Kalbimi Vatanıma Gömün

Genelde okuduğum kitaplarla ilgili kısa düşüncelerimi, kitap görseliyle birlikte İnstagram hesabımdan paylaşıyorum. Dee Brown’un “Kalbimi Vatanıma Gömün” Eserini de paylaşmak istedim fakat içimde biriktirdiklerimi öyle birkaç cümleyle ifade edemeyeceğimi anladım. Bunun üzerine bir inceleme yazısı kaleme almayı uygun buldum. Böylelikle hem Dee Brown’un bu önemli eserinin daha çok okura ulaşabilmesini hem de Kızılderili Irkı için kalemimle saygı duruşunda bulunmayı amaçladım.

De Brown’un bu eşsiz çalışmasını önemli kılan en önemli noktanın; verilerin çoğunluğunun bizzat ABD resmi arşivlerine dayanması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar Kızılderililer ile beyaz adamın karşılaşması Kristof Kolomb’un 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasıyla başlasa da yazıya dökülen yaşantı ve gözlemlerin 1860-1890 (kitap bu aralığı anlatıyor) yılları arasında yoğunlaştığı görülüyor. Kızılderilileri dünyaya anlatan kaynakların derleyici ve yazarlarının hemen hemen hepsinin beyaz adamdan oluşması, Kızılderilileri anlayabilme noktasında okuru hep eksik bırakmıştır. Buna neden olan en büyük eksik elbette Kızılderililerin dili ve kendileri tarafından yazılı bir tarihinin olmayışıdır. Olsaydı bile bunu basılı belgelere dönüştürebilmek için yine beyaz adama muhtaç olacaktı. İşte bu çerçevede değerlendirdiğimizde bu kitabın önemi katbekat artmaktadır.

Kolomb, Amerika kıtasını keşfettikten sonra İspanya Kral ve Kraliçesine yazdığı mektupta yerliler ile ilgili şöyle diyor: “Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar, ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer.” Tabi bu söyleminden Kolomb’un da dost canlısı bir misafir olduğu anlaşılmasın. Kolomb’un ve diğer istilacıların gözünde yerliler; çalıştırılması ve Hristiyanlaştırılması gereken insansılar olmaktan öteye gitmiyordu. 1492 yılı kıyımın başlangıcı oldu. Bu tarihten itibaren beyaz adamın Avrupa’dan Amerika’ya olan göçü bir daha son bulmayacak şekilde başlamış oldu.

Bu tarihten sonra başlayan beyaz adam – Kızılderili savaşı(aslında buna savaş denilmez, sistematik soykırım demek daha doğru olur.) son bulduğu 1890 yılına kadar devam etti.

“Kalbimi Vatanıma Gömün” 1860 ve 1890 yılları arasındaki olayları konu almaktadır. Elbet bu aralıkta yaşanan süreci size aktarabilmem mümkün değil fakat bende bıraktığı yaraları da sizlere göstermeden üstünü örtmem mümkün gözükmüyor. Romantizm kokuyor gibi gözükse de bu otuz yıllık sürecin sonunda kendimi bir Kızılderili olarak hissettiğimi söyleyebilirim. De Brown’un olayları kronolojik bir akış içerisinde adeta romanlaştırarak sunmasına, çevirmenler Celal Üster ve Fevzi Yalım’ın da Tükçe’ye çevirilerinin başarısı eklenince, bu otuz yıllık süreç adeta benim geçmişimmiş gibi hafızama kazındı. Hemen hemen her bölüme eklenen özellikle Kızılderili Şefleri ve savaşçılarının gerçek fotoğrafları, zihnimizde oluşturduğumuz kurgunun gözle görülür bir vücuda bürünmesine olanak sağlıyor. Kitabın en dikkat çekici noktalarından biri de olayların geçtiği yıllarda dünyada sanat, edebiyat ve siyasi önemli olayların küçük notlarla okuyucuya sunulması. Örnek vermek gerekirse, 1866 yılında Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı yayınlanırken, 1867 yılında Karl Marx’ın “Das Kapital”i yayınlanıyor. Oysa bu tarihlerde ise Sioux Şefi “Kızıl Bulut”; halkının özgürlüğü uğruna atını Howitzer’lerin(Top) üzerine sürüyordu.

