Götür Onu Buralardan…

Neresinden başlamalıyım bilemiyorum ama kısa tutmalıyım biliyorum. Kısa tutmalıyım ki sonunu getirebilen daha fazla okuyucu olsun. Ya çok şey varsa anlatacağım, anlatmaya çalışacağım?

Farklı yerler, farklı kültürler, farklı insanlar tanımadan, galiba farkı da fark edemiyoruz. Cansız bir nesneye, ya da canlı bir varlığa baktığımızda o’nda insanı göremiyorsak, insanı anlama arayışımızda bir yerler hep eksik kalıyor.

Evet, hep eksik kalıyor.

Eksik bakan eksik görüyor. Eksik gören, eksik anlatıyor. Eksik dinleyen, eksik anlıyor. Eksik anlayan, eksik düşünüyor. Eksik düşünen, eksik etkiliyor. Eksik etkilenen, eksik bakıyor. Eksik bakan… Burada yine başa dönüyoruz. Artık bu döngü öylesine kalınlaşmış ve katılaşmış ki; döngünün dışında hareket edeni fırlatıyor dışarı.

Türk Kızılayı’nda görevli bir arkadaşımın davetiyle, kurban bayramını Burkina Faso’da gönüllü işçi olarak çalışmak için yola çıktım. Dört gün sürecek bir yardım faaliyetiydi bu. Benim için dört gündü fakat Türk Kızılayı’nın her gün burada ve başka ihtiyaç sahibi ülkelerde olduğunu da hatırlatayım.

Türkiye’den ve başka ülkelerden bağışlanan kurban hisseleri, Kızılay’ın kurduğu kesim noktalarında veterinerler kontrolünde kesiliyor, ardından benimde içinde bulunduğum dağıtım ekibi tarafından yine Kızılay’ın önceden belirlediği yerleşim yerlerindeki insanlara dağıtılıyordu.

Dağıtımın ikinci gününde gittiğimiz bir kampta tanıştım Aida’yla. Göğsümüze basılı Türk bayraklarını gören çocuklar koşarak etrafımızı sardılar. İstisnasız hepsinin gözleri parlıyor ve yüzleri gülüyordu. Çocukların bu hallerini daha önce birçok yazıma konu ettim. “Çocuk işte” deyip geçiştirilemeyecek kadar önemli bir konu bu. Çünkü şaşırtıcı, yetişkin insanların anlamakta zorlanacağı fantastik davranışlardı bunlar. Bir parkta, bir oyuncakçıda, ya da bir savaşın ortasında… Bir dondurmacıda, bir hastane yatağında ya da tekerlekli sandalyede… Burkina Faso’daki bu kampta, daha gösterilebilecek birçok örnekte olduğu gibi durum ve şartlar değişse de çocuklar değişmiyordu. Değişmemesinin sebebi ise çocukların sahip olduğu ve istediklerinde kullanabildikleri mistik hayal güçleriydi.

Aida; kim olduğu, nerede olduğu, ne yaptığı gibi soruların cevaplarını anlayamayacak kadar küçük bir bebekti. Ama her şeye rağmen onun da gözlerinin içi parlıyor, yüzü gülüyordu.

Aida’yı annesi kucağıma verdiğinde, değişik duygular hissettim. Siyahi bir bebek vardı kucağımda ve zeytin gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu… Tüm her şeyden habersiz… Tüm saflığıyla!

O anda zihnimin içinde kıymık sızısı halinde sorular beliriverdi. Ben kimdim? Kucağımda tuttuğum bebek kimdi? Neden buradaydım? Bu bebek neden bu kamptaydı? Ben neden bu insanlara et ve farklı gıda maddeleri dağıtıyordum? Çocukların ve bebeklerin yüzleri gülerken, neden az ötede bekleyen ailelerinin yüzleri acının resmedildiği tuvaller gibiydi? Kıymık kıymık batıyordu sorular zihnime!

Aida kucağımda, annesinin yanına yaklaştım. Arkadaşım Nazım, elindeki koliyi Aida’nın annesine verdi. İçinde bir miktar kavurma, birkaç parça da kuru bakliyat vardı.

Aida’yla uzun bir süre vakit geçirdim. Artık gitmeliydik. Yanaklarından öpüp Aida’yı annesine uzattım. Kadın geri çekildi ve bir şeyler söyledi.  Bizi gören tercümanımız Ousmane(Türkiye’de üniversite okuyordu)  yanımıza geldi.

“Götür onu buralardan” demişti kadın ağlayarak.

Aida ise olan bitenden habersiz boynumda asılı akreditasyon kartımla oynuyordu. Kadının bu cümleyi bana söylerken neler hissettiğini anlayabilmem mümkün değildi. Bir ana evladını bir yabancıya veriyor, götür onu buralardan diyordu. Sessizce, için için ağlıyordu.

