Son Palyaço

Yanılmıyorsam onlu yaşlarımın başındaydım. Küçük ve yoksul bir Anadolu kasabasında yaşıyorduk. Babam terziydi. Yeni bir elbise almanın kasabada yaşayan çoğu insan için hayal olduğu, söküğünü diktiren, yırtığını yamatanların çoğunlukta olduğu bir ortamda kazandığı üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışırdı babam.

Yılda bir kez kasabamıza panayır kurulurdu. İmkânı olanlar alışveriş yapıp kurulan oyun ve oyuncaklarda eğlenirken, imkânı olmayanlar da eğlenenleri izleyerek eğlenirlerdi. Sonuç olarak herkes panayır kurulduğu zamanlarda daha bir sevinçli olurdu. Kasabaya çöken yoksulluk sisi ve kokusu birkaç günlüğüne dağılıverirdi.

Bir gün kasabada hızla bir söylenti yayılmaya başladı; panayıra palyaço gelecekmiş. Ne olduğunu bilmiyorum tabi. Sandım ki değişik bir hayvan gelecek. Gelecekmiş gelmesine de bir çadırın içinde sadece parasını ödeyenler görebilecekmiş. Bu da demek oluyor ki ben göremeyeceğim. Bu duruma biraz can sıksam da çabuk unuttum. Zaten sonrasında bu palyaçoyu görecek şanslı çocuklardan çoğu kasabada ballandıra ballandıra anlatacaklardı. Onlardan dinlerdim.

Bir akşam yemeğinden sonra babam, üç kız kardeşime ve bana en güzel elbiselerimizi giymemizi söyledi. O zamanlar sadece iki çift elbisemiz olurdu, biri günlük giydiğimiz, diğeri bayramlarda. Bayramlık elbiselerimizi giydikten sonra evden ayrıldık. Babamızın ellerinden sımsıkı tutup panayır yerinde bir çadıra geldik. Yıllar sonra öğrendim ki babam bizi oraya getirmek için dedemin hatırası cep saatini satmış. Bir daha da öyle bir etkinliğe götüremedi babam bizi.

İşte o gün tanıştım ben palyaçoyla. Yüzü gözü boyalı, yuvarlak, kocaman burunlu, renk cümbüşü bir elbise içindeki bu canlının insan olduğunu algılamam epey bir zaman aldı. O gün güldüğüm kadar belki de hiçbir zaman gülmedim. O gün sevindiğim kadar belki de hiçbir zaman sevinmedim. Göz bebeklerinin içi gülüyor derler ya… İşte ben göz bebeklerimin gülüşmelerini bile duyuyordum.

Kusuruma bakma lafı uzattım biraz…

On dokuz yaşıma geldiğimde kasabadan ayrıldım ve büyük şehirlerden birinde yaşayan halamın yanına yerleştim. O zamanlar köyünü kasabasını terk edenler, şehirlerde yaşayan akrabalarının yanına giderlerdi. Kimi kısa, kimi uzun bir süre misafiri olurdu o evlerin. Şimdi ise yatıya bir gün bile kabul etmiyor birçokları. Ben, halamın evinde iki çocuğu ve eniştemle beraber tamı tamına iki yıl üç ay yaşadım. Bir gün bile yabancı olduğumu hissetmeden. Şimdi ise daha misafir eve gelmeden ne zaman gideceğine kafa yoruyoruz.

Halamdan ayrıldıktan sonra kendim bir ev tuttum. Farklı birçok işte çalıştım. İşsiz kaldığım bir dönemde kendime sorduğum “ne yapabilirim?” sorusu üzerine düşünürken, zihnim beni yıllar öncesine götürdü. Palyaço gören küçük bir çocuğun gülüşen göz bebeklerinin ta içine… Hüzünlü bir tebessüm yerleşti yüzüme. O zamanlar içimde taşıdığım duyguların saflığını ve şeffaflığını düşündüm. İşte o zaman aklıma düştü palyaço olmak.