Kızılderililerin bilgeliği ve kültürü, esiri olduğumuz modern çağın tüketim odaklı talan kültürünün çok uzağındaydı. Doğayı; sahip olunacak, hükmedilecek bir varlık olarak değil, onunla kardeş olup, onun ve kendilerinin devamlılığının sürdürülebilmesi için birlikte olacakları bir varlık olarak görüyorlardı. Kızılderililer toprağın ve onun zenginliklerinin hayatla bir tutulması gerektiğini ve Amerika’nın bir cennet olduğunu çok iyi biliyorlardı; Doğu’dan gelen istilacıların niçin Kızılderililere ait her şeyin yanı sıra Amerika’nın kendisini de yok etmeye kararlı olduklarını anlayamadılar.

Yine beyaz adamın bize anlattığı hikâye, izlettiği filmlerde Kızılderililerin yapılan anlaşmaları bozan, beyaz adamın kafa derisini yüzen barbarlar olduğu aktarıldı. Oysa gerçek tam tersiydi. Kızılderililer Kolomb’un bir zamanlar mektubunda belirttiği aynı Kızılderililerdi; uysal, barışsever, kibar. Beyaz adam ise daha aç, daha hırslı, daha vahşi… Yüzdükleri Kızılderili kafa derilerinden para kazanan askerlerle dolu bir beyaz adam ordusu…

Beyaz adam bildiğimiz beyaz adam! Onun gerçekleştirdiği hangi vahşete şaşırabiliriz ki? Günümüzde hangisine şaşırıyoruz? Beni bu kitapta en çok yaralayan nokta beyaz adam değil; kendi ırkına ihanet eden Kızılderililer olmuştur. Beyaz adamın ordusunda iz sürücü olarak görev alan paralı Kızılderililer, kendilerine düşman gördükleri diğer kabilelere beyaz adam ile birlikte saldıran kabileler, ya da beyaz adamın yalan ve fitnesine mağlup olup tetikçilik yapan Kızılderililer. Elbet bu bir sonuç! Yüzyıllar süren bir kıyımın zaman içinde genetik hafızalarına işlediği bıkkınlığın, ümitsizliğin, hayal kırıklığının sonucu. Onları bu konuda suçlayamam çünkü klavye tuşlarına basmaktan başka bir zahmetimin olmadığı bugün, onları yargılamak benim haddime değil.

Kitaba konu olan bu otuz yıllık süreçte hemen hemen tüm beyazlar Kızılderililer’e düşmandı. Bunun en büyük nedeni, günümüzde de geçerliliğini tüm kuvvetiyle sürdüren “medya manipülasyonu”ydu. Çünkü tüm medya, Kızılderililerin yok edilmesi gereken bir ırk olduğu yönünde hem fikirdi. Ne manidardır ki bu manipülasyonun sarhoşluğundan uyanabilenler ise Kızılderilileri yakından tanıma fırsatı bulan insanlardı. Kitapta adı geçen ve Kızılderili soykırımı karşısında canı ve mevkii pahasına da olsa sesini çıkarabilmiş, karşı koymaya çalışmış az sayıdaki beyaz adamı(asker ve sivil) da burada saygıyla anıyorum.

İnanın altını çizdiğim, alıntıladığım, hatta saklamak üzere özenle ajandama aktardığım o kadar çok bölüm var ki… Burada yazmaya kalksam sonunu getiremem. Yine de müsaadenizle birkaç alıntı paylaşıp yazımın sonuna doğru yol alalım.

 “Kızılderililer öylesine az şeyle yetinebiliyor ki, bir türlü uygarca yaşamaya yanaşmıyorlar.” Beyaz adam Nathan Meeker

“Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez…” Kızılderili Reis Joseph

“Omaha beyaz adamlarla dolu bir arı kovanıydı sanki, Chicago gürültüsü, karışıklığı ve neredeyse göğe erişecek gibi görünen binalarıyla ürküntü vericiydi. Beyaz adamlar çekirgeler kadar kalabalık ve amaçsızdılar; sürekli olarak telaş içinde bir oraya bir buraya gidiyor, ama varmak istedikleri yere bir türlü varamıyorlardı sanki.” Washington’a giden Kızılderili heyeti