Bu sahnelere alışık olan Ousmane kadına seslenip çocuğu almasını söyledi.

Kadın ise bana dönüp yine bir şeyler söyledi:

“Ne olur götürün onu buralardan. Kalırsa ya hastalıktan ölecek, ya da susuzluk ve açlıktan kollarımda yavaş yavaş eriyecek. Siz götürürseniz, bileceğim ki yaşayacak. Görmesem de bileceğim ki aç susuz kalmayacak.”

Kendimi tutmayı denesem de başaramadım. Gözyaşlarım yanaklarımda yol almaya başlamıştı. O an kararımı verdim.

Arkadaşım Nazım’a çocuğu Türkiye’ye götürmek istediğimi söyledim.

Nazım ise: “Bak kardeşim, dünya üzerinde Aida gibi milyonlarca çocuk var. Senin onu götürmen bir şeyleri değiştirmeyecek. Anlıyorum seni, buralara gelip bu manzaraları gören insanlar etkileniyor, sorgulamaya başlıyor gördüklerini. Bu pis dünyanın düzeni bu kardeşim.”

“Nazım bu çocuğu götürmek istiyorum. Ne yapmamız gerekiyor.”

O gün Kızılay aracılığıyla Burkina Faso yetkililerine ulaşıp durumu izah ettik. Çocuğu götürebilmemin yasalarca yasak olduğu, sadece evli olanlara ve bazı yeterliliklere haiz olanlara çocuk edinme hakkı tanındığını söylediler.

Akşama doğru Aida ve annesiyle vedalaştık. Gelmeden önce kendim için satın aldığım cebimdeki dolarları Kadına verdim. Elimden başka bir şey gelmiyordu.

Kadının son sözü yine aynı oldu:

“Götürün onu buralardan!”

Buralar neresiydi? Götürmemizi istediği yer neresiydi? Ben kimdim? Aida kimdi?

Aida’dan hatıra kalan, cep telefonumdaki üç beş fotoğraf oldu.

Şöyle olsaydı şöyle olurdu, böyle olmasaydı böyle olmazdı gibi yargılar sunmayacağım. Kafamda tek bir soru var; neden?

Neden dünyanın bir tarafı açlık ve susuzluktan kırılırken, diğer tarafı israfın içinde yüzüyor? Neden insan denilen varlık, insanı eksik bırakıyor? Neden dünyanın tüm zenginlikleri tüm insanlığa yetecekken, nasıl oluyor da gereğinden çok daha fazlasını talan ettiğimiz yuvamızda insanlığın yarısı aç kalıyor.

Neden? Nasıl açıklayacağız bunu.

İki saatlik konser için bir locaya üç yüz bin lira ödeyen kişinin davranışını, “Parası var vermiş kardeşim.”  Diyerek açıklamak eksik değil mi sizce. Milyonlarca liralık arabalara binip, milyonlarca liralık evlerde oturanlara, “Kazanmış, almış.” Demek yeterli mi? Daha basit bir örnek: Tatile gittiğimiz otellerde parasını verdim deyip aç gözümüzü doyurmak için israf ettiğimiz yiyeceklerde Aida’nın da hakkı yok mu? Parasını ben ödüyorum deyip saatlerce altında durup israf ettiğimiz temiz suda Aida’nın da hakkı yok mu?

Kirlettiğimiz havada, katlettiğimiz doğada, neslini tükettiğimiz hayvanlarda, gerek olmamasına rağmen edindiğimiz eşyalarla neden olduğumuz israfta, bizim hiç suçumuz yok mu?

Victor Hugo: “Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, bizse ortadan kaldırılmış yoksulluk. O yüzden anlaşamıyoruz.” Derken, iki taraftan bahsediyor. Bir terazinin iki tarafına oturmuş iki farklı taraf. Hangisi ağırsa onun galip geleceği. Tarih boyunca galip gelen taraf ise hiç değişmedi.

Dün döndüm evime. Zihnim ise kıymık yaralarıyla dolu…

Terazi?

İki farklı taraf?

Ağır gelen galip?

Kazanan hiç değişmedi?

Ben kimim, terazinin neresindeyim?

Aida kim?

Özkan SARI

Cinler En Çok İncir Ağacı Altında Dolanır!

Tıp, tıp, tıp…

Arızalı musluktan metal lavabo içine düşen damlaların sesini dinliyordu.

Uzun süredir her akşam yaptığı gibi, önce sofrayı kaldırdı, ardından avludaki sedir üzerine oturup ellerine baktı; gülümsedi…

Evlenmeden önce tarlaya çalışmaya gittiğinde, ellerine ya eldiven ya da çorap takardı. Güneş ve toprağın, her akşam yatmadan önce özenle yıkayıp ardından kremlediği ellerini yıpratmasından, çatlatmasından çok korkardı. Saklardı ellerini… İleride hediye edeceği bir çift el için.