Önce kendime bir kostüm diktirdim. Ardından yüz boyaları ve gerekli aksesuarları aldım. Sonraki günlerde aralıksız her gece hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Aynaya her baktığımda iki farklı kişi görüyordum; biri on yaşlarında küçük bir çocuk, diğeri ise bir palyaço. Aklımda tek bir soru vardı?  Ne yapmalıydım ki aynada gördüğüm palyaço, yine aynada gördüğüm çocuğun göz bebeklerini güldürebilsin? İşte bu hedef doğrultusunda haftalarca o ayna karşısında çalıştım.

Gazeteye palyaço ilanı verdiğim üçüncü gün ilk işim için yola çıkmıştım. Sana o günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Şöyle ifade etsem zihninde bir şeyler canlanır sanırım: göz bebeklerinin içi gülen bir palyaço, o gün orada bulunan tüm çocukların göz bebeklerinin içini güldürmüştü.

İşte gülen o gözler ve içinde henüz nokta kir barındırmayan hisler taşıyan o kalpler benim bunca yıldır yakıtım oldular. Sayısız organizasyona katıldım ve sayısız çocuk tanıdım.  Ve çocukların, yetişkinlerin hiçbir zaman anlayamayacağı hayal dünyaları benim evim oldu. Yirmi yedi yıl böyle bir çırpıda geçiverdi.

Yaşadığım şehirde bir palyaço efsanesi haline gelmişken son yıllarda işlerim kademeli olarak azaldı. Tanıyanlar beni davet etmeye devam ederken tanımayanlar; “Biz erkek palyaço istemiyoruz.” Dediler. Zaman ilerledikçe tanıyanlar da beni davet etmemeye başladı. Önce bunun yaşımın ilerlemesiyle alakalı olabileceğini düşünüyordum fakat gördüm ki genç de olsa kimse erkek palyaço istemiyordu. Keşke bu kulaklarım duymasaydı ama insanların; “o kadar çocuğu bu herife mi emanet edeceğiz.” ,“Hayatım görmüyor musun her gün küçük çocuklara tecavüz haberleri izliyoruz. Sen ne olduğu belirsiz adamı mı eve getireceksin?”, “Ben kesinlikle bayan palyaço istiyorum.” Vb. Sözlerini sıkça duymaya başladım. Böylesine çürümüş bir toplumda haksız da sayılmazlardı.

İşte böyle… Şu an elli iki yaşımdayım. Artık ücretli palyaçoluğu bıraktım. Biliyorum sana bunları anlatırken yer yer gözlerim doldu, yer yer dolmayla kalmadı taştı.

Bundan sonra en büyük tesellim etrafımı sarıp yanaklarıma öpücükler konduran çocuklarımla çektirdiğim basit bir fotoğraf kağıdına basılı hatıralarım olacak.

Çok üzgünüm evet! Ama inan kendime değil. Ben bir iş bulur yine geçimimi sağlarım. Peki ya yıkılıp yerle bir olan insanın insana olan güveni nasıl tekrar sağlanacak? Bundan sonra belki de hiç!

Son olarak sana şunu söyleyeyim: Bak evlat! İnsanı anlamak için yüzündeki ifadeler (üzgün, şaşkın, sinirli, tebessüm vb.) gerçek anlamda hiçbir şey ifade etmez. O ifadeler kasların eseridir ve kaslarını beynin kontrol eder. İnsanı anlayabileceğin tek yer göz bebekleridir. Göz bebeklerinde beliren işaretler ise gönlünün yansımasıdır. Tabii artık insanlar birbirlerinin gözlerine değil sadece yüzlerine bakıyor!

Müsaadenle… Kal sağlıcakla…

***

Oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ağır adımlarla uzaklaştı Şeref Abi. Konuşmamız boyunca gözlerini gözlerimin derinliklerinden hiç ayırmadı. Ben ise anlayamadığım bir refleksle gözlerimi kaçırdım durdum. Bir çay daha söyleyip uzunca bir süre oturdum belediyenin çay bahçesinde. Telefon numarasını neden istemedim diye kızdım kendime. Garsonlardan birine sordum telefon numarasını. Telefon kullanmıyormuş ama iki güne bir mutlaka gelirmiş çay bahçesine. Teşekkür edip kalktım.

İki gün sonra tekrar aynı yere gelip aynı masaya oturdum. Aynı garsona Şeref Abi’yi sordum:

“Abi dün geldi Şeref Amca. Hepimizle vedalaşıp gitti.”