“O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım(Kum deresi katliamı). Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.” Kızılderili Kara Geyik

“Bize birçok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok; bir tekinin dışında hiç birini tutmadılar. Toprağımızı alacağımızı söylediler ve aldılar.” Kızılderili Kızıl Bulut

Buraya kadar herhangi bir Kızılderili kabilesinin ya da Kızılderili Şefi/Savaşçısının adından söz etmedim(bir yer hariç), istedim ki onları yazımın sonuna saklayayım. Umarım kitaba karşı sizlerde bir merak uyandırabilmişimdir. Günümüz karanlığında, “Gelecek; geçmişin gerçeği üzerinde ilerler.” Hakikatinin fenerleriyle yol almaya çalışanlardansanız, bu eseri mutlaka okumalısınız. Bu eşi benzeri olmayan, belki de bir daha olmayacak olan insanları tanımalı, öncelikle kendinizle tanıştırmalısınız.

Son olarak;

Son büyük Kızılderili kabileleri olan; Navaho, Cheyenne, Arapaho, Sioux, Comanche, Apache, Kiowa, Nez Perce, Ponca, Paiute ve geçmişte yok edilen nicelerini…

Son büyük Kızılderili Şefleri ve Savaşçıları olan; Manuelito, Küçük Karga, Büyük Kartal, Küçük Kuzgun, Kızıl Bulut, Benekli Kuyruk, Gaga Burun, Gümüş Bıçak, Cochise, Eskiminzin, Kintpuash, Beyaz Ayı, On Ayı, Beyaz At, Quanah Parker, Oturan Boğa, Azgın At, Kör Bıçak, Dinelen Ayı, Nicaagat, Naiche, Wovoka, Koca Ayak ve elbette Geronimo’yu…

Kafası kesilip yirmi yıl sergilenen, iskeleti bir valinin odasında dekor haline getirilen, kafa derileri soyulan, açlıktan atlarını ve köpeklerini yemek zorunda bırakılan, tecavüz edilip karnı yarılıp doğmamış çocuğuyla öldürülen, er bezleri kesilip tütün torbası yapılan, mahrem yerleri kesilip sırıklara takılan, bağırsakları çıkarılıp ağızlarına sokulan, elleri ayakları koparılıp gözleri oyulan, aç kalmaları için avladıkları yaban sığırları katledilen, taşınan(bulaştırılan) hastalıklar ile kırılmaları(ölmeleri) sağlanan, soğuktan donmaları için giysileri ve çadırları yakılan, ve daha aklıma gelmeyen türlü yaptırım ve işkencelere maruz bırakılan ve belki de en önemlisi tüm dostça, iyi niyetle ellerini sıktıkları büyük babaları(ABD hükümeti/başkanı) tarafından aldatılan Kızılderili çocuklarını, kadınlarını ve erkeklerini…

Büyük bir saygıyla anıyorum…    

Kitap adı: Kalbimi Vatanıma Gömün

Yazar adı: Dee Brown

Yayınevi: E yayınları

Sayfa sayısı: 464

Özkan SARI

Bir Kitap…

“Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işinsanlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne sermektedir.”

Bir günü okumadan geçiriyorsanız zarardasınız. Okumayan insandan hiçbir şey olmaz. 24 saatimiz var. 7-8 saati uykuda geçiyor. 8-10 saati iş-güç için harcıyoruz. Geriye kalan zamanın yarısını okumaya, öğrenmeye, yenilenmeye ayırmamız icap ediyor. Bunu yapmadıkça üretici ülke olamayacağız.

Evlerimizde kullandığımız 50 kadar eşyanın hemen hemen tümü beğenmediğimiz Çinliler’in ürünü. Musluktan bilgisayara kadar Çin bizi esir aldı. Yerli ürün neredeyse hiç kalmadı. Türk Malı diye bildiğimiz bir çok gereç de artık Çin’deki fabrikalarda yapılıyor.

“Kitap okuyunca uykum geliyor” diyenlerdenseniz yazının devamını okumayın. Gerek yok. Siz zaten ölmüşsünüz demektir.

