyleyim.

Turist gibi ilerliyordum ki, telefonun yanımda olduğunu hatırladım. Çalma listemin en öncelikli piano albümlerinden birine dokunup inişe geçtim,

ve başladı şiir.

İlk defa bu kadar iştahlıyım hakikate.

İlk defa bu kadar farkındayım neye baktığımın.

Sağlı sollu bahçelerin ortasından,

yağmurla karılmış toprağı az önce desenlemiş tekerlek izlerinin üzerinden,

sisli tepelerin karşısından ve fazla samimi olmaktan çekindiğim uysal damlaların altından yürürken anlıyorum ki, tüm duyularımla, var olan tek gerçeğe dokunmaktayım.

Kokuyor Ağustos

taze yaprak, ıslak toprak,

 biraz tezek, biraz çiçek…

Değiyor bulutlar çıplak kollarıma çise çise.

Gelip geçiyorum tentesinin altında çay molası vermiş kadınların, çocukların, erkeklerin yanı başından.

Temkinli bir samimiyetle “Sağol  “diyorlar “Kolay gelsin !” lerime. Bir ev seçiyorum rampanın başından, “Oraya varınca dönerim” diyorum.

Artık çıkış zamanı…

Önce tırmanıp yavaşça, sonra düze değiyorum.

Cürmünden büyük sesler çıkaran bir lombardin yaklaşıyor, bir el uzanıyor kol hizama. Düşünmeden uzattığım benimkine al yanaklı bir elma konuyor. El kimin bilmiyorum; lakin aldığım en manidar hediye.

Yaklaşıyorum haneye.

Yol ayrımına gelince şemsiyeyi tepemden indirip yüzümü göğe çeviriyorum.

 Kollarımı iki yana açıp, kalem ucundan hallice yağan yağmurun yaprakta, toprakta ve gözlük camımdaki  şıp, pıt ve çıtlarını dinliyorum.

Teşekkürler !” diyorum fısıl fısıl.

“Farkına varmamı sağladığın her yaşanası an,

tüm kalbimle hissettiğim varlığın

ve ondan gelen huzurlu sevgin için.

Teşekkürler ! “

Derya CESUR

Ağustos 2019

Bir İhtimal

Rahmetli annem hep iyi adamların kazandığı hikayeler anlatırdı.
Sabredinceee?”
“Ne olmuş anne?”
“Muradına ermiiiiş!”

Yolda bulduğu parayı götürüp sahibine veren çocuklar, yalan söylemeyen ip gibi doğru ağabeyler, hasta komşusuna çorba yapıp götüren teyzeler, alın teriyle kazanılan paranın bereketi…

İyi çocuk olmaya çalışırken büyüdüğümü bile anlamadım. Askerden geldikten sonra sanayi bölgesi ya bizim buralar, bir fabrikaya vardiyalı giriverdim. Kimi akşamcı oluyorum, kimi sabahçı, kimi gündüz uyuyorum, kimi gece. Gündüz uykusu gece uykusunun yerini tutmuyor ya, neyse. Ne diyeceksin mahallenin çocuklarına, sabaha kadar çalıştım gidin başka yerde oynayın desen anlarlar mı?

Kitap okumayı seviyorum. 
En sevdiğim yazar, Yaşar Kemal. Onun kitaplarını okurken hikâyenin kahramanlarından biri oluveriyorum, kimi balık oluyorum, kimi bulut, bazen kumsalda uyuyormuş gibi hissediyorum, bazen hayalden ormanların dar patikalarında ayaklarım çıplak yürüyorum. Bir keresinde ayağıma diken battı da hoplayıverdim yeminle… Bu kadar mı güzel yazılır arkadaş, o da çok çekmiş be, yapmadığı iş de kalmamış. Bir gözünü üç yaşında kaybetmiş. Kurban Bayramıymış, nasıl olmuşsa o kaza, babacığını bir camide gözünün önünde öldürmüşler, çok etkilenmiş kekeme kalmış bir süre, kabzımallık yapmış, hamallık yapmış. Bedelini ödemeden derin olunmuyor velhasıl…

Her şeyin bir bedeli var değil mi?
Şairlerden de Orhan Veli’yi severim. İki tek attığım zamanlarda, başkasının yanında utanırım da kendi kendimeyken yüksek sesle şiirlerini okurum, sanki dolu bir salonda, büyük bir sahnedeymişim gibi.
İş arkadaşlarımla aram çok iyi. Seviyorlar beni, ben de onları, İsmet’in yeri başka, halden anlar, dinler, yeri geldiğinde sıkma canını der, şehre giderken bir şey lazım mı diye sorar, daha ne olsun?