“Nereye?” diye sordum şaşkın ve gür bir sesle.

“Valla kasaba masaba bir şeyler söyledi. Panayır mı kuruluyormuş, panayır mı kuracakmış… Herkese ücretsiz mi olacakmış… Buna benzer şeyler söyledi gitti.”

“Peki, hangi şehir hangi kasaba?”

“Bilmiyorum abi!”

“Peki ya telefon numarası falan?”

“Bilmiyorum abi!”

Yerimden kalkıp iki gün önce Şeref Abi’nin gidişini izlediğim kesme taşlı yola doğru döndüm ve usulca seslendim:

Güle güle Palyaço!

Özkan SARI

Kadın

Kadın!

Dilim dokunurken dişim ve damağıma, dudaklarım birbirinden ayrılırken adını serbest bırakmak için, beynim çoktan emrini vermiştir kalbime. Çok değil ama az da değil… Vücut ısımın artıyor oluşunu hissedecek kadar hızla geri çeker ve hızla geri bırakır kanımı kalbim.

Kadın!

Adı bile içini ısıtır eril bedenlerin.  

Bir gün gelir, içini ısıtan o kadınının bedenini soğutur o eril bedenler.

“Bir kadını ortadan ikiye böl…” der Cemal Süreya

“Yarısı annedir, yarısı çocuk, yarısı sevgili, yarısı aşk…”

Bir gün gelir, kadını ortadan ikiye, üçe, beşe böler eril bedenler. Ne anne görürler ne çocuk, ne sevgili görürler ne aşk!

“Duyanlar bunu bilmez, görenler anlamaz bunu!” der Cemal Süreya

“Yarısı rivayettir, yarısı gece.”

Ne duyan olur ne gören, susar kadın eril ellerde bir gece…

“Aşk kadının göz kapaklarındadır.” der Özdemir Asaf

“Sımsıkı yumar gözlerini.”

Bir gün gelir, o eril bedenler yumar kadının gözlerini sımsıkı, birbirine kaynar(kanar) göz kapakları…

Kadın!

“Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş, çağların gerçek sahibi, gerçek yazıcısı tarihin” der Nazan Bekiroğlu

“ama güçsüz, çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel.”

Bir gün gelir, ödetir kadına bedeller, o eril bedenler…

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” der Atila İlhan

“nereye kayboldular şimdi kim bilir”

Bir gün gelir, bir kadın sever, sonra da yok eder o eril bedenler…

Kaybolurlar… Ve herkes bilir!

Bir tarafta şiir yazanlar…

Bir tarafta şiir okumayanlar…

Ne şimdi bu?

İronik mi yoksa komik mi?

Ka – dın!

Bana iki hece verin, bir de gece… Mümkünse bu gece…

Hadi şimdi dağılın!

Özkan SARI

Hepimiz Mükemmeliz!

Hadi ama! Bırak kendini olduğundan farklı gösterme çabasını.

Bak burada yalnızız. Sen de iyi biliyorsun ki hepimizin karanlık yerleri ve o karanlık yerlerde sakladığı başka bir benliği var.

Sakın itiraz etme, tamam bana itiraf etmek zorunda değilsin fakat kendini de kandıramayacağını iyi biliyorsun.

Büyük bir şehir düşün. Modern bir şehir… Geniş yolları ve ışıltılı gökdelenleriyle insanın gözünü kamaştıran, toprakları üzerinde akan nehirleri, içerisinde yetişkin ağaçları… Ağaçları kuşlara, sincaplara yuva olmuş büyük parklarıyla cezbedici bir yaşam ortamı. Şehre gelen ziyaretçilerin hayran kaldığı, alkışlar ve ıslıklarla ayrıldıkları bir şehir. İşte o şehir sensin. Hoşuna gitti değil mi? Tebessümünü görür gibiyim. (Burada şehrin kültürel ve medeni gelişmişliğinden kesinlikle bahsetmiyorum!)

Şehirler de insanlar gibidir. Kendilerini teşhir ederler. Ne kadar çok insana kapılarını açabilir ve kendini gösterebilirse o kadar değişime yakın olurlar. Sen de öylesin unutma. Modern çağın prangasını kendine takı yapmış durumdasın. Kendini teşhir etmek ve bu teşhirin sonunda alabildiğince fazla alkış almak; hiç aramadığın ya da arayıp bulduğunu sandığın varlığının nedeni sorularının cevabı sana göre. Eğer hepimizin ulaşmaya çalıştığı yer(birçoklarına göre) “mükemmel insan” olmak ise, sen bunun formülünü bulmuşsun: kendini teşhir. Tek başına “kendini teşhir” ifadesi yarım bir ifade olabilir, bu yüzden bu yarımı tamamlayalım: “mükemmel kendini teşhir.”

Biliyorum daha açık yazmam konusunda beni uyaracaksın. Ama hayır, daha açık yazamam. Eğer fırlattığım ok gelip de tam alnının ortasına saplanıp kalırsa; hedefi vuramamış olurum. Eğer sağından ya da solundan havayı yararak kulağını rahatsız eden tiz bir sesle yoluna devam ederse, işte o zaman atışım başarılı olacaktır. Unutma! Ben kimseye yaşadıklarıyla ilgili yargıda bulunacak kadar ne hadsiz, ne de yetkinim.

Nerede kalmıştık? Evet, “mükemmel kendini teşhir”

Genel kabul görmüş evrensel kuralların uygulanmaya çalışıldığı, insan denen varlığa “insan” denilmesinin gerekleri değerlerin yansıtıldığı, izleyenin görmekten haz alacağı ya da kendinde de görmek isteyeceklerinin gösterildiği (bu maddelere kendin de ekleme yapabilirsin zira benden daha iyisin bu konuda) “mükemmel kendini teşhir” oyunları.

En büyük teşhir arenası sosyal medya platformları olmasının yanı sıra statünüe göre televizyon, gazete ve farklı mecralarda olabilir. Tabi günlük yaşantımız içerisinde bulunduğumuz mekânları da es geçmeyelim.

Nelermiş bu kendini teşhir göstergeleri? Diye sorma sakın. Zaten yazı uzadıkça dikkatin dağılıyor. Bir de uzun uzun bana onları yazdırıp fazladan bir sayfa uzattırma yazıyı.

Hem ben senin bu yönünle hiç ama hiç ilgilenmiyorum. Zaten bu yüzden uzaksın bana ve zaten bu yüzden uzağım sana.

Gelelim şimdi de o şehrin görünmeyen, insanların görmesinin istenmediği, karanlık, pis kokulu, kanalizasyon ve alt yapı bağlantılarının olduğu, o modern ve koca şehrin üzerinde yükseldiği, dışarıda teşhir edilen yüzünün ve cazibesinin sürdürülebilmesi için olmazsa olmaz, tüm açıklığı ve gerçekçiliğiyle yer alan bölümlerine; yer altına.

Burada yine bir şeye açıklık getirmem gerekiyor. Şehir ve insan örneğini birebir örtüştüğü için değil, sadece, çok net olmasa da küçük fikirler edinilebilmesi açısından verdim.

Gelelim şimdi de ruhunun görünen ve ışık vuran yüzeylerinden ziyade kimseye göstermediğin karanlık bölgelerine. İkimiz de iyi biliyoruz ki o karanlıkta saklanan farklı bir sen daha var. İşte o sen; teşhir ederek gözümüze soktuğun ve beni zerre kadar etkilemeyen, yalancı, yabancı, soğuk, suni, samimiyetsiz, vb. senlerden çok daha gerçek, çok daha samimi.  

Hadi ama! Bırak kendini olduğundan farklı gösterme çabasını.

Bak burada yalnızız. Sen de iyi biliyorsun ki hepimizin karanlık yerleri ve o karanlık yerlerde sakladığı başka bir benliği var.

Biliyorum… Yayımı bırakmamla süratle ileri atılan okum hiç birinize isabet etmeyecek. Çünkü sizin karanlık mağaralarınız ve o mağaralarda sakladığınız karanlık bir benliğiniz yok. Tüm benliğiniz teşhir ettiğiniz mükemmellikten ibaret. Merak etmeyin benim de öyle.

Hadi ama!

Bırakın şimdi bu saçmalıkları…

Hepimiz mükemmeliz.

Özkan SARI

Bey, Oğlanın Bir Sevdiği Varmış.

Amcam, halalarım, komşularımız… Herkes odada ve bir muhabbet tutturmuşlar; içeride oluşan yoğun uğultuya katkı sağlıyorlar. Birçok defa olduğu gibi bugün de ayıp olmasın diye geldikleri çok belli. Aynı şekilde ben de ayıp olmasın diye odadan ayrılıp valizimi hazırlayamıyorum.

Hep kızmışımdır; gecesinde yola çıkacak birinin evine neden aynı günün akşamında ziyarete gelinir? Birkaç gün önceden gelin de son akşam yolcu yoluna hazırlansın.

Odadaki kalabalık içerisinde biri var ki hiç sesi çıkmıyor. Kendisine bir soru yöneltilirse cevaplıyor, onun dışında tebessümle fakat algısı kapalı bir şekilde muhabbet edenlerin konuşmalarını onaylarcasına başını sallıyor. Dışarıdan sütliman bir görüntü çizen o adamın içinde ne fırtınalar koptuğunu kimse bilmiyor.

Gözlerimi o adama dikiyorum: babama! Bizim oralarda çocukluk etiketini üzerinden atar atmaz başlar baba oğul arasındaki mesafeler. Betonu kasımın ayazında kalmış bir duvar gibidir baba. Dışarıdan içeri gelecek her türlü tehlikeye siper olurken, sen içeride sırtını dayayamazsın o duvara, üşürsün. En fazla eli öpülür bizim oralarda babaların, öyle sarılmakmış, öpüşmekmiş pek hoş karşılanmaz. İşte bu soğukluk bir müddet sonra alışkanlık haline gelir. Doğrudan bir derdini, sevincini, üzüntünü heyecanla aktaramazsın. Önce anneye söylenir, anne ise babaya iletir.

“Bey, oğlanın ayakkabısı eskimiş.”

“Hafta sonu alırız hanım.”

“Bey, oğlanın bir sevdiği varmış.”

“Dikkat etsin. Başını belaya sokmasın hanım. Kimlerdenmiş?”

Daha önce de birçok kez farklı şehirlere tayinim çıkmıştı fakat bu sefer farklıydı. Terörün yoğun olarak yaşandığı bir dönemde Hakkâri’de operasyonel bir birliğe doğru tim komutanı olarak yola çıkacaktım o gece. Benim için sıradan bir tayin olmasına karşın annem için tam bir yıkım oldu. “Gitme oğlum. Bak yıllardır görev yapıyorsun. Mecburi hizmet süren de doldu. Bırak, gitme oralara” diye dövünüp durdu. Babam ise her zamanki gibi dik ve vakur duruşunu koruyordu. Hiç yorum yapmıyor, merak ettiği bir konu olursa annem vasıtasıyla benden öğrenmeye çalışıyordu. Dikkatimi çeken ise, yolculuk vaktim yaklaştıkça suskunlaşması ve evde daha az vakit geçirmesiydi.

Zaman ilerledikçe misafirler yavaş yavaş ayrılmaya başladı. Çoğu yalancı bir hüzün maskesi altından hayırlı yolculuklar diledi. Kapıdan çıkar çıkmaz da çıkarıp attılar maskelerini. Benim herhangi bir yere gitmem onlar için herhangi bir şey ifade etmiyordu. İster amcan, halan olsun… İster dayın, teyzen. Çünkü o gece yastığa başını koyduğunda huzursuzluğun kırbacını ruhunda hissedecek insan sayısı bir kaç kişiyi geçmeyecekti.

Ayrılık vakti geldi. Kardeşim beni hava alanına bırakacaktı. Hep beraber dışarı çıktık. Kardeşim valizimi arabanın bagajına yerleştirirken ben de bekleyenlerle vedalaşmaya başladım. Kız kardeşim, erkek kardeşlerim, erkek kardeşlerimden ayrı tutmadığım birkaç dostum, sonrasında ise annem. Annem uzunca bir süre bırakmadı beni. Ağlamaya günler öncesinden başlamıştı ve kulağıma devamlı “gitme oğlum, bulursun buralarda bir iş” diye sesleniyordu. Annemle de vedalaştıktan sonra geriye bir kişi kaldı: babam!

Babamın üzgün olduğu her halinden belliydi, gözleri buğulu ve bıyıklarının saklamaya çalıştığı dudakları ise titremekteydi. Babama doğru ilerlerken nasıl davranmam gerektiğiyle ilgili karar almaya çalışıyordum. Daha önce de defalarca beni yolcu etmişti ve ben sadece elini öpmüştüm. Tabi bu sefer ifa edeceğim görevin zorluğu herkesin içinde bir tedirginliğe ve karamsarlığa neden olmuştu.

Babama yaklaştım ve kısa bir süre buğulu gözlerine baktım. Sonra iki elini birden öpüp alnıma koydum. Avuç içlerinin hafifçe terlemesinden ve sık nefes alıp vermesinden, kalp atışının oldukça yükseldiğini hissedebiliyordum. Eğer böyle ayrılıp arabaya binersem bir şeylerin eksik kalacağı hissi içerisinde vücudumu babama yaklaştırdım. Bugüne kadar her türlü sıkıntımın önünde duvar olan adama yaslandım. Kollarımı sırtına dolayıp başımı ise omzuna dayadım. Hemen ardından ben de sırtımda bana sarılan iki kol hissettim. Ve gömlek yakamın olduğu yerde tüm kuvvetiyle kokumu içine çeken bir dokunuş… Şiddetli bir deprem oluyormuşçasına sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlayan dağ gibi bir adam. Sanki bugüne kadar gözleri ardına bir baraj inşa etmiş de biriktirdiği gözyaşlarına buraya kadar dayanabilmiş baraj yıkılmışçasına. Babam öylesine sıkı ve şefkatle sarılıyordu ki bana, beynimin salgıladığı serotoninin vücudumda yayılışını hissedebiliyordum. Onca yılın pişmanlığı ve yanlışlığına isyan edercesine sarıldık birbirimize. Meğer o kollar arasında ne koca bir huzur saklıymış da bulamamışım. Meğer baba dediğimiz insan ne güzel kokarmış da bilememişim.

“Babam!”

“Oğlum!”

“Gördüm babaların ağlamasını
dalları düğüm düğüm
gövdesi kahve falı
bir zeytin ağacını köklemek var ya
sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
acısı duymak var ya kopmanın
babaların ağlaması işte o
babaların ağlaması öyle zor.”
(Hasan Hüseyin KORKMAZGİL)

İşte böyle… Ben babama sarıldığımda otuz üç yaşımdaydım. Çocukluğumu saymazsak eğer yirmi yıl gibi bir süre içerisinde hiç sarılmadım. Ta ki o akşama kadar. Onlarca şehir, onlarca ülke gördüm, yıllarca üst düzey eğitim aldım, yüzlerce insan tanıdım, yüzlerce kitap okudum fakat ben babama otuz üç yaşımda sarıldım. Hayatımın belki de en büyük pişmanlığı oldu bu… Ne kaçırdığımı ise gerçekten babasına sarılanlar anlayabilir.

O gün beni yolcu ettiklerinde aklımda tek bir şey vardı. İlk iznimde baba evine dönüp zamanın dar olmadığı vakitlerde babama uzun uzun sarılmak… Ama olmadı. Ben ilk iznime gelemeden babam terk edip gitti bu dünyayı.

Şimdilerde ara ara mezarını ziyaret edip başucundaki soğuk mermere sarılıp teselli arıyorum. Öbür dünya denilen yer var mıdır, varsa orada tekrar karşılaşır mıyız, karşılaşırsak sarılır mıyız bilmiyorum.

Bildiğim tek şey onu çok özlediğim.

Özkan SARI

Gurur!

Hani canımın sıkkın olduğunu anladığında gelip yanıma: “neyin var?’’ diye soruyorsun da ben de sana: “Sorma, yok bir şeyim.’’ Diyorum ya. Ve sonra sen de elinle omzuma dokunup uzaklaşıyorsun oradan. Şimdi gözünde canlandı değil mi o an. Senin de başına defalarca gelen… Ve senin de oldu defalarca omzuna el sürüp uzaklaşıp giden!

Yok yok hayır, hesap sormak için söylemedim bunu. Ne haddime! Ne sormak zorundasın ne de birinin omzuna dokunmak. Sonuçta hepimiz yalnız doğuyor, yalnız ölüyoruz. Önce bu gerçekliği yatırmalıyız gönlümüzün tabanına. Sonra bunun üzerine inşa etmeliyiz geriye kalan ne varsa. Aksi takdirde özenle yükselteceğin her yapı, kırgınlıklar ve hayal kırıklıkları arasında büyük bir gürültüyle çökecek. Öyle değil mi?

“Sonunda üzülmek istemiyorsan; kimseden bir beklentin olmasın!’’  Dedem bana aslında ne çok şey söylermiş de ben anlamazmışım. Anlamazmışım ama saklarmış taze zihnim her birini bilinçaltımın bir köşesine, olur da bir gün zamanı gelir diye. Bak şimdi sana seslenirken ayağıma takılıverdi bu cümle. Yukarıda bahsettiğim yalnızlığa atıfta bulunmuş belli ki.

Hala açıklamadım sana ilk paragrafı neden söylediğimi, lafı dolandırıp duruyorum değil mi? Haklısın. Fırından yeni çıktı çünkü… Biraz dolandırayım da soğusun diye bekliyorum. Gönlünü yakmasın sonra.

Ben sana şeyden bahsedeceğim asıl! Şey… Hani “Sorma, yok bir şeyim.’’ Diyorduk ya “Neyin var?’’ sorusundan sonra. İşte oradaki “sorma’’ kelimesinden bahsedecektim.

Soğumuştur artık herhalde…

“Sorma’’ sadece beş harften oluşan bir kelime. Ne bilir misin aslında bu?

Duvarları insan gururunun hamuruyla sıvanmış, içerisinde ise aslını sakladığın “kendin” olan bir hücre. Dışındaki sen ise yalan, yalanın doğruya karşı zaferi.

Duymaz mısın sesini doğrunun, o hücre içerisinden yayılan… Dışarıdaki yalancıya inat haykıran… İnanma ona, sormadan gitme sakın. Bak gözlerime, gör gururumun hapsettiği hücremdeki zavallıyı. Sormadan gitme sakın.

“Sor’’ inatla, kararlılıkla… Sor sana seslenip seni kandıran yalancıya inat. Sor; “neyin var?” Diye… Sor; “sana verebilecek neyim var?’’ diye…

İnanma “bir şeyim yok’’ yalanına… Ben dedemin söylediklerini yapamadım birçok zaman. İşte bu yüzden her yer enkaz, her yer toz duman. İşte bu yüzden enkaz altında ruhum ve işte bu yüzden yalancı; gururum.

Daha çok şey var söyleyeceğim fakat sana hücremden gizlice sesleniyorum. Eğer fark ederse gururum sana seslenişlerimi; bu son olur. Ulaşırsa sana göz bebeklerimden dışarı saldığım bu sessiz kelebekler, anlatırlar sana anlaşılması gerekeni. Yok, eğer tamamlayamazlarsa yolculuklarını, o zaman da beklerim anlayacağın güne kadar seni.

Gelip bir gün sorarsan yine “neyin var?’’ diye… Bil ki cevabım “Sorma, bir şeyim yok.’’ Olacaktır. Omzuma dokunup uzaklaşıp gitmezsen eğer ve inatla göz bebeklerime bakıp sorarsan şefkatle; “neyin var, söyle, inan bana bırakıp gitmem seni böyle.’’ Dersen. Anlarım ki gelip konmuş gönlüne kelebeklerim.

Yok, sormaz da bırakıp gidersen eğer, ben seni yine beklerim.

Bu kadar sana söyleyeceklerim. Soruyorsun değil mi şimdi bana; “sen bana birçok şey söyledin de; peki ben kimim?” diye.

Sen kim misin?

Anne! Sensin o… Baba sen!

Abi, abla, kardeşim; sizsiniz o!

Arkadaşım! Sensin o… Dostum sen!

Öğretmenim! Sensin o!

Ve âşık olduğum insan; sensin o!

Özkan SARI