Tıp, tıp, tıp…

“Olmuyor anne!” demişti en son görüştüklerinde. “Ne olmuyor kızım! Aç değilsin, açıkta değilsin.”  Demişti annesi. Aç değildi, açıkta da değildi. Ne çok duyardı bu deyimi çocukluğundan beri. Belli ki onun doğup büyüdüğü topraklarda ulaşılabilecek en iyi mevki buydu. Aç ve açıkta olmamak. Yeterdi. Gerisi safsatadan ibaret şımarıklıklardı. Zihninde okyanuslar dalgalanıyordu. Ama dilinden akıtabildiği; bir bardak sudan halliceydi. Anlatamıyordu dertlerini, bilmiyordu hangi acısı; hangi kelimeyle ifade edilirdi. Düşünür, düşünür, yine aynı cümle çıkardı ağzından: “Olmuyor anne!”

Tıp, tıp, tıp…

Hafifçe esen akşam rüzgârı, altında oturduğu incir ağacının yapraklarını birbirine karıyordu. Ürpertici bir hışırtı geliyordu kulaklarına. Çocukluğundan beri korkardı incir ağaçlarından. “Cinler en çok incir ağacı altında dolaşır.” Derdi köyün ihtiyarları. Köyün delisi Mestan çocukken incir ağacına işemiş de ondan delirmiş derlerdi. İncir ağacı altındaki sedirden kalkıp az ötedeki sandalyeye oturdu.

Tıp, tıp, tıp…

Üç ayı geçmişti evleneli. İlk tanıdığı erkekti Aziz. Babasının arkadaşının oğluydu. Yedi ay nişanlı kaldılar. Türk Filmlerini izlerken; başrol oyuncuları yerine kendini ve Aziz’i koyardı. Romantik sahnelerde kalp atışı hızlanır, avuç içi terlerdi. Bacak arasında hissettiği karıncalanma ve ıslaklığın ardından utanır, yüzü kızarırdı. Evde kimsenin olmadığı bazı günler çırılçıplak soyunur, anne ve babasının yatak odası duvarında asılı boy aynasının karşısına geçer kendini izlerdi. Güneş görmemiş vücudu bembeyazdı. “Acaba Aziz beni beğenir mi?” diye sorar, gülümseyerek çıkardı odadan.

Tıp, tıp, tıp…

Yirmi yılda beslenen, büyütülen, sahip çıkılan hayaller, nasıl olur da bir ay gibi kısa bir sürede yerle bir olurdu. Kocam, beyim, sahibim dediği bir adam, her akşam çiçeklerden derdiği bir demet gülücüğü, nasıl olur da ayaklar altında ezebilirdi. Avluda bağlı köpeğin başını okşar; “Nasılsın oğlum?” diye sorar da nasıl olur da karısı olan bir kadının gözlerine bile bakmazdı?  

“Dövmüyor, sövmüyor.” Demişti bir keresinde annesi… Ablası kolundaki morlukları göstermişti. “Sen daha ne istiyorsun kızım?” Diye sormuştu teyzesi. Belki de haklıydı. Çok şey istiyordu. Aç değildi, açıkta değildi! Dövmüyordu da sövmüyordu da!

Türk Filmlerinde izledikleri yalandı demek ki… Kandırıyorlardı insanları. Bunca film öylesine çekiliyordu. Bunca şarkı, şiir öylesine yazılıyordu. Yoksa neden doluyordu kahvehaneler akşamları hıncahınç, neden morarıyordu ablasının kolları, neden elleri yıpranmasın diye çorap takmıştı bugüne dek?

Tıp, tıp, tıp…

“Suç benim!” diye düşündü. Şımarıklığın daniskasıydı düşündükleri. Küçük dünyasına büyük hayaller sığdırmaya çalışmıştı. Sığdıramadı, patladı. “Bir daha da yamamam artık.” Diye düşündü. Kabullenmek de bir nevi mutluluk değil miydi?

“Çok güzel oluyor.” Demişti kendisinden önce evlenen arkadaşı Fatma. O da yalandı… Acı hissetmediği tek bir sefer olmamıştı. Dudaklarından hiç öpmemişti Aziz. Omuz başından öpüyordu Cüneyt Arkın Fatma Girik’i, kulağına güzel sözler fısıldıyordu. Aziz, sarhoş gelmediği geceler yanaşmazdı hiç yanına, sarhoş geldiği bazı geceler hiç bir şey söylemeden geceliğini sıyırır, üzerine abanır, işi bitince öylece yatardı geri. Hiç kıpırdamazdı Nazife(Babaannesinin adıydı), bilirdi; ne kadar direnirse o kadar acı çekecek. Dişlerini yastığa geçirir olup bitmesini beklerdi her şeyin. Kremlemez oldu ellerini. Bir kere bile alınmadı o elleri, bir avcun içerisine!