İnsan insana hep lazım.
Arada kasabada maçlara gideriz. Tükürük köftesine bayılırız ikimiz de cazır cazır şöyle, yanına ayran, bak anlatırken bile ağzımın suyu akıverdi.
Bir akşam bizim evin bahçesinde çardağın altında oturuyoruz, nasıl güzel bir hava var, ay var, kekik kokuyor ortalık. “Kemal be” dedi “Sen ne zaman evleneceksin?”
Güldüm, sahi ben ne zaman evleneceğim? “Hiç niyetim yok arkadaşım.” dedim, “Hem kim bakar bana?”
Kız kardeşinin bir arkadaşı varmış, Zeynep, görmüş beni beğenmiş, sorup duruyormuş.
Tanıştıralım mı oğlum sizi?” deyince, yüzüm nasıl kızardıysa artık.

Beyaz bir gömlek giydim o gün, ayakkabılarımı boyattım, saçlarımı jöleledim. Pantolonum jilet gibi ütülü, ilk defa bir pastanede buluşacağız Zeynep’le, parfümü üzerime boca ettim. Bir defa fotoğrafını gösterdiler kim sorarsa öyle tanıyacağım.
Önce gitmişim bekledim biraz, ellerim titriyor, ayaklarım titriyor, kulaklarım yanıyor heyecandan, bir taraftan ne konuşacağımı düşünüyorum tık yok, bir kâğıda yazıp ezberlemeye çalıştıydım oysa.
Geldi.
Su gibi aktı içeriye, simsiyah saçlar, yeşil gözler, o endam. Bu kız benim neremi beğendi diye geçirdim içimden. Oturdu. Limonata içermiş, muhallebi yermiş, neşeli, lafları hiç bitmiyor, sinema severmiş, şarkı söylermiş, okulu bırakmış, hem okuyup da ne olacakmış. Yaşar Kemal’i sordum, hiç duymadım deyince, ben biliyorum ya ikimize de yeter diye avuttum kendimi, Orhan Veli’yi sormaya çekindim açıkçası.
Nişanlandık, bir kır gazinosunda evlendik. Nikah şahidim İsmet oldu. Balayına bile gittik.
Deniz, kumsal, o dünyayı, gerçekliği unutuş, pembe zamanlar, güzel gün düşleri, gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel. Seviyorum Zeynep’i o da beni seviyor var mı daha ötesi?

Takıları bozdurduk dönüşte, beyaz eşyaları ve mobilyaları ödedik, biraz daha borcumuz var ama alın teriyle kazanılan paranın bereketi…
Sık sık mesaiye kalıyorum, arada boya badana işleri çıkıyor onlara gidiyorum. Düğünlerde garsonluk, geceleri taksicilik…
Mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa ödeyeceğim elbet.
Sağlığım yerinde, iki oda bakla sofa bir evim, dünya güzeli bir karım var. 
İyi insan olmaya çalışıyorum.
Arada iki tek atardım onu da bıraktım evlenince, kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum, o bana harçlık veriyor, kolay mı çekip çevirmek evi? Hem ne masrafım var ki benim?
Sonra bir kızımız oldu, pembe, minik bir şey. Koca gözlü annesi gibi sonra oğlumuz. 
Mutluyum daha çok çalışıyorum, çocukları uyurken görüyorum sadece, annelerini de.
Eeee bu devirde evlat yetiştirmek kolay mı? 

Fabrikadan sonra bir balık lokantasında çalışıyorum, bahşişi de var. Bazı geceler lokantada kanepede uyuyor oradan fabrikaya gidiyorum.
Yorgunum ama mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa… Kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum o bana harçlık veriyor, hem ne masrafım var ki benim?
Yaşar Kemal katlanmamış mı onca çileye?
Öldüğünde Orhan Veli’nin cebinden yirmi sekiz kuruş çıkmamış mı?
Hey koca şair!
Okuyamıyorum, zamanım olursa telafi edeceğim, daha ciddi bir adamım, sorumluluk sahibi olmak böyle bir şey!
Balık lokantasında çalıştığımı Zeynep bilmiyor, nedense söyleyemedim, fabrikada kaldığımı sanıyor, sözde fabrikanın misafirhanesi varmış.

Zeynep’in çocukları alıp annesine gideceğini söylediği bir gün, akşam dokuz gibi fabrikadan çıktım, balık lokantasında aldım soluğu. Beyaz gömlek, siyah papyon, ızgaracı Mahmut ağabeye takıldım, patronun ablası gelmiş halini hatırını sordum, güzel insanlar.
Bahçe kalabalık, yeni kalkmış bir masayı toparlıyorum, mezelerin çoğunu yememişler yine, caanım lakerdalar kalmış, ahtapot salatasını didiklemişler bırakmışlar, karides güveç öyle. Başımı kaldırdım iğde ağacının altında Zeynep ve İsmet’i gördüm, İsmet Zeynep’in elini tutmuş!

Zeynep pastaneye hiç gelmedi o gün.

Ali Gülcü
27.08.2019
Çorlu