“Her şey bitti. Kurtulma imkanımız yok. Biz öldük. Biz bittik” anlayışına sahipseniz sizinle de bir yere varamayız. Sürekli negatif, karamsar konuları konuşan, bunları tekrar eden insanlardan olmayın. Hiçbir şeyin sonu değildir. Zor diye bir şey yoktur. Az çalışma vardır.

Bazı kitaplar vardır ki on yıllar geçse de değerini yitirmez. Grigory Petrov’un yazmış olduğu “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitap da böyledir.

Şu dünyada 25 bin gün kadar yaşıyorsunuz. Abuk subuk filmleri, dizileri, yarışmaları izleyecek zamanı buluyorsunuz. 1-2 saatinizi ayırıp mutlaka bu eseri de okumalısınız. “Benden geçti” diyorsanız çocuklarınıza okutunuz…

“Kitaba para veremem, 10 TL çok para” diyorsanız size eserin linkini sunuyorum. Bunu bilgisayar, tablet ya da telefon ile açıp okuyabilirsiniz.

https://drive.google.com/open?id=10F4ti35IKvC4CD_2zX37HY0nVePmzcua

1920’lerde yazılan kitap Finlandiya’nın perişanlıktan refaha ermesinin serüvenini anlatıyor. Bugün dünyanın en mutlu, en iyi eğitim sistemini kurmuş olan ülkesi Finlandiya’dır. Bu minik ülkede en saygın meslek öğretmenliktir. Burada aklına esen herkes öğretmen olamaz. Eğitimcilerin tümüne yakını tez yazmıştır. Kitap çıkarmıştır.

Sadece kütüphanecilik haftasında 1-2 gün kitaplardan söz ederek bir yere varamıyoruz. “İkra” oku demektir. Kur’an-ı Kerim “İkra” diye başlıyor.

Ali Özdemir – http://www.aliozdemir.net – 10.02.2020

Bazı konuları yazmak, dile getirmek, ifade etmek çok zordur. 1985 yılında Marmara Üniversitesinde öğrenim görmeye başladığımda, çok fakir olmama rağmen öğrenci yurduna kabul edilmemiştim.

Özel yurtta ya da kiralık evde kalacak maddi gücüm olmadığı için mecburen İstanbul Heybeliada’da PTT memuru olarak olarak görev yapan bir akrabamın yanında 6-7 ay kadar kalmıştım.

Ada olağanüstü güzel, dingin, sade ve insani idi. İstanbul’un insanı ezen, yıldıran, korkutan aculluğu yoktu.

Her sabah 06 gibi yola düşüyordum. Nostaljik vapurlar ile salına salına 1 saat kadar bir yolculuk sonrası Kadıköy – Haydarpaşa’daki okula ulaşıyordum.

Sabah ve akşam gelip giderken Ada’da yaşayan başka etnik kökenli insanlarla da tanışmıştım. Blago, Poti, Ceki, Pano, Gabriel gibi isimler hala aklımdadır.

O zamanlar 17 yaşında bir çocuktum. Ermeni, Rum, Süryani, Musevi insanların konuşmaları, tezleri, düşünce yapıları o vakitten beri hep ilgimi çekmiştir.

Yaklaşık 35 yıldır Ermeni, Rum, Süryani ve Musevilerle ilgili bir çok yazı, makale ve eser okudum. Bu konularda çok bilgi aktarabilirim ama ortalığı bulandırmamak için kısa keseceğim…

2 ay kadar önce; 6 aydır görev yaptığım ilçenin adının nereden geldiğini biraz kurcaladıydım. Bir kaynakta şunu okumuştum: Ermenice çukur, çanak biçimli yer anlamına gelen bir sözcükten türemiş olabilir…

İşte bu ilçede bulunan bir fırından aldığım lahana kokulu ekmek ile ilgili kısa bir yazı yazmıştım 10 gün kadar önce… Bu yazı, yerel ve ulusal çaplı yayın yapan çeşitli organlarda yer bulmuştu…

İstanbul’da yaşayan Kirkor Yeteroğlu adlı bir bey telefonla bana ulaştı. Ekmekten almak istediğini iletti. Hiçbir karşılık beklemeden kargo ile 1 adet ekmek yolladım…

Bugün Sayın Kirkor Bey beni aradı. Yarım saat kadar konuştuk. Aslen Malatyalı olduğunu iletti. Benden daha düzgün bir İstanbul Türkçesi ile konuşuyordu.