Tıp, tıp, tıp…

Arızalı musluktan metal lavabo içine düşen damlaların sesini dinliyordu.

Saat epey ilerlemişti. Demir kapı açıldı. Gelen Aziz’di. Sarhoştu. Sallana sallana evin içine girdi. Samur(köpeğin adı) büyük bir mutlulukla kıçını sağa sola ata ata kuyruk sallıyordu. İniltiye benzer sesler çıkarıyordu. Sahibinin gelişi mutlu etmişti onu. Köpeği izleyen Nazife; mutluluğuna imrendi.

Aziz, üzerini değiştirmeden yatağa uzandı. Bir şey söylemedi Nazife, ne de olsa dinlemeyecekti. Işığı kapatıp yatağın diğer ucuna uzandı. Sırtı Aziz’e dönüktü. Anason kokusu tüm odayı kaplamıştı. Az sonra bir el hissetti kalçalarında. Direnmedi. Hatta geceliğini sıyırıp külotunu kendi indirdi. Ardından dişlerini yastığa geçirdi. Azizin homurtularının dinmesini bekledi sabırla…

Yataktan kalkıp banyoya gitti. Yanma ve sızı hissettiği bacak arasını soğuk suyla yıkadı. Yüzünü yıkayıp aynaya baktı. Göremedi kendini! Bir avuç dolusu su çarptı suratına, tekrar aynaya baktı. Annesini gördü aynada: “Aç değilsin, açıkta değilsin. Dövmüyor, sövmüyor.” Korktu. Avluya çıktı. İncir ağacının hışırtısı kuvvetlenmişti.

Başını yukarı kaldırıp havaya baktı. Ay ışığının parlattığı bulutları izledi.

Sonra beni fark etti; elektrik telleri üzerinde duruyordum. Hızlıca avludaki kilere girdi. Elinde bir soğanla geri döndü. Gerilip soğanı bana fırlattı: “Git buradan uğursuz baykuş!” Belli ki tüm olan bitenin günahından bana da yüklüyordu.

Sandalyeye oturdu. Geceliğinin altından giren rüzgâr sızısını hafifletiyordu. Ellerini yukarı kaldırıp baktı; gülümsedi.

Sonra gözlerini kapattı.

Arızalı musluktan metal lavabo içine düşen damlaların sesini dinledi.

Tıp, tıp, tıp…

Özkan SARI

Kara Kutu

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.” Nerede okudum ya da kimden duydum hatırlamıyorum. Herkese hitap eden ve üzerine düşünülen bir söz olduğunu da sanmıyorum. Çünkü çok az insan ve toplumun, geçmişten ders alıp geleceğini şekillendirmeye dair çabası var.

Elbet insanın kendi yaşadıkları ile toplumun geçmiş hafızası arasında büyük bir fark var. Kendi geçmişimiz; kendi kara kutumuzda kayıtlı iken, toplumsal geçmişimiz çok çok uzun zamanların içinde, sadece yazılı tarihin sayfaları arasında saklı. Onu okumak ve anlamak, geleceğe dair çıkarımlar yapıp toplumsal düzenimize yön verecek gerçekliklere dönüştürmek elbet toplumu oluşturan bireylerin bilinci ve emeğiyle mümkün.

Size burada geçmişimizi irdeleyelim, anlayalım… Geleceğimizi ona göre şekillendirelim kalıpları çerçevesinde toplumsal mesajlar verme niyetinde değilim. Benimkisi sadece; kendi zaman yolculuğumda farklı duraklarda durup, o günlere, bu günlerin penceresinden bakmak.  O günlerdeki kendimi ve iletişim kurduğum insanları, bugün ki kendime göstermek.

Aksi halde on, on iki yaşlarında bir erkek çocuğunun, anneannesi ve dedesinin paralarını çalma sürecini nasıl anlayabilirim. O zamanlar salak yerine koyduğum o insanların davranışlarını nasıl çözümleyebilirim.

Para denilen illetin ne olduğunu anlamaya başladığım zamanlardı. Yuvarlak demir olanları bakkala verdiğimde daha az, kâğıt olanları verdiğimde daha çok şey alabildiğimin farkına varmıştım. Fakat bir sorun vardı. Adına para denilen bu metal ve kâğıt cisimleri bir ağaçtan ya da akan bir çeşmeden elde edemiyordunuz. Bu paralar, nereden ve nasıl kazandıklarını bilmediğim yetişkin insanlarda oluyordu. Annem ve babam, okula gittiğim bazı günlerde sadece ve sadece bir meybuz(dönemin meyve aromalı buzu)  almaya anca yeten küçük demir paralar veriyordu.

Daha çok para istediğimde ise babam hep aynı şeyi söylerdi: “İktisatlı olmalıyız oğlum.” İktisat kelimesi; yıllar sonra üniversite sıralarında tekrar çıktı karşıma; sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla nasıl karşılanacağını inceleyen bir bilim dalıymış. Şimdilerde babam yetmiş yaşına doğru yol almakta, sorsam iktisat kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğine eminim fakat iktisatlı olmak gerektiğinin önemini, iliklerine kadar yaşadığı maddi imkansızlıklarla geçen o yıllarda öğrendiğine de eminim. Bu durumu anlayabilmem mümkün değildi. Babamın parasının olduğunu düşünür fakat bana vermediğine inanırdım.

Yaz tatillerini köyümüzde geçirirdik. Oradayken paranın eksikliğini çok daha az hissediyordum. Köyümüzün çocuklarıyla hemen hemen aynı sosyo ekonomik guruba dahildik. Sahip olduklarımız birbirimizden ne daha fazla ne de daha azdı. Köyde, cebinde parayla gezen çocuğa hiç rastlamamıştım. Okul dönemlerinde durum farklıydı tabi, şehirde yaşıyorduk ve öğrenciler arasındaki bu fark, on yaşlarındaki bir çocuğa sorular sordurabilecek kadar ayyuka çıkıyordu.

İşte o yaz tatili günlerinden biriydi. Anneannemlere gitmiştim fakat evde kimse yoktu. Anneannem evin anahtarını genellikle kapı önündeki saksılardan birinin içine koyardı. Yanılmamıştım. Anahtarı bir saksı içinde bulup içeri girdim. Yaz tatili olması nedeniyle TRT 1(TRT kanallarından başka kanal yoktu o zamanlar)  öğlen vakitlerinde çizgi film kuşağı yayınlardı. Televizyonu açıp izlemeye başladım. Uzun bir süre geçmesine rağmen gelen giden olmadı.

O dönemler annem mutfak dolabının içindeki bazı kaplara demir paralar koyardı. Ben de ara ara oradan para çalar harçlık yapardım. Birden aklıma anneannemin dolabı geldi,  belki o da koyuyordu… Heyecanla mutfak dolapları içerisindeki çanak çömlekleri karıştırmaya başladım. Bir şey bulamadım. O an paraya olan açlığım depreşivermişti. Heyecanımın yanına biraz da tedirginlik eklendi. Sessizce yatak odasına geçtim. Önce çekmeceleri karıştırdım, kâğıt yığınlarından başka bir şey yoktu. Sonra yatağın altına baktım, bir sürü demir para vardı. Kalp atışlarım hızlanmış ve korkmaya başlamıştım. Oradan birkaç tane demir para alıp cebime koydum. Sonra süratle kapıyı kilitleyim evden ayrıldım.

Yaptığımın yanlış olduğunu bilmeme rağmen yaşadığım korku ve heyecandan da garip bir zevk duyuyordum. Çaldığım paralar bana birkaç gün yetmişti. Hatta bazı arkadaşlarıma o paralarla gazoz ısmarlamış, bana duydukları saygı ise; yine yıllar sonra ne olduğunu öğreneceğim egomun gıdası olmuştu.

Sonra bir daha girdim o yatak odasına, bu kez paralar yatağın altında değil, dedemin dolapta asılı duran ceketinin cebindeydi.

Sonra bir daha… Bir daha… Ve bir daha…

Bazen farklı büyüklükte demir paralar bazen de farklı değerde kâğıt paralar buluyordum. Anlamasınlar diye hepsini değil bir kısmını alıyordum. Hiç para olmadığı bir sefere denk gelmedim. Kendimle gurur duyuyordum. Hem para çalmanın, hem de o paralarla diğer çocuklara karşı edindiğim statünün zevki beni benden almıştı. Tek mutlak güç vardı; o da paraydı. Nasıl kazanıldığının da bir önemi yoktu aslında, paran varsa sana saygı duyuyorlardı. İşte o zamanın çocukları şimdinin yetişkinleri oldu. Çok şey değişti o günden bugüne… Değişmeyen ise, paranın hala mutlak güç olduğu gerçeğiydi.

O yaz ve sonrasındaki birkaç yaz bu durum hiç değişmedi. Hiç parasız kalmadım. Anneannem ve dedemi ustaca kandırıyordum. Ayrıca ne kadar salak oldukları karşısında da şaşırıyordum. Benden hiç şüphelenmiyorlardı. Hatta bazı zamanlar ben onlardayken anneannemin dışarı çıkması işimi daha da kolaylaştırıyordu.

Büyüdükçe yaptığımın yanlış olduğu gerçeği beni silkeledi. Artık o yatak odasına girmez oldum. Hatta öncesinde yaptıklarımdan pişman olup anneannemi ve dedemi her gördüğümde utanmaya bile başlamıştım. Tüm bu olanlar benim sırrımdı ve benimle beraber toprağa gidecekti. Yine de bu konuda hala salak olduklarını düşünüyordum.

Çok zaman geçmeden önce anneannem öldü. Bir kaç sene sonra da dedem.

Onlar öldükten sonra ise annem anlattı her şeyi bana;

O yatak odasından para çaldığım ilk gün anlamış anneannem paraları benim aldığımı. Yatağı kaldırmakta zorlanıp fazla dağıttığım için de dolaptaki ceket cebine koymaya başlamış paraları. Babamın durumunun çok iyi olmadığını bildikleri için, hem onu üzmemem hem de gidip başka insanların paralarını çalmaya kalkışmamam için para koymaya devam etmişler. Annemin de haberi olsun diye durumu ona da anlatmışlar. Anlatmışlar fakat karışmamasını, kendilerinin bu durumu bildiklerini bana söylememesini sıkı sıkı tembihlemişler. Eğer bilirsem utanır, anneannem ve dedeme karşı karmaşık duygular sergileyebilirmişim.

Şimdi artık ne söylesem boş! Ben pedagog değilim. Onların yaptıklarının çocuk eğitimi açısından yeri neresidir bilemem. Bildiğim bir şey var ki o da; ilkokul mezunu bile olmayan bu insanların bana hayatta çok özel bir ders verdikleridir.

Ha bir de “salak” konusu var tabii ki… Burada da yorumu sizlere bırakıyorum.

Unutmayın!

“Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır.”

Özkan SARI

Ayna…

Eskisi gibi değilim.

Doktor, beynimin içinde olup bitenlerden bahsedip duruyor. Kullandığı terimleri anlamıyorum. Sonra anlayacağım bir dille anlatmaya çalışıyor;

Beynimizin içinde küçüklü büyüklü şehirler varmış. Bu şehirleri birbirine bağlayan yollar ve köprüler. Diyor ki; artık senin bu yolların çöküyor, köprülerin yıkılıyor. Şehirlerin arasında bir bağlantı kalmıyor!

O şehirlere hafızam ulaşamıyormuş artık. Tüm geçmişim o şehirler içinde çürümeye yüz tutuyormuş.

Bana kalan ise bir kaç köy ve patikaymış bundan böyle. Tabi şimdilik diye de ekliyor.

Geçmişimle ilgili bir şey hatırlayamıyorum. Başım da ağrımaz oldu. Ağrı kesicileri bırakabileceğimi söyledi doktor. Eskisi gibi de ağlamıyormuşum artık, onu da kapıcı söyledi. Eskiden hep ağlardın şimdi hep gülüyorsun diyor kapıcı. Neden ağladığımı da, şimdi neden güldüğümü de bildiğimi söyleyemem.

Seni görüyorum artık aynaya her bakışımda… Sen aynaya bakarken beni hiç gördün mü acaba? Hatırlasam, bu soruya kendim cevap verebilirim ama karanlık artık her yer, ışıklar kapatılmış gibi…

Sahi neden kendimi değil de seni görüyorum devamlı aynada? Bak! Ayna kenarına iliştirilmiş fotoğraflarda da sen varsın. Burası senin evin olmalı. Ben ne arıyorum peki burada? Hatırlamıyorum…

Ne var ki gidemediğim şehirlerde, neler çürüyor ki oralarda?

Artık başım ağrımıyor! Uykularımdan da kabuslarla uyanmaz oldum. Gördüğün gibi yüzümde de hep tatlı bir tebessüm.

Ben şimdi odama geçeyim. Sık sık geliyorum zaten ayna karşısına. Ayna dışına çıkabilirsen buyur içeri gidelim beraber.

Bana kalan bir kaç köy ve patikaymış artık. Köyler gürültüsüz ve havası tertemiz. Patikalar yemyeşil.

Ararsan beni bir gün, o patikalarda olurum. Onlar da yıkılırsa, köy içerisinde bir evde olurum. Orada da bulamazsan; nerede olurum inan bilmiyorum… Ama bir daha ki randevuda sorarım doktora.

Ha unutuyordum!

Çok yakışıklısın ve bana çok benziyorsun!

Özkan SARI

Saklambaç

Annem ve babam, yaşadığım şehre otuz km uzaklıkta şirin bir köyde yaşıyorlar. On beş günde bir akşam yemeğine gitmem ve bayramlar dışında, sıkça uğradığımı söyleyemem. Sıcakların iyice etkisini göstermesiyle, yaz boyunca işe köyden gidip gelmeye karar verdim. Gerekli elbiselerim ve kitaplarımdan başka yanıma hiçbir şey almadım. Hem, az geliyorsun diye hayıflanıp duran annemler sevindi bu duruma, hem de şehrin boğucu kalabalıkları ve gri egemenliğinden sıkılmış olan ben.

İş çıkışlarında hiç vakit kaybetmeden köye gitmeye başladım. Güneş batana kadarki zamanı çam ormanlarına bakan terasımızda kitap okuyarak geçiriyor, güneş battıktan sonraki zaman diliminde de annem ve babamla sohbet ediyorduk. Bu sohbetler daha çok benim ve kardeşlerimin küçüklüğüne dair anılardan oluşuyordu. Annem ve babamın ilerleyen yaşlarının getirdiği duygusallıktan olsa gerek; anlattıkları birçok anı bazen nemlenen gözleri eşliğinde araya giren bir suskunluk, bazen de derin bir nefes alıp veriş eşliğinde araya giren bir tebessümle bölünüyordu.

Bazı akşamlar kardeşlerimin de dâhil olduğu sohbetlerde, dijital dünya sonrası tozlanmaya yüz tutan aile albümlerimizi inceliyor, birçok fotoğrafta gülüşmelerimize anlam veremeyen eşlerinin: “Hadi artık, kalkalım!” talimatlarına yine gülerek karşılık veriyorduk. Hatta ben, aramızdaki samimiyete sığınarak: “Getirmeyin oğlum bir daha şunları” diyerek kızlarımızın burunlarını iyice şişiriyordum.

Hafta sonları da bir yere gitmiyor, zamanımın hepsini köyde geçiriyordum. Kahvaltı kültürü çok gelişmemiş biri olarak, sofrada bulunan hemen hemen her şeyin bizimkiler tarafından üretildiği kahvaltı sofralarından kalkmak istemiyordum.

Aslında asıl hikâye de bu kahvaltı sofralarının kurulduğu bir sabah başladı. O gün sabah annemin kendi tavuklarına ait kaynamış yumurtalarından birini soyuyordum ki; demir avlu kapısı büyük bir şıngırtıyla sarsıldı. Komşumuzun yedi yaşlarındaki oğlu ve on yaşlarındaki kızı koşarak içeri girdiler. Avlunun bir köşesinde duran, annemin devasa boyutlardaki saksılarından birinin arkasına saklandılar ve bize işaret parmaklarıyla sus işareti yapıyorlardı. Önce ne olduğuna anlam veremedim ve korktum. Böylesine heyecanla kimden kaçıyorlardı ki?

Duruma alışık olan annem ve babam gülümsüyordu. Ben ise aval aval olan biteni seyrediyordum. Kısa bir süre sonra avlu kapısından içeri başka bir komşumuzun çocuğu girdi: “Şükran teyze Aysel ile Necip burada mı?” diye sordu. Annemin: “Burada kimse yok!” cevabının ardından koşarak çıkıp gitti.

İnanın hala olan biteni anlayamıyordum. Sonrasında; anlayamamam üzerine kendimle yaptığım muhakemelerde, olayla ilgili tahminlerim içerisinde neden gerçek sebebin olmadığını içim acıyarak irdeledim. O gün o sandalyede köyümün çocuklarından biri oturuyor olsaydı; muhtemelen ilk tahmini doğru çıkacaktı. Peki, benim tahminlerim neden yanlıştı? Nedeni basitti aslında. Güncel belleğim içerisinde, o olayı anlamlandırabilecek en ufak bir kırıntı yoktu. Kısa süreli düşünme safhasında ise beynim, kaynak olarak güncel belleğimi kullanıyordu. Asıl gerçek bilinçaltımın çok derinlerinde, anılarımın çok gerilerinde saklıydı.

Ne olup bittiği üzerine tahminde bulunduysanız eğer o zaman söyleyeyim: o çocuklar saklambaç oynuyordu!

Çok uzun zaman olmuştu saklambaç oynayan çocuklar görmeyeli. Yaşadığım şehirde hiç görmedim desem yalan söylemiş olmam. Bırakın saklambacı, kendine ait oyun alanları olan siteler dışında artık sokaklarda çocuk bile görmez oldum.

Nerede kalmıştık? Ha evet, saksının arkasında bırakmıştık en son çocukları. Nasıl heyecanlı, nasıl da kendilerini kaptırmışlardı… Koşuşturmaktan yüzleri al al ve terliydi. Bulandıkları toz ve topraktan elbiseleri kirliydi. Ama o gözleri var ya o gözleri… Işıl ışıl parlıyordu. Onları o halde görünce benim de içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Ben de heyecanlanmıştım. Kahvaltıyı sofrada öylece bırakıp yerimden kalktım. Annemin: “Oğlum yapsana kahvaltını, nereye gidiyorsun?” sorusuna, “Sokağa çıkıp çocukları seyredeceğim biraz” diyerek cevap verdim.

Sobelenmeler bitmiş ve yeni ebe, yüzünü beton direğe dönerek, diğerlerinin saklanması için saymaya başlamıştı ki: “Çocuklar ben de oynamak istiyorum!” dedim çocuksu bir heyecanla. Benim ebe olmam şartıyla kabul ettiler. Bu kez ben yüzümü direğe dönmüş ve saymaya başlamıştım: “Önüm arkam sağım solum sobe! Saklanmayan ebe!”

Koşuşturmaktan bu kez de benim yanaklarım al al olmuş, saçlarım terden birbirine yapışmıştı. Çocuklara oranla çok daha iri cüssemi saklamak daha zor oluyordu. Yine benim ebe olduğum bir bölümde çocukları aramaya koyulmuş, saklanmış olabilecekleri yerleri hızlıca kontrol ediyordum. Geniş gövdeli bir dut ağacı arkasından beni izleyen bir baş dikkatimi çekti. Süratle oraya koştum ve ağaç arkasında bekleyen çocuğu gördüm…

Olduğum yerde kalakaldım. O benim gözlerimin içine, ben onun gözlerinin içine bakıyordum. Tüm saflığıyla bana gülümsüyordu. Bu çocuk oyun oynadığımız çocuklardan değildi. Şimdi o an hissettiklerimi anlat deseniz anlatamam, yaz deseniz yazamam, çiz deseniz çizemem. Sahip olduğum hiçbir yetenek bunu size aktarmamı sağlayamaz. Boğazımın tam ortasında bir yumru, ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyor. Bir hayalet görmüşçesine dikilen tüylerim, titremeye başlayan dudaklarım, neden olduğu buğu görüşümü bulanıklaştıran gözyaşlarım ve az sonra patlayacakmış gibi atan kalbim… Ve yaklaşık yirmi metre uzaklıktaki beton direk üzerinde şaklayan eller, zafer kazanmış bir komutan edasıyla, haykırırcasına “sobe” kelimesine hayat veren diller.

Çocukların yanıma gelip hep bir ağızdan: “İyi misin Özkan Ağabey?” soruları çınlatıyordu kulağımı. Kendime gelmem biraz zaman aldı. Beynim ve kalbim normal işlevlerini sürdürebilecek yeterliliğe ulaştıktan sonra, bir kaç el daha oynadık. Kendimi iyi hissetmiyordum. Çocuklardan müsaade isteyip ayrıldım. Biraz ilerledikten sonra geriye dönüp çocuklara baktım, yeni ebeyi belirliyorlardı aralarında… Ve o çocuk ise; aynı tebessümle, dut ağacının gölgesi altından bana bakıyordu.

O gün ağzımı bıçak açmadı. Annem ve babamın: “Neyin var oğlum?” soruları ise cevapsız kaldı. Erkenden uyudum… Ve o çocuk rüyamdaydı; aynı ağacın altında, aynı tebessümle.

Ertesi sabah ben daha kalkmadan hazırlamıştı annem kahvaltı sofrasını. Düne göre daha iyiydim. Sokaktan çocuk sesleri geliyordu. Avluya yuva yapmış kırlangıçların seslerine karışıyordu çocuk sesleri. Belli ki yine oyun oynuyorlardı. Kısa zaman sonra avlunun kapısında Aysel belirdi: “Özkan Ağabey körebe oynıcaz gelsene” deyip koşarak uzaklaştı. Annem bozdu sessizliği: “Oğlum kazık kadar adamsın, el âleme güldürcen kendini!” Anneme dönüp sadece gülümsedim.

Çok zaman geçmemişti ki bir çocuk daha belirdi kapıda. Kıpırdamadan öylece bana bakıyordu. Gülümsüyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu… Daha fazla dayanamadım. Dişlerimi sıkmayı denedim, elimle ağzımı kapatmayı denedim, hatta üzerimdeki tişörtümü çıkarıp yüzüme bastırmak istedim fakat hiç birini yapamadım. Titreyen göğüs kafesimde saklamaya çalıştığım her şey büyük bir gürültüyle, baraj duvarlarını yarıp geçen su gibi yardı geçti boğazımı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tüm bunlara annem ve babamın feryat figan telaşı eklendi. Çocuk ise hala tebessümle bana bakıyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu. Ve o gülümseyen dudakları birbirinden ayrıldı:

“Gelmiyo musun?” dedi.

“Geliyorum, geliyorum!” dedim hıçkırarak ne dediğim anlaşılmamacasına.

Annem ve babamın telaşı artmış, korku ve tedirginlik eklenmişti.

“Oğlum nereye bakıyorsun, kiminle konuşuyorsun böyle?” dedi babam.

Sustum… Ağladım… Ağladım…

Ağlamam bittiğinde ise kan çanağı gözlerimle kendimi sokağa attım. Hava kararana kadar da eve dönmedim. Neler oynamadık ki çocuklarla; körebe, istop, saklambaç, yakar top ve daha neler neler. İçimi tarifsiz bir ferahlık ve huzur kapladı. Seslerimiz kuş seslerine karıştı. Akşam ezanı okunmaya başladığında ise herkes bir yöne doğru evlerine dağıldı.

Bir hafta daha kaldım köyde…

O çocuğu bir daha görmedim.

Benden başka da görebilen olmadı zaten.

Olamazdı da…

Özkan SARI