Mağlubiyet

Kırmızı, sağlam ve oldukça iri bir nar, boşlukta olanca hızıyla düşmekteydi.  Çok geçti artık. Generalin çelikten iradesi bu düşüşü engelleyecek etkinliğini yitirmişti. Sadece o sonsuz boşlukta narın süratle düşerken çıkardığı sessizliği duyabiliyordu. Bu düşüş, belki de Generalin tüm yaşamı boyunca karşılaşacağı ilk mağlubiyetinin yolculuğuydu.

Generalin içinde, derinlerinde, ıssızlığını fırsat bilip örümceklerin ağlar ördüğü koyu bir karanlıkta, nar; ıstırap veren bir çarpmayla bir daha bir araya getirilemez biçimde onlarca, yüzlerce tanelerine ayrılarak dağıldı. Bir çağın kapanıp yeni bir çağın başlaması gibi, yeni bir devir başlıyordu.

Odanın kapısı iki muhafız tarafından açıldı. İçeriye giren ise General Annett’di. Bu kez üzerinde savaş kıyafetleri yoktu. Saçları, miğferinin içine kolayca girebilmesi için toplanmış da değildi. Annett ayaklarının zemine değip değmediğinin anlaşılamayacağı bir hafiflikle ilerledi. İçerideki ışığın kaynağı olan şöminenin önünden geçerek Generalin koltuğuna oturdu. Onu tuvale nakşetmek için bekleyen bir ressama poz verircesine başını kaldırdı ve bakışlarını Generale yöneltti.

Generalin üzerinde Annett’in aksine savaş kıyafetleri vardı. Önce miğferini çıkarıp Annet’in ayakları önüne bıraktı. Ardından keskin bir metal sesi duyuldu. Kılıcıydı bu! Onu da çıkarıp miğferinin yanına bıraktı. Son olarak tüm bedenini kaplayan üst zırhını da çıkarıp bir köşeye fırlattı. Üzerinde sadece çelik örgü iç zırhı kaldı.

General birkaç adım atıp Annett’e yaklaştı. İlk kez onu bu kadar yakından ve üzerinde savaş kıyafetleri olmadan görüyordu. Hiçbir noktasını kaçırmadan izlemek istiyordu. Omuzundan arkaya toplanmış saçlarına dikti gözlerini, alnının başladığı sınırlara dek izledi. Bir şey arıyordu. Bulursa belki zamanı geri alabilir, tanelerine ayrılıp paramparça olan narı tekrar bir bütün hale getirebilirdi.

Annett’in yeşil gözlerini uzun kirpikleri koruyordu. Sanki birer tuzaktı, her bir kirpiği zehire bandırılmış, birazdan olanca hızıyla yerlerinden fırlayacak, Generalin gözlerine saplanıp onu kör edecekti. Kaşları, Generalin ordusunun okçu birliklerinin yayları gibi kalın ve karşısındaki kişiye kendisini zavallı hissettirecek bakışların azametini arttırır nitelikte çatıktı. Burnu, hafif çıkık elmacık kemikleri arasında, kusursuz, minyatür bir mısır sütunu gibi uzanıyordu. Generalin aksine yüzünde en ufak bir yara izi yoktu. Bunca savaşa girmiş bir savaşçı için bu imkânsızla eş değer bir durumdu. Dudaklarına carmin sürmüş, dalgalanarak yanan şömine ateşinin aydınlattığı bölgeleri parlıyordu.

Generalin gözleri, Annett’in boynunda sağlı sollu aşağı uzanan kaslara ve onların bittiği yerde kutsal kilise kâsesine benzeyen boğaz çukuruna bakıyordu. Tek bir yara izi yoktu. Bu nasıl olabilirdi? Gerdanı, henüz başlamamış bir savaşın meydanı kadar doğal ve genişti. Teni ay gibi parlıyordu. Omuz başlarından kavisle aşağı inen kırmızı elbisesi memelerini saklıyor, korsenin sıkıştırdığı göğüsleri elbisesinin içinden dışarı taşıyordu. Bedeninin geriye kalan tüm yerlerini elbisesi kapatmıştı.

General; doğal, beşeri ve sosyal bilimlerin her türlüsünü iktisap etmiş, savaş sanatlarının inceliklerini öğrenmiş, tüm bu edinimlerinin hamuruyla yoğrulmuş bedeni ve ruhunun bir bütün olduğu, komuta ettiği ordusuyla kimsenin karşılaşmak istemediği, kadınların yatağına girmek için türlü entrikalar sahnelediği ve mağlubiyeti hiç yaşamamış bir komutan, hükümdardı.

Uğrunda Truva Savaşının başladığı Helen’e âşık olmuş başta Paris ve diğerleri olmak üzere hepsine lanetler yağdırırdı. Cleopatra’nın oyuncağı olmuş Roma Kralları Sezar ve Markus Anthonius’u zayıf kişilikler olarak görür, halklarına ihanet ettiklerini düşünürdü. Elde edemediği Anne Boleyn için ülkesinin topyekûn din değiştirmesine neden olan Kral VIII.Henry’yi yerden yere vururdu.

Adına aşk denilen o duyguya kapılmayı bir zayıflık olarak görür, hatta böyle hastalıklı bir duygunun varlığına inanmazdı. Bu, arsız, iradesiz, zayıf bir şımarıklıktan başka bir şey değildi. Peki, ne oldu da General’in gardı Annett karşısında yere indi. Ne oldu da böylesine çelikten bir iradeye sahip, başını gövdesinden ayırdığı insan sayısının bile kayıt altına alınamayacak kadar fazla olduğu bir şövalye, Annett karşısında başını öne eğdi.

Annett genç miydi? Hayır, Kırk iki yaşında hala savaşlarda aktif rol alan bir komutandı ve Bavyera Hükümdarının kızıydı. Annett güzel miydi? Evet, güzeldi fakat bu Generalin gardını düşürmek için bir neden olamazdı. Oysa ki Generalin kollarını ve yatağını nice güzel, genç ve soylu kızlar şereflendirmişti.

O başı öne eğdiren; Annett’in bilgeliğiydi! Komuta ettiği ordunun klasik savaş taktik ve tekniklerini kullanmaması, onu arzulayan onca soylu, prens ve kraldan hiç birinin elde edemeyişi, önceleri siyasi ilişkiler için mektuplaşmaya başladığı General ile şimdilerde kanlı bir fikir savaşına dönüşen edebiyat ve felsefe mektupları. General, fiziki hükümdarlığının yanı sıra zihnen de hükmedebilmeliydi ölümlü bir insana. Bunu başaramadığı bir insan, hele ki bir kadın hiç olmamıştı. Ama sayısı yüzleri geçen uzun mektuplar sonunda farkına vardı ki; Annett, et ve kemikten çok ötesiydi. Yeri geldiğinde yürümeyle aşılamayacak bir çöl, yüzerek geçilemeyecek bir göldü. Generalin zihninde teşkilatlanıp zırha büründürdüğü kelime orduları, Annet’in topraklarına girmeye korkar olmuştu. Öyle yok olurcasına bir mağlubiyet yaşamasalar da büyük kayıplar vererek geri dönüyorlardı.

Şöminenin ateşi odanın içini ısıtmış, Karşı duvara yansıyan kızıl ateş gölgeleri adeta dansa durmuştu. Annett gözlerini kendinden ayırmayan Generale seslendi: “Seninim General!”

General, hiçbir savaş zaferi sonunda şimdi içinde hissettiği duyguları yaşamamıştı. Tüm vücudunda, özellikle ellerinde bir titreme oluştu. Kalp ritmi düzensiz, zihni içinde her daim hazır bekleyen ordusu özensizdi. Annett’a yaklaşıp ellerini tuttu ve ayağa kaldırdı. Annett teslimiyeti kabul etmişçesine sadece bekliyordu. Kısa bir süre sonra Generalin titreyen dudaklarını dudaklarında hissetti, dudakları ıslandı, dili ise Generalin sıcak dilinin meraklı dokunuşlarına maruz kalıyordu.

General, burnunu Annett’in çenesinin altına dayadı. Burnunu derisinden hiç ayırmadan koklayarak aşağı iniyor, olanca gücüyle kokusunu içine çekiyordu, burnu Annett’in göğüsleri arasına geldiğinde, kokusunu içine çekmeye devam ederek öylece bekledi. Az sonra Annett omuzundan kurtardığı elbisesini yere bıraktı. Korsesini çözmesi için Generale döndü.

General korsenin iplerini çözerken beraber olduğu diğer kadınları düşünüyordu. Düşündükçe dehşet içinde kalıyor, Annett’e sahip olmanın verdiği hazzın yüceliğini, bunun sadece basit bir cinsel birliktelik değil bir fetih olduğunu düşünüyordu. Bir maddenin, kalenin, şehrin ya da bir insanın fethi değil, bir bilgeliğin fethiydi bu. Bugüne dek beraber olduğu kadınların kapladığı alanın sadece et ve kemikten oluşan bedenleri kadar olduğunu düşündü. Ne sahip oldukları güzellik, ne sahip oldukları gençlik, ne de sahip oldukları kusursuz vücutları Generalin gözünde bir önem ifade ediyordu. Annett’in kapladığı alan ise et ve kemikten çok ötesiydi; o somut bir gerçeklik değil, soyut bir bilgelik, yücelikti. Bedeni ise bu bilgeliğe yuva olmuş bir kaleydi. Onunla bütünleşmek, boşluklarını doldurmak, adeta kutsal bir görevin son aşaması gibiydi.

Korse Generalin ayakuçlarına düştü. Annett’i kendine çevirip burnunu yine göğüsleri arasına dayadı. Önce göbeğine, oradan bacak arasına doğru yol aldı. Annett hem Generalin sıcak nefesini, hem de dilinin ıslak dokunuşlarını teninde hissediyordu. Şömine ateşinin titrek kızıl gölgesine karışan inlemeler, saatlerce sürdü.

General şömineye birkaç odun daha atıp, ayakta çırılçıplak bekleyen Annet’in önünde şövalye çöküşünü gerçekleştirdi. Boynunu öne ve aşağı eğdi. Yüzünde vakur bir tebessüm, içinde galip bir huzur vardı. Annett yere eğilip Generalin kılıcını aldı. Onun da yüzünde vakur bir tebessüm, içinde galip bir huzur vardı. Havaya kaldırdığı kılıcı tüm gücüyle Generalin boynuna indirdi. Generalin başı bedeninden kanlar içinde ayrılıp Annett’in ayakları önüne düştü.

Kırmızı, sağlam ve oldukça iri bir nar, boşlukta olanca hızıyla düşmekteydi.  Çok geçti artık. Generalin çelikten iradesi bu düşüşü engelleyecek etkinliğini yitirmişti. Sadece o sonsuz boşlukta narın süratle düşerken çıkardığı sessizliği duyabiliyordu. Bu düşüş, belki de Generalin tüm yaşamı boyunca karşılaşacağı ilk mağlubiyetinin yolculuğuydu.

General terler içinde şiddetle titreyerek gözlerini açtı. Etrafında eşleri ve hekimi vardı. Gördüğü rüya ile şu an gördükleri arasında gelip giderken taşlar bir anda yerine oturdu. Hekim ellerini elleri arasına aldı. Biliyordu ki bu sıtma nöbetlerinin artık sonuncusuydu. Titremesi kademeli olarak azalan Generalin zihninde tek bir şey vardı: Annett! Ve son kez gözlerini yumdu. Hekim oda içinde bulunanlara dönüp seslendi: General öldü!

O sırada çok uzaklarda bir şatoda, mum ışığında mektubunun son kelimelerini yazıyordu Annett: “Mağlupsun General!”

Özkan SARI

Coğrafya Kader midir?

Küçük butik otellerin bulunduğu sokaklardan sahile iniyorum.

İstisnasız tüm gezi ve av tekneleri omuz omuza vermiş dinleniyorlar. Geçtiğimiz yaz oldukça yorulmuş olmalılar. Dalgaların etkisiyle kimi önündeki betona, kimi yanındaki komşusuna çarpıyor hafifçe. Yine de hallerinden memnun gibiler. Hava hafif bulutlu ve güneşli. Kapalı hediyelik eşya standlarını kediler sahiplenmiş, her birinin üzerinde bir kedi uyuyor.

Dalgakırana doğru yaklaşırken sokak köpekleri beni fark ediyor. Anlıyorlar yabancı olduğumu, belli ki daha önce görmediler buralarda. Yatmaktan uyuşmuş bedenlerini yerinden kaldırıp bana doğru yürüyorlar. Kendi aralarında: “Belki bu yeni oğlanın bize verecek bir yiyeceği vardır.” Dediklerine eminim. Kuyruk sallayarak biraz yanımda dolaşıyorlar. Bende yiyecek bir şeyler olmadığını anladıklarında, biri hariç diğerleri uyuşuk uyuşuk geri dönüyor. Artık ben de onlar için “Yeni oğlan” Değilim. Kalan siyah köpek bir müddet benle dalgakıran üzerinde yürüdükten sonra o da geri dönüyor. Aç olmadıkları her hallerinden belli. Sadece Şubatın ıssızlığından sıkılmışlar belli ki… Maaşallah koyun gibiler, oysa benim mahallemin köpeklerinin açlıktan kaburgaları sayılıyor. Sıvasız evlerde yaşayan insanlar o kadar doyurabiliyor.

Dalgakıranın sonuna ulaşıp kayalıklara oturuyorum. Gözüm kayalıklar üzerinde yapışık duran deniz kabuklularına takılıyor. İstiridyeye benziyorlar. Onlarca, yüzlerce. Hiç biri denizin içinde değil. Dalgaların getirdiği deniz suyunun kayalıklar üzerinde ulaştığı son nokta ile kayalıkların deniz içine doğru devam eden başlangıç noktaları arasında bir yerlerde konuşlu hepsi. Belli ki deniz içinde olmak uygun değil onlar için, ya da kayalıkların kuru noktalarında olmak. Bir tür bağımlılık gibi, ne büsbütün içinde ne de büsbütün dışında.

Bizler de onlar gibi değil miyiz? Ne kadar özgür, ne kadar bağımsızız? Bu ülke bizim yuvamız, tıpkı o deniz kabukluları gibi, insanın içine karışsan boğuluyorsun, dışına çıksan yaşayamıyorsun. O kayalığın üzerindeki belirli alanlar gibi, yapışıp kalmışız bir noktasına…. Ne büsbütün içinde, ne büsbütün dışında!

Uzun uzun izliyorum o kabukluları… “Ya ben niye bu denizin bu kayası üzerindeyim.” Diyen oluyor mudur içlerinde. “Ben neden Muğla’dayım da Samsun da değilim.” Ya da “Ben neden Türkiye’deyim de Norveç de değilim.” Gibi sorular soran oluyor mudur? Hiç yapıştığı kayadan ayrılıp Samsun’a doğru yola çıkan oluyor mudur? Sanmam. Peki onlar da “Coğrafya kaderdir.” Diye düşünüyor mudur? Onu da sanmam.

Saçmalıyorum işte…

Oradan ayrılıp arabayı park ettiğim yere yöneliyorum. Küçük bir marina takılıyor gözüme. İçinde birbirinden lüks yatlar. Eminim bir çoğu milyon dolarlık. Sahildeki küçük tekneler gibi yorgun gözükmüyorlar. Hepsi tüm haşmetiyle sarsılmadan bekliyor yerlerinde. Dalgalar bulundukları yere giremediği için, hiç biri sallanmıyor. Gövdeleri aynı denizin suyu üzerinde olsa da limanları farklı!

Sahilden uzaklaşıp dar sokaklara giriyorum. Açık olan esnaflar birer tabure atmış, dükkan önlerinde çaylarını yudumluyor. Bir çoğu kapalı zaten.

Kesme taşlı yol üzerinden tatlı bir meyil tırmanırken gözüme; “Anayurt” isimli şirin bir otel takılıyor. Gülümsüyorum. Bahçesinde, görevli olduğu anlaşılan orta yaşlarında bir kadın duruyor. Tel çitlere yaklaşıp soruyorum:

“Abla merhaba, “Zebercet” Burada mı?”

Kadın şaşkın şaşkın gözlerime bakıyor. Belli ki anlam veremiyor bu soruya.

“Zebercet diye bir şey yok burada.” Diye cevaplıyor.

Teşekkür edip ilerliyorum. Hemen yanında “Sinekli bakkal” adında bir market var. Önünde duruyorum. Yine gülümsüyorum. İçimdeki muzip ile biraz tartıştıktan sonra benim dediğim oluyor ve yola devam ediyorum.

Sonra şehitlerimiz geliyor aklıma. Birisinin bana yanaşıp: “Onlarca şehidimiz var. Duydun mu?” Diye sorduğunu hayal ediyorum. Benim de: “Şehit diye bir şey yok bu topraklarda, savaş diye birşey yok.” Dediğimi. Sadece hayal ediyorum. Çünkü o kadına sorarken Zebercet’in zaten orada olmadığına ne kadar eminsem, şehitlerimizin olduğuna da o kadar emin oluyorum. Her zaman kurgu işe yaramıyor.

Kafam karışıyor. Kediler, köpekler, sahildeki tekneler, kaya üstündeki deniz kabukluları, marinadaki yatlar, bağımsızlık, özgürlük, Anayurt oteli, Zebercet, Sinekli bakkal, sıvasız evler, hepsi kafamı karıştırıyor.

Şehitlerimiz; hadi şu marinada duran yatlara hiç binmemişlerdir eminim de peki şu sahilde bağlı teknelere hiç binmişler midir? Binmedilerse eğer, peki hiç denizi görmüşler midir?

Madem “Coğrafya kaderdir.” De bu canına yandığım “Keder” hep mi garibedir.

Saçmalıyorum işte!

Saygıyla…

Özkan SARI

Kravat

Yağmur damlaları yaşlı adama hoş geldin dercesine cama vurup patlayarak süzülüp gidiyordu. Otobüsün şehir otogarına varmasına az bir zaman kaldı. Yaşlı adamın içerisinde ılık bir heyecan, buğulu gözlerinde ağır bir özlem vardı. Eşi hemen yanında, yaklaşık üç saattir uyuyordu.

Askerliğinin dışında köyünden hiç uzun süreliğine ayrılmamıştı. Zaten başka bir yerde de yapamazdı. Eşi ve kendisi dışında tam on iki boğazı daha besliyordu. Dört inek, altı koyun, atı yağız, kedisi mırmır, köpeği demir. O; toprağa, yeşilin kokusuna, hayvanlarına âşık… Parası az, sevgisi çok bir Anadolu insanıydı.

Otobüsün perona yanaşıp yavaşlamasıyla, yaşlı adamın kalp atışlarının hızlanması aynı anda oldu. Birazdan oğluna kavuşacak, evlat kokusunu doyasıya içine çekecekti. Heyecanla eşini dürttü. “Hanım uyan gari, geldik.”

Yaşlı adam uzun uzun, tepeden tırnağa oğlunu süzdü. Gözlerini, alnını, ellerini öptü. Gözleri doldu. Oğlu siyah bir takım elbise içinde, saçları özenle taranmış karşısında duruyordu. Birden yaşlı adamın babasının sözleri geldi aklına: “Torunlarımın kravat taktığı bir işleri olsun.” Yaşlı adamın gözlerinin nemi daha da arttı. Tekrar tekrar sarıldı oğluna…

Tuttukları taksiyle oğlunun çalıştığı yere gittiler. Genç adam annesini ve babasını geniş, güzel bir masaya oturttu. Az sonra güzel tabaklarda yemek servisi geldi. Yemek servisi yapan garsonlar yaşlı adam ve eşine özel bir ilgi gösteriyordu. Yaşlı adam ilk kez bir restoranda yemek yiyecekti. Heyecanlandı. Tedirgin oldu ve utandı. Gördüğü ilgi karşısında gururu katmer katmer oldu. Her fırsatta oğluna bakıyor, takım elbise içindeki oğluyla gurur duyuyordu. Üstelik elbisesinin sol üst cebinde ismi de yazıyordu. Kravat taktığı bir işi vardı. “Artık ölsem de gam yemem” dedi içinden. Yemeğin ardından gelen, ömründe ilk kez yediği künefe tatlısı, yaşlı adama kendisini özel hissettirmişti.

Restorandan ayrılırlarken hemen hemen tüm çalışanlar yaşlı adamın ve eşinin elini öpüp uğurladılar. Yaşlı adamın yüzünde çocuksu bir tebessüm, gözlerinde mutluluk buğusu, hayatının en özel günlerinden birini yaşıyordu.

O geceyi, oğlunun iki odalı apart dairesinde geçirdiler. Uyumakta zorlandı yaşlı adam. İki eli birbirine kenetli ensesine koymuş, duvara bakıyordu. Koyunlarını, ineklerini, bahçede ekili olan domates ve biberlerini düşündü. Köpeği Demir’i düşündü.”Merak etmiştir şimdi bizi” dedi belli belirsiz bir ses tonuyla. Sonra aklına oğlu geldi. “Yiğidim, tek yavrum, civan boylum” dedi içinden. Takım elbise giyiyor, kravat takıyordu. Hem de cebinin üstünde ismi yazıyordu. Yüzünde yine çocuksu bir tebessüm, içinde ılık bir huzur oluştu. Göz kapakları ağırlaştı. “As-la-nım” dedi sayıklarcasına, alt ve üst kirpikleri birbirleriyle buluştu. Ömrünün en huzur dolu uykularından birini yaşadı yaşlı adam.

Caddeden gelen korkunç korna sesleriyle uyandılar. Hazırlanıp otogara doğru yola çıktılar. Otogarda, büfeden aldıkları simitlerini yeyip, çaylarını yudumladılar. Yaşlı adam gözlerini oğlundan alamıyor, büyük bir gururla oğluna bakıyordu. Takım elbise giyiyor, kravat takıyordu. Yaşlı adamın dünyasında öylesine önemliydi ki bu durum… Köye döndüğünde göğsünü kabarta kabarta anlatacaktı oğlunu, kravat takıyor diyecekti. Kravat demek güzel bir iş demekti, kravat demek saygınlık demekti, kravat takmak adam olmak demekti. Öyle ya; bir zamanlar babası: “Torunlarımın kravat taktığı işleri olsun.” dememiş miydi?

Son kez oğluna sarıldı, kokladı. Gözlerini, alnını, ellerini öptü. Ardından otobüsteki yerlerine oturdular. Geri dönüş başladı.

Yağmur damlaları, yaşlı adama güle güle dercesine cama vurup patlayarak süzülüp gidiyordu. Yaşlı adamın içerisinde tarifsiz bir mutluluk vardı.

Yaşlı adam eşine dönerek, heyecanlı bir ses tonuyla: “Bizim oğlumuz gravat takıyo hanım” dedi. Eşi uyuyordu. Ardından cama döndü. Dışarıdaki yağmuru izledi. Başını koltuğa dayadı, gözlerini kapattı. Yüzünde yeniden çocuksu bir tebessüm: “Benim oğlum gravat takıyo, hem de bana küfene yedirdi.” dedi içinden.

Yaşlı adamın gözlerini kapattığı anlarda, oğlu restoranın mutfak kapısını açıp içeri girdi. El cihazına bakarak: “Beş numaralı masaya üç adet tek İskender, yirmi dakika sonra üç adet künefe, biri kaymaksız.” diye seslendi.

Ardından mutfaktan geri çıkıp başka bir masaya yöneldi.

Üzerinde siyah bir takım elbise, boynunda ise bir kravat!

Özkan SARI

Eğer Gerçekten