Bir ekmek nelere yol açtı… Nereden nereye geldik… Dünya ne kadar küçük… Bu güzel anıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Aynı zamanda usta bir şair olan Kirkor Yeteroğlu hakkında web üzerinde biraz bilgi bulabilirsiniz.

Ali Özdemir

Eğitimci-Yazar

http://www.aliozdemir.net

0505 220 83 85

06.02.2020 m

Kirkor…

Çocuklarımız kişisel gelişim bilgilerine vakıf mı?

Allah 8 milyar insanı aşağı – yukarı aynı özelliklerde yaratmıştır. Yani hepimizin en az bir konuda başarılı olabilecek “kapasitemiz/potansiyelimiz” vardır.

Tarih boyunca niteliksiz, yeteneksiz, geri zekalı, vasat olarak nitelenen bir çok insan mükemmel işler çıkarmışlardır.

Lisede müzik dersinden kalan Barış Manço dünyanın tanıdığı bir sanatçı olabilmiştir. Yeteneksiz diye işten atılan Walt Disney’in ürettiği çizgi filmleri sevmeyen yoktur. Edison, Einstein, Robert Bosch, Toyoda, Jack Ma, Bill Gates, Steve Jobs, Goethe, Tolstoy, Mozart vb. gibi bir çok başarılı insan da ilk zamanlar hep küçümsenmiş, dışlanmıştır.

Ortalama 25 bin gün yaşayan insanlar 10 bin saat (yaklaşık 4 yıl) bir işin üzerinde durursa uzman/usta/ehil/profesyonel kişi haline gelebilir. Yani bir meslekte/alanda çok başarılı olabilmek için o konuda 10 bin saat şevkle çalışmak lazımdır.  

Kişisel gelişim ile ilgili yerli-yabancı uzmanlar tarafından yazılmış 100 kadar kitabı okuduğumuzda hepsinin hedefinin insanların yeteneklerini ortaya çıkarma amaçlı olduğunu söyleyebiliriz.

Acar Baltaş, Üstün Dökmen, Doğan Cüceloğlu, Mümin Sekman, Ahmet Şerif İzgören, Nil Gün, Adem Özbay, Cengiz Erengil, Zülfikar Özkan, Ömer Faruk Reca, Çağlayan Babacan, Canten Kaya, Dale Carnegie, Leo Buscaglia, Robin Sharma, Tony Buzan, Joe Navarro, Richard Carlson vb. gibi yazarların eserlerini okuyun, çocuklarınıza okutun. Okumaya üşeniyorum, kara satırlar uykumu getiriyor diyorsanız web üzerinde bulunan videoları da izleyebilirsiniz.

Ortalama 1000 ve üzeri adette nitelikli kitaplar okumuş bir insan iseniz, bir çok kişisel gelişim kitabı size çok fazla bir katkı sağlamayacaktır.

Ya da başka bir deyişle ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteyi çok kaliteli okullarda bitirdiyseniz sizin kişisel gelişim konusunda epey bilgi sahibi olduğunuzu söyleyebiliriz.

1299 yılında kurulan, 600 sene hüküm süren Osmanlı son 200 yılında (1700-1900) eğitim ve bilimde tökezleme, gerileme, çağı algılayamama ile yüzyüze gelmiştir. Bu iki asırda halkın yüzde 95’lik dilimi bilimin nimetlerinden uzak kalmıştır. Bu verilere asılsız diyenlerin, son iki yüzyılda basılmış eser sayısına, buluş adedine bakmaları yeterli olacaktır.

Osmanlı’nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti eğitim, bilim, sanat ve üretimde çok sayıda atılım başlatmıştır. Ancak, 1929 yılında ortaya çıkan Dünya ekonomik krizi, 1938’de başlayan 2. Dünya Savaşı yeni Cumhuriyetin bir çok projesini baltalayıcı etki göstermiştir.

1945 yılından sonra dünya iki blok şeklinde yeni bir sürece girdi. Türkiye Batı blokundan yana tercih kullandı. Haliyle eğitim sistemini de tamamen ABD’li uzmanlar kurgulamaya başladı. Küresel hırsız Amerikanın uzmanları(?) bizi; yarım bilgili, patent peşinde koşmaz, araştırmaz, ezberci, yavan, yüzeysel eğitime hapsetti.

