Zamansız

Zaman?

“Zaman; ölçülmüş veya ölçülebilen bir dönem, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik.” Der sözlükler.

“Zaman; oluş, gelip geçiş, değişme ve süreklilik biçimi; dönüşü olmayan bir doğrultuda birbiri ardından gitme.” Der felsefe.

Fizik başka şeyler söyler, Matematik başka şeyler. Edebiyat ise bambaşka…

Zaman, fiziksel kurallar çerçevesinde her insana eşit davransa da ruhsal açıdan bir o kadar farklı davranır. Burada elbet suçu zamana atarak kendimizi temize çıkaramayız. Zamanın üzerimizde nasıl bir etki yapacağını ve bırakacağını çok özel şartlar dışında yine kendi tercihlerimiz belirliyor galiba.

Biz zaman içerisinde yol alırken bize getirdikleri olduğu gibi bir de götürdükleri oluyor. Şimdide duralım ve geriye dönelim. Geriye dönüş mümkün olmadığı için “geriye dönelim” cümlesi yanlış oluyor. O zaman düzeltelim; şimdide duralım(şimdide durmak da mümkün değil fakat idare edin artık, sonuçta fizik dersi işlemiyoruz) ve geriye bakalım, zamanın bize getirdiklerinden, bizden götürdüklerini çıkaralım, elimizde pozitif ya da negatif anlamda kalanların miktarı bize büyük olasılıkla zamanın üzerimizde bıraktığı etkiyi okumamızda yardımcı olacaktır.

Buraya kadar kusuruma bakmayın lütfen, heyecanımı yenmek için yaptığım bir girizgahtı sadece.

“Roman, şehirle başladı.” Demişti adını hatırlayamadığım bir edebiyat insanı. Ne de hoşuma gitmişti bu söz. Hoşuma gitmesinin elbet nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri, kabuk bağlayan ama hiç iyileşmeyen bir yaramı tatlı tatlı kaşındırmasıydı. Bilirsiniz bu kaşıntıyı, bir kere başladınız mı parmaklarınızı durduramazsınız, iradenize hükmedemezsiniz. Ve o yara eninde sonunda kanar.

İşte o yara sonunda kanadı. Kanadı kanamasına da bu yara dizimde, dirseğimde ya da müdahale edebileceğim vücudumun herhangi bir yerinde değildi. İçimde bir yerlerde, derinlerde, belki de zamanın içinde bir yerlerdeydi. Kaşımak ve kanatmak çok kolay olduysa da kanamayı durdurmak neredeyse imkansızdı.

“Roman, şehirle başladı.” İşte o şehirler, insanlara olay örgüsü belli ve birkaç karakterle sınırlı hikayelerden oluşan hayatlardan çok ötesini sundu. Karmaşık kurgular içerisinde, sınırsız sayıda karakterlerin tesir ettiği bir romana dönüştü insan hayatı. İşte o şehirler, kendi kimliklerini yarattı. Nefes alıp veren, hisseden, yaşayan, yaşatan… Bir ruha sahip varlıklara dönüştü şehirler.

İşte böyle bir şehre yirmi beş yıl sonra tekrar döndüm. Dürüstçe kendime itiraf edemesem de belki dönmek istedim, belki de başka bir şeyi bahane edip yolumu bu şehre düşürdüm. Bilmiyorum! Belki biliyorum ama emin değilim! Belki eminim ama dürüst değilim!

Eylül akşamının ılık havası eşliğinde şehre adım attığımda, yine bir eylül akşamı babasının Opel marka arabasının arka camından geride bıraktıklarına son kez buğulu gözlerle bakan bir genci görür gibiydim hayal meyal.

Şimdilerde pedagoglar ve psikologlar avaz avaz bağırmakta; çocukluk ve gençlik yıllarında yaşanan travmaların, ömür boyu bireyin taşıyacağı izler bırakması yüksek bir olasılık. O zamanlar pek bilinmezdi bunlar, “alışır”, “unutur”, “daha çocuk” gibi sözlerle teşhis konulur, tedavisi ise işin uzmanı olduğu düşünülen bir varlığa, kavrama(artık adına ne derseniz deyin) bırakılırdı: zamana!

Yirmi beş yıl! Namı diğer çeyrek asır.

Yine kendime açık açık itiraf edemesem de bu şehirde önce bir mahalleyi, ardından bir sokağı bulmak için kendime bahaneler uyduracak, beni uzaklardan buraya çektiğine inandığım bir mıknatısın daralan çekim alanına yaklaştıkça, kendimi çekip çıkarmamın imkansızlığı bilinciyle belki de çırpınmayı bırakacaktım.

Ben bu satırları yazarken, yazdıklarım çoktan gerçekleşmiş olsa da kelimelerimle rotasını çizdiğim yolu bir mahalleye, bir sokağa hala götürememiş olmamın en büyük nedeni; titreyen parmaklarım, parmaklarımın titremesine neden olan sinir sistemimi kontrol etmekte zorlanan beynim, damarlarım içerisinde akan kanda fırtınalar oluşmasına sebep olan kalbimdir. Böyle zamanlarda kusursuz bütünlüğünü kaybeden insan bedeni ve ruhu, insana kusurlarla dolu başka bir boyut sunar.

Elbet o mahalleyi ve o sokağı buldum. Zaman denilen öğütücünün insanla yaptığı işbirliği sonucu dişleri arasına aldığı kendi geçmişini nasıl geri döndürülemeyecek biçimde yok ettiğini gördüm.

Niyetim, size o sokakta gün boyu yaşadıklarımı, karşılaştıklarımı anlatmaktı. Elimden tutan genç bir oğlanın, kuş tedirginliğiyle atan kalbi eşliğinde genç bir kızı nasıl aradığını ve bulamadığını aktarmaktı. Yapamadım.

Son olarak, birilerinin beni tanıyabileceğine hiç ihtimal vermeden, yirmi beş yıl öncesinin hayaletlerinden kaçarak uzaklaşıyordum ki arkamdan gelen sesle irkildim:

“Adnan!”

Geriye dönüp bana seslenen insana baktım. İnsan zamana yenik düşüp değişse de gözleri hep aynı kalıyor. Gözleri hiç değişmiyor.

“Adnan! Sen ha!”

Tanımam çok zor olmadı komşumuz Ayfer Teyzeyi. Sarıldı bana. Yirmi beş yıl önce beni uğurlarken nasıl sarıldıysa, sanki hala öyle kalakalmışçasına…

Tüm olan biteni ağlayarak anlatmaya başlamıştı ki “öğrendim” diyerek susturdum.

“Roman, şehirle başladı.” Dedim Ayfer Teyzeye

Biraz şaşkın, çokça da anlamamışçasına gözlerime baktı. Neler gördüyse gözlerimde, sesi okşarcasına sordu:

“Neler oldu yavrum sana?”

“Ne olacak Ayfer teyze,

zaman yağdı üzerimize!”

Özkan SARI

En Uzaktaki En Yakınlar

Evin oturma odası çok çok uzun bir zamandan sonra bu kadar fazla insanı ağırlıyordu. Ve çok çok uzun zamandan sonra bu insanları ilk defa… Emin Bey’le beraber toplam altı kişi. Geriye kalan beş kişi ise Emin Bey’in oğulları Alp, Ataman ve Akşit ile kızları Alaz ve Alagün. En küçükleri Alp dışında dördü de evliydi fakat aldıkları ortak kararla eşlerini getirmemişlerdi(Alagün’ün eşi Alp’le, Akşit’in eşi de görümceleriyle konuşmuyordu.)

Emin Bey her zamanki tekli koltuğuna oturmuş sessizce bekliyordu. Oğulları ve kızları ise daha biri cümlesini tamamlamadan diğerinin sözünü kestiği gergin bir ortamda konuşmaya çalışıyorlardı.

“Abi artık burada kalamaz babam. On yılı geçti annem öleli. On yıldır öyle ya da böyle gördü kendi işlerini ama artık tek başına kalamaz. Doktor da aynı şeyi söylemiş.” Dedi öğretmen olan kızı Alaz.

Doktor olan oğlu Ataman ise sinirden kızaran yanaklarıyla Alaz’a dönerek: “Doktor öyle mi söylemiş küçük hanım? Yapma ya… Kaç defa babamla beraber doktora gittin acaba. Kaç defa abi sizin işiniz var ben yazları tatilim deyip götürdün babamı? Doktor öyle söylemişmiş hadi oradan!”

“Bırakın birbirinizi suçlamayı da nasıl bir çözüm bulacağız onu konuşalım. Babamın maaşı yerinde, herkesin de kazancı iyi, özel ne bakım evleri var. Çiçek gibi bakarlar babama. Maaşı yetmezse de biz takviye ederiz.” Dedi küçük oğlu Alp.

Emin Bey ne çok severdi Alp’i. Belki en küçüğü diye, belki de eşi Feride Hanım ölene kadar onlarla beraber yaşadı diye bilemiyorum ama Alp’e bir başka bakardı gözleri. İçlerinde tahsiline devam etmeyen tek kişi Alp’ti. Diğer çocuklarının tüm tepkilerine rağmen(Hatta Alagün küsmüş iki yıl konuşmamıştı babasıyla) yüklü miktarda kredi çekip bir iş kuruvermişti Alp’e. Emekli olduktan sonra da evde oturmayıp Alp’in iş yerinde vakit geçirir, ona yardım ederdi.

“Beşinizi de okutmak için çok emek verdim. Ama biriniz okumadı, tüm çabalarına rağmen olmadı. Şimdi sizler mesleğinizi icra ediyor ve hayatınızı idame ettirecek parayı kazanıyorsunuz. Bu da aslında benim size bir armağanım çocuklarım. Ama Alp’e böyle bir armağan veremedik. Bu yüzden ona yardım ettim. Belki bir gün anlarsınız beni…”  Der ve o zamanlar çocuklarına durumu açıklamaya çalışırdı Emin Bey.

“Hiç kusura bakmayın, Alp’in kazancı bizi beşe katlar. Ben daha evimi yeni almışken, Alp Efendinin kat kat apartmanları var. Bir kere dedi mi Abla siz kirada oturuyorsunuz, gelin benim dairelerimden birine yerleşin diye. Madem babamın parasıyla kuruldu bu şirket, bizim hakkımız yok mu? Hem bekâr, baksın Alp Efendi babasına.” Diğer öğretmen kızı Alagün, intikam vakti gelmiş bir düşman gibi haykırdı.

Emin Bey karşısında oturan insanlara bakıyor, neler söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Dikkati çabuk dağılıyor, gözünü oda içerisinde farklı noktalara dikiyordu. En çok da duvarda asılı duran Feride Hanım’ın büyütülmüş vesikalık fotoğrafına. Fotoğraf büyütülünce netliği biraz kaybolmuştu fakat zihninde öylesine net ve canlıydı ki…

On yıldır yalnız yaşıyordu. Çocuklarının, üzerimize kalacak korkusuyla daha henüz Feride Hanım’ın yılı dolmadan kendisini genç bir kadınla evlendirme çabalarına girişmeleri, Emin Bey’in kararlı duvarlarına çarpıp parçalanmıştı. Feride Hanım ölmeden önce haftada bir gün tüm ailenin toplanıp gerçekleştirdiği Cuma akşamı yemekleri, Feride Hanım’ın ölümünden sonra sadece bir kere yapıldı. Sonrasında münferit ziyaretler dışında bir daha toplanılmadı.  Her geçen gün daha da uzaklaştı çocukları Emin Bey’den, sık sık gidersek, diğerleri tüm sorumluluğu üzerimize yıkar düşüncesi vardı her birinde. Hem Emin Bey gayet sağlıklıydı, kendi işlerini kendi görebiliyordu. Öyle ya, bedenin sağlıklıysa her şey tamamdı!   

“Sakın benden önce ölme!” Derdi Emin Bey Feride Hanım’a, sanki Yaratan’la bir sözleşmesi varmışçasına.  

En büyük çocuğu, banka müdürü oğlu Akşit devam etti: “Yaa siz neyin derdindesiniz? Kimse alıp evine götürmeyeceğine göre, Alp’in dediği gibi bulacağız güzel bir bakım evi. Hem artık bizi de tanımıyor doğru düzgün. Hatırlamıyor! Üzülecek bir durumu da yok. Hem aklımız onda olmaz, hem güzelce bakılır.”

Evet, hatırlamıyordu eskisi gibi Emin Bey, ara ara birbirinden kopuk cümleler mırıldanıyordu kendi kendine hepsi bu. Emin Bey hatırlamıyordu hatırlamamasına da demek ki çocuklarının onun kim olduğunu hatırlamalarının da bir önemi yoktu.

Ben bu evin tüm çocuklarından eskiyim. Tüm çocuklarının ilk adımları, ilk konuşmaları, daha dün gibi hafızamda… Emin Bey ve Feride Hanım’ın geç konuşmaya başlayan kızları Alagün’ün konuşması için akşamları karşısına oturup(hiç konuşamayacak korkusuyla) günlerce, aylarca onu konuşturmaya çalışmaları, ilk kelimesini söylemeye başladığı o akşam birbirlerine sarılıp salya sümük ağlamaları gibi… Annesini hiç emmeyen ve mamayla büyüyen Ataman’a her gece yarısı kalkıp Emin Bey’in mama hazırlaması gibi…

“Tamam, o zaman yarından itibaren arayalım bir bakım evi. Bir iki gün daha burada kalsın babam. Her gün birimiz biraz yemek getirir ve kontrol eder. Zaten tuvalete gitmek dışında yerinden kalkmıyor. Kimseye de söylemeyin dallanıp budaklanmasın bu iş.” Dedi Alaz.

Dertti onlar için bu durum. Hem de büyük bir dert. Bir zamanlar var oluşlarıyla(doğmalarıyla) hayatın tüm zorluklarına göğüs germesine neden oldukları adamın, yok oluşu kendilerine itiraf edemedikleri beklentileriydi. Herkesin çoluk çocuğu! Bir düzeni vardı. Emin Bey ise bu düzen içerisindeki tek düzensizlik.

Hepsi aynı anda kalkıp gittiler.

Emin Bey alışık olmadığı gürültünün son bulmasıyla biraz rahatladı. Oda içerisinde belli aralıklarla belli noktalara takılı kalan bakışları, son olarak en uzun süre kalacakları nesne üzerinde sabitlendi; Feride Hanım’ın fotoğrafı. Yüzünde, çok hafif bir tebessüm belirdi, belli ki gözlerinin sinirleri tarafından beynine taşınan ve orada işlenen görüntünün kim olduğunu hala anlıyordu. Belli ki kalbi, beynine yardım ediyordu. Dudakları birbirinden ayrıldı, gözlerini hiç oynatmadan, kısık bir sesi serbest bıraktı dışarı:

“Kim bunlar?”   

Kim olduklarını belki biliyor, belki de bilemiyordu, belki de bilmek istemiyordu.

Emin Bey’in içinde neler yaşadığını, neler yaşattığını, neler yaşatacağını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

İlk kez ayrıldık onunla. Kendimi tanıtayım; ben bu evin kendisiyim. Çocuklarım rahat etsin diye bir zamanlar Emin Bey’in iki katlı olarak inşa ettirdiği evim ben. Cansız bir varlığım evet. Ama cansız maddelerin de bir hafızası var. Tıpkı benim hafızam içinde taşıdığım bu yaşanmışlık gibi.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

Yakında beni de satarlar!

Özkan SARI

Köz Ve Kül

”Buyurun efendim ne alırdınız?”

”Arkadaşım gelecek, o gelince söyleyelim. Sen bana şimdilik demli bir çay ver.”

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

Bizim sevdamız da eklendiğinde ayrılık katarına, nedeni; ”Teröriste kız vermem.” olmuştu. Biz kendimizi vatan aşığı gençler sanırken, başkaları terörist sandı. Sadece Nihan’ın babası değildi böyle düşünen, devlet de böyle düşünmüş ki aylarca anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi. Neler gelmedi ki o burnumdan; cerahatler, kusmuklar, kanlar!

Henüz yirmi iki yaşımdayken, sevdası; işkencelerin acılarına merhem olan bir delikanlı olarak girdiğim Ulucanlar Hapishanesinden, dört yüz yirmi beş gün sonra, sevdası; yaralarını dağlayan bir garip olarak çıktım.

Çok eskide kaldı o günler. Yüzüme işedikleri, ıslatıp beton hücrelerde çıplak bıraktıkları, bayıltana kadar dövdükleri, köpekleri üzerime salıp testislerimi parçalattıkları günler çok eskilerde kaldı.

Hep merak ettim bu yaşıma kadar… Ben hapisten çıktığımda Nihan ile evlenseydik şimdi içimde büyüdüğü kadar yine büyür müydü sevdası? Hıçkıra hıçkıra koşarak ayrıldığı, O’nu son kez gördüğüm o görüş günü elime tutuşturduğu mendilini koklamadan yatar mıydım bir gece bile. Vuslat aşkı öldürür derler. Vuslatsız aşk da aşığı öldürürmüş meğer.

İnsan olduğumu unuttuğum onca işkenceyi, onca darağacında sallanan fidanı, canımız pahasına dillendirdiğimiz onca marşı ve sloganı ruhumun derinlerinde kör kuyulara saklayıp unuttum da(alıştım da) gönlümün tam ortasında sızlayıp duran kâğıt kesiği sevdamı unutamadım.

Söz vermiştim kendime Nihan’ın karşısına çıkmayacaksın diye, otuz altı yıl boyunca da çıkmadım. Benim açtığım kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanatmaya hakkım yoktu. Az bir ömrüm kaldığını, yakında elden ayaktan düşüp muhtaç bir yatalağa dönüşeceğimi bilmesem yine görmek istemezdim onu. Öbür dünyada ne olup biteceğini, onu oralarda görüp göremeyeceğimden emin olamamam tetikledi son kez görme arzumu. O’nun yıllar önce beni son kez görmek istemesi üzerine hapishaneye gelmesiyle, benim O’nu şimdi son kez görmek istemem aslında aynı ağacın farklı meyveleriydi.

Nihan’ı benimle buluşmaya ikna eden kız kardeşi olmuştu. Hasta olduğumu söyleyip zar zor ikna etmiş. ”Sadece yarım saat” demiş Nihan kız kardeşine.

Demli çay eşliğinde, katran karası geçmişimi daha da demlediğim düşünceler arasında girdi Nihan pastane kapısından içeri. Beni tanıyamayacağından emindim. Beni görmesi için elimi kaldırdım. O anı nasıl tarif ederim bilmiyorum. Yaşanılanı tarif ederim de yaşadığımı nasıl tarif ederim onu bilmiyorum. Eğer o an hissettiklerimi tarif etmek için kullanılan kelimeler varsa dilimizde(ki sanmıyorum) ben bilmiyordum. Nihan bana doğru yaklaştıkça şuurumun uzaklaşmasından korktum. Tüm duygularım birbirine karışıp, zihnimin içinde sıkışıp kaldılar.
Nihan karşımda durup elini uzattı. Tokalaştık ve sandalyelere oturduk.

Nihan’ın bakışları donuk, elimi sıkışı; yeni atanmış bir kaymakama hayırlı olsuna gelen insanların ziyareti kadar soğuk ve samimiyetten uzaktı. Benim O’nun elini sıkışım; bir annenin bebeğinin ayak parmaklarını öpüşü kadar sıcak ve samimi.

”Hoş geldin Nihan. Nasılsın?”

”Hoş bulduk Nazım. İyiyim. Sen nasılsın?”

”İyiyim desem inanır mısın Nihan? Ya da kötüyüm desem bir önemi var mı?”

”Nazım! Onca yıl sonra evli bir kadın olarak, hasta olduğun için kız kardeşimin ısrarıyla yanına geliyorum. Bu şiir gibi cevabına şiir gibi cevap vermemi mi bekliyorsun? Eskide kaldı Nazım. Her şey eskide kaldı. Çok vaktim yok hemen kalkacağım”

”Sana neler yaşadığımı uzun uzun anlatamam Nihan. Hem vaktin yok, hem zaten inanmazsın. Ben bile inanmıyorum zaten yaşadıklarıma, sanki kendim uyduruyormuş gibi hissediyorum. Geldiğin için çok müteşekkirim. Hatırlar mısın idam cezamın onaylandığı o son görüş günü bana söylediklerini; ”Konuşma Nazım’ım, dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.” Sonra ağlayarak mendilini vermiştin bana. ”Dün gece göğüslerimin arasına sokup uyudum kokum geçsin diye” demiştin. O mendilden teninin kokusu hiç geçmedi Nihan. Ben mendilden kokladım onca yıl, başkaları göğüslerinden.”

”Unutmadım elbet Nazım. Ama bunların ne zamanı ne de sırası.”

”Ne zaman kaldı ne de sıra Nihan. Konuşma sus! Dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.”

Çok fazla konuşmadık Nihan’la, o gözlerini kaçırıp saate bakıp durdu, ben ise saati kaçırıp gözlerine bakıp durdum. Birazdan kalkıp gidecekti. Oysa ne de farklı hayal etmiştim bu buluşmayı. İki sıcak kelam eder, ebedi ayrılık hediyesi olarak bir tebessüm takar unutmuş yanaklarıma diye düşündüm, olmadı. Keşke hiç görmeseydim de otuz altı yıl önceki son sözleri asılı kalsaydı kulaklarımda, keşke hiç görmeseydim de sevdasının küllendiğini öğrenmeyip, hep köz kaldığını sansaydım. Böyle ölmek daha çok zoruma gidecekti artık.

”Nazım gitmeliyim artık müsaadenle. Geçmiş olsun! Allah şifa versin. Hoşça kal!”

Ve Nihan gitti. Eski bir okul arkadaşıyla buluşmuşçasına…

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

”Buyurun efendim bir şey alır mıydınız?”

Burnumda tuttuğum mendili yere indirdim ve cevap verdim:

”Sen bana bir çay ver. Sadece deminden olsun.”

Özkan SARI

Bataklık

“Defol git buradan!”

Bu sözün üzerine ceketini alıp dışarı çıktı genç adam. Bu kez kararlıydı! Polis karakoluna gidip şikâyet edecekti ev arkadaşını. Ne kadar dil dökerse döksün, onun düşüncelerini değiştiremeyeceğine yavaş yavaş kendini inandırmaya başlamıştı.

Apartmanın dışına çıktığında akşamın ılık esintisi çarptı yüzüne, sokaklarda hareket eden araç ve insan sayısı azalmaya başlamıştı. Azalan insan sayısıyla ters orantılı olarak sokak kedileri ve köpekleri birer ikişer belirmeye başladı çöp bidonları etrafında. Ekmek kavgasına insanlar ara vermiş, bayrağı sokak hayvanları devralmıştı. Bulacakları “Ekmek” belki azdı ama “Kavga” çoktu ve çoktan başlamıştı. Kedilerin keskin uyarı çığlıklarına, köpeklerin tok havlamaları karışıyordu.

Genç adamın kulağına ilişen sesler biraz önceki kararlılığının katılığını yumuşatıyordu. Hem polise gidip şikâyet etse ne olacaktı ki? Somut hiçbir kanıtı yoktu elinde. Öyle ya; bin tavşan bir at etmeyeceği gibi, bin şüphe de bir kanıt etmiyordu. Ne olursa olsun yine de arkadaşıydı. Biraz sakinleşince gider bir daha konuşurum diye düşündü.

Ceplerini yokladı. Sigarasını evde unutmuştu. Hızlı adımlarla sokak başındaki bakkal dükkânına yürüdü. Hasan Abi’yi tam kapıyı kilitlerken yakaladı: “Hasan abi dur kapatma gözünü seveyim. Bana oradan bir paket sigara veriver sana zahmet.” Hasan bakkal imamlıktan emekli olduktan sonra evde boş oturmayayım diye açmıştı bu dükkânı. Tok satıcıydı, akşam ezanıyla beraber kapatırdı dükkânı. İçinden; “Fesupanallah” deyip kilitlediği kapıyı geri açtı.

Genç adam, daha dükkândan çıkmadan açtı paketi ve bir dal sigara götürdü ağzına. “Bizim serseri evdeki paketi fark ederse hepsini içer.” Diye geçirdi aklından. Önce ciğerlerinde, sonra semaya doğru yolculuğuna devam ediyordu dumanlar. Genç adam ise kesme taşlı kaldırım üzerinden ihtiyar çınar ağaçlarının oradaki kahveye doğru yol alıyordu.

Çayından bir yudum çekip, ıslanmış tabağının içine koyduğu peçete üzerine bıraktı bardağı. Ev arkadaşını düşünmeye başladı. Uzun süredir: “Öldürelim kendimizi kurtulalım şu hayattan!” Deyip duruyordu. Artık korkmaya başlamıştı.

“Ah be güzel kardeşim. Neden kızar durursun ki bu dünyanın düzenine, sen mi değiştireceksin sanki. Gir kalabalığın içine işte. Kalabalıklar içerisinde yadırgamazsın hiçbir şeyi, sağın, solun, önün, arkan hep birbirine benzer. Birbirine benzeyenler de birbirlerini rahatsız etmezler. Birbirlerinden rahatsızlık duymazlar. Aynı bataklığın içindeler zaten, birbirlerine çamur atsalar ne değişir. Yedikleri de çıkardıkları da aynı pislik.

Uğraşma bu pislikten kurtarmaya kendini, her yeri görebileceğin tepeler arama, seni o tepelere çıkaracak patikaların yerlerini gösteren kitaplar okuma, zehirler seni kitaplar, zehirli soru işaretleri ekerler çorak topraklarına. Sonra yeşerir o sorular, kök salarlar derinlere, dal çıkarırlar göklere, dallarına kuşlar konar, gövdesine yuva yapar. Meyve verir ağaçların, güzel kokar çiçeklerin. Arılar musallat olur çiçeklerine, öz toplar, bal üretirler. Bir amansız rüzgâr süzülür üzerinde, tohumların uzaklara, başka zihinlere yayılır, yeni soru işaretleri tomurcuklanır uzaklarda. Çıktığın o tepelerin patikalarında insanlar belirir. Herkes bir gün o tepelere çıkacak diye ümit edersin ama yanılırsın. Yalnız kalırsın.

Çabuk fark edilirsin o tepelerde. Alıştırma kendini çiçek kokusuna, kuş cıvıltısına… Kuşlarını vururlar, çiçeklerini ezerler. Bu dünyada iyi olmak, Yeşilçam romantizminden ötede bir şey değildir. İyiliktir herkesin etiketi, ama kötülüktür elbiselerinin kumaşı. Gel güzel kardeşim… Yakalım kitaplarını, söküp atalım ektiğin o zehirli tohumları.”

İyice sakinleşti genç adam. Ev arkadaşına söyleyeceklerini derleyip topladı. Tedirgindi. Anlam veremediği bir biçimde avuç içleri terliyordu. Cebinden çıkardığı birkaç metal parayı masanın üzerine bırakıp kalktı. Düşünceliydi…

Önce zili çaldı. Açan olmadı. Anahtarıyla kapıyı açıp içeri girdi. Sigara paketi vestiyerin üzerinde duruyordu: “Demek fark etmemiş burada unuttuğumu.”

Heyecanlıydı. Sadece avuç içleri değil alnı da boncuk boncuk terlemeye başladı. Olan bitene bir anlam veremiyordu. Akşamüstü esen rüzgârın dokunduğunu düşündü. Salona girdi ve söze başladı:

“Ah be güzel kardeşim. Neden kızar durursun ki bu dünyanın düzenine…”

Apartman sakinleri duydukları tabanca sesiyle irkildi. Bir anda apartman merdivenlerinde uğultular başladı. Herkes ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Biri hiç vakit kaybetmeden polisi aradı.

Çok geçmeden tabanca sesinin geldiği daireyi anladılar. Kapıyı açan yoktu. Çağırdıkları çilingir sayesinde kapı açıldı. Salona girdiklerinde, perdeleri kapalı pencere önündeki koltukta genç adamın cansız bedenini buldular. Sol elinde bir kalem, sağ elinde ise işaret parmağına takılıp kalan tabancası vardı.

Genç adama yaklaşan polisler, koltuğun yanındaki sehpa üzerinde iki ayrı not kâğıdı gördüler.  Polislerden biri not kâğıtlarını eline alıp inceledi.

Birinde;

“Ah be güzel kardeşim! Çok anlattım ama dinletemedim!”

Diğerinde ise;

“Ah be güzel kardeşim! Çok anlattın ama anlayamadım! Yazılıydı.

Genç adamın komşularına dönen polis, evde başka birinin daha yaşayıp yaşamadığını sordu.

Komşuların cevabı ise oldukça net ve kesindi;

“Yalnız yaşardı!”

Özkan SARI

Başak

“Acı: görülen, duyulan ve başkaları üzerinden anlaşılan bir duygu değildir! Acı bireyseldir ve sadece hissedilir. Hissettiğinizde de başkalarının acılarını anlamaya başlarsınız!”

17 Ağustos 1999 Marmara depremi meydana geldiğinde 13 yaşımdaydım. Televizyonlar, yaşanan felaketin görüntülerini aralıksız aktarıyordu. Büyük bir merakla ekran başına geçiyor, ekranın bir köşesinde yazan ve kısa aralıklarla değişen ölü sayısının artışı konusunda kendimce tahminler yapıyordum. O zamanlar, yaşanan bu felaket benim için bir anlam ifade etmiyordu. Ölen insanlar ise sadece sayıdan ibaretti.

O yılın Eylül ayı içerisinde okullar açılmış, ilk ders zili çalmıştı. Sekizinci sınıfa başlamıştım. Marmara depremi tüm sıcaklığını koruyor, evde, sokakta ve okulda tüm gündemi deprem oluşturuyordu.

Okulun açıldığı ilk hafta, deprem tatbikatları yapmaya başladık. Sınıflarda oturduğumuz bir anda öğretmenlerimizden bazıları koridorda deprem! Diye bağırıyor, biz de güle eğlene okul binasını terk edip okul bahçesinde toplanıyorduk. Bu bizim için bir oyundu ve çok eğleniyorduk.

Okulların açılmasının üzerinden üç ay geçmiş, Aralık ayına gelmiştik. Soğuk bir Pazartesi günüydü… Ders işlendiği bir sırada kapı açıldı ve içeriye okul müdürüyle bizim yaşlarımızda bir kız çocuğu girdi. Kızın sağ bacağı sargılı ve sağ kolunda da bir koltuk değneği vardı. Ders öğretmeninden müsaade isteyen okul müdürümüz bizlere döndü ve:

“Evet arkadaşlar; sizleri yeni sınıf arkadaşınızla tanıştırmak için geldim. Başak arkadaşımız bundan sonra bizim okulumuzda, sizin sınıfınızda okuyacak. Arkadaşımız Kocaeli’nden geliyor, geçirdiği küçük bir ameliyat nedeniyle sağ bacağını bir müddet kullanamayacak. Arkadaşımızla iyi anlaşacağınızı, ona yardımcı olacağınıza eminim. Başak! Hadi kızım tanıt kendini arkadaşlarına.”

Başak, koltuk değneklerine dayanıp bir adım öne çıktı. Gayet sakindi. Yüzünde herhangi bir duygu ifadesi yoktu. Fakat bakışlarındaki derinlik hemen anlaşılıyordu.  Belli ki deprem dolayısıyla buraya gelmişti, bunu anladığımı belli etmek için arkadaşlarımla göz göze gelip birbirimize göz kırpıyorduk. Zor bir matematik problemini çözmüşçesine kibirlice göğsümüzü kabartıyorduk.

Ve Başak konuşmaya başladı:

“Herkese merhaba! Adım Başak, soyadım Tunç. Anneannem buralı ve artık onunla birlikte bu şehirde yaşayacağım. Buraya Gölcük’ten geldim. Yalnız geldim. Yalnız geldim çünkü annem, babam ve kardeşim gelemedi. Onlar artık yok!”

Başak konuşmasını bitirdikten sonra, kısa bir süre sessizlik oldu sınıfta. Sessizliği okul müdürünün tok sesi bozdu:

“Tamam kızım. Hadi geç otur şu boş sıraya. Çocuklar! Hepinize iyi dersler.” Dedi ve sınıftan ayrıldı.

Sonraları öğrendik ki Başak’ın ailesiyle oturduğu bina yıkılmış. Ailesi kurtulamamış. Kendisinin kolon altında kalan bacağına bir dizi ameliyat yapılmış.

Günler geçtikçe Başak ile iletişim kurmaya başladık. Bizim için bir eğlenceye dönüşen, depremle ilgili yaşadıklarını ve gördüklerini anlatmasını istiyorduk. Dersin dışında ve sıradan kısa muhabbetler dışında hiç konuşmadı Başak. Depremle ilgili de hiçbir şey anlatmadı. Okul çıkışlarında kendisini, genellikle krem renkli uzun bir palto giyen, eşarplı ve gözlüklü yaşlı bir teyze bekliyordu. Sabahları da okula o bırakıyordu. Anneannesiymiş. Bir müddet sonra Başağın bacağı iyileşti, koltuk değneğini de attı. Yine de her sabah ve akşam o yaşlı teyze hep okulun kapısındaydı.

Ortaokuldan sonra liseyi de aynı okulda, aynı sınıfta okuduk. Çok nadir yarım tebessümleri dışında Başak’ı ağız dolusu gülerken hiç görmedim. Ağlarken de hiç görmedim. Hâlbuki ne çabuk ağlardı sınıfımızın kızları. Yazılıdan tam puan alamayan Hande her seferinde ağlardı, arka sırasında oturan Ümit saçını her çektiğinde Gülçin ağlardı. Sınıfın yakışıklısı İsmail onunla konuşmuyor diye Çiğdem ağlardı, hem de salya sümük. Ama Başak’ı hiç ağlarken görmedim.

Lise de bitti ve mezun olduk. Sınıfımızdan altı kişi üniversiteyi kazandı. Bu altı kişiden biri ben, biri de Başak’tı. Lise mezuniyeti için organize edilen baloda son kez bir aradaydık arkadaşlarımızla. O günden hatırımda kalan en net karelerden biri ise en dıştaki masalardan birinde oturan, krem renkli paltosuyla, eşarplı ve gözlüklü yaşlı teyzeydi. Nedense gözüm sık sık ona takılıyordu. Gözlüğü masanın üzerindeydi, takmamıştı. Takmamıştı çünkü gözlük varken silemiyordu gözyaşlarını.

Gecenin sonunda sınıf arkadaşlarımızla son kez bir araya toplandık ve fotoğraf çekildik. Ardından nemli gözlerle veda ettik birbirimize.

Bugün 17 Ağustos 2019…

Marmara depreminin üzerinden dile kolay tam yirmi yıl geçmiş. Yirmi yıl önce anlam veremediğim o felaket şimdilerde zihnimin içerisinde taptaze duruyor. O insanların yaşadıklarını anlamak için çaba sarf ediyorum, bir inşaat mühendisi olarak aynı acılar yaşanmasın diye doğanın ve fiziğin kurallarına göre hareket ederek atıyorum her adımımı.

Şimdi beş yaşında bir kızım, üç yaşında bir oğlum var. Kızımın adı Saadet, oğlumun adı Halil… Kızım hiç görmediği anneannesinin, oğlum hiç görmediği dedesinin adını taşıyor.

Bugün mezarlarını ziyaret ettik. Ben de hiç tanımadım onları. Ama yıllardır her gelişimde hüngür hüngür ağlarım mezarları başında.

Biri var ki onu ağlarken hiç görmedim: Eşim Başak! Sakince duasını eder ve sessizce uzaklaşır oradan.  Yıllardır olduğu gibi… Bugün olduğu gibi… Sessizce…

Bugün bir şey daha öğrendik ve ilk size söylüyorum: Bir kızımız daha olacak!

Sağlıkla kucağımıza alabilirsek eğer adı şimdiden hazır: Ayşe!

Mekânı cennet olsun, krem renkli paltosuyla, eşarplı ve gözlüklü yaşlı bir teyzenin adı!

Her şeye rağmen hayat devam ediyor…

Yaşıyoruz ve yaşlanıyoruz!

Sessizce…

Özkan SARI

*Deprem felaketlerinde yaşamı son bulan ve geride yarım kalan tüm insanların anısına… Saygıyla…