Yetersiz, yarım bilgiyle donatılan kuşaklar montaj sanayiini aşamadı. Katma değeri çok düşük olan markasız tekstil ve ucuz otel konseptli turizm bize dayatıldı.

2020 yılı itibariyle, Almanya (1.4 trilyon dolar), Güney Kore (680 milyar dolar), Hollanda (703 milyar dolar), İsrail (165 milyar dolar) gibi ülkelerden 5-10 kat daha az dışsatım (ihracat) yapan bir ülke durumundayız. Yurtdışına ihraç ettiğimiz malların kilogram fiyatı 1.2 dolar seviyesinde olup, gelişmiş ülkelere göre 2-3 kat daha düşüktür.

Özet olarak, çocuklarınıza kişisel gelişim (NLP, beden dili, motivasyon, iletişim, hitabet, girişimcilik, üretim, kalite, kaizen, 5S) ile ilgili kitapları mutlaka okutunuz derim. Zira okullarımızda bu konularla dersler ne yazık ki yeterli değildir.

Ali Özdemir

Eğitimci – Yazar

http://www.aliozdemir.net

Hangi Kitap Şifalı Ola Acep?

Her yıl milyonlarca çeşitte kitap yazılıp yayınlanmakta. İnsan bazen hangi eseri okuyacağını bilemez oluyor… Kütüphanelerde, kitapçılarda ve web ortamında (e-kitap) okunmayı bekleyen binlerce kitap var.

İnsanoğlu ortalama 25 bin gün yaşıyor. İlk 10 yılı ihmal edersek geriye 20 bin gün kadar bir zaman dilimi kalıyor. İki günde bir kitap okumuş olsak bile 10 bin eseri geçemiyoruz.

Dünyanın en büyük kitaplığında (ABD – Kongre Kütüphanesi) ise 38 milyon adet eser var. Bunca büyük bir okyanustan bir çay kaşığı tadabilmek nasıl bir huzurdur anlatmak için kelimeler yetmez.

Boş vakitlerde kitap okunmaz; boş zamanda boş boş oturulur. Kitap boş vakitte ilgilenilen bir uğraş değildir. Kitapların insana verdiği bilgeliğin çok az farkında ne yazık ki…

Yüzyıllardır Anadolu topraklarında bulunan Türk milleti şifahi kültürden yazılı kültüre bir türlü adım atamamıştır. Kitaplar evlerde, duvarlarda, raflarda dekor, süs eşyası olmanın ötesine geçemiyor hala…

Çevremde ne yazık ki kitaplardan, harflerden, kelimelerden, kültürden söz açabileceğim pek arkadaşım yok. Varsa yoksa “diziler, futbol geyikleri, çelik jant, dijital klima, son model telefon, web cikcikleri, yeme-içme, uyuma” gündelik hayatı kaplıyor.

12-16 sene okula giden evlatlarımıza ne yazık ki okuma, öğrenme merakı kazandıramıyoruz. Üniversite mezunlarımız da kitaba, gazeteye, dergiye elini sürmüyor.

20 milyon kadar ailemiz var. Günlük gazete satışı 2 milyon civarı. Kaba bir hesapla 18 milyon eve hiç gazete girmiyor. 123 milyon nüfuslu Japonya’da günde 74 milyon, 82 milyon nüfuslu Almanya’da ise 22 milyon adet gazete satılıyor. Japonya’dan 15, Almanya’dan 10 kat daha az gazete okuduğumuz görülmekte…

Ortalama bir evde 1000 kitaplık köşe olması icap etmektedir. Telefona, bilgisayara, televizyona, tütüne 3-10 bin TL veren milyonlarca aile evi için 8-10 bin TL tutarlı kitap almaktan uzak duruyor. Sonra da “Bizim çocuklar hiç ders yapmaz, hiç okumaz” geyikleri.

Atalarımız, “Armut dibine düşer, süt neyse kaymak da odur, üzüm üzüme baka baka kararır, anasına bak kızını al” sözlerini boşa etmemişler.

Kitaplardan ayrı yaşayanlardan olmayın…

Ali Özdemir – www.aliozdemir.net – 21.01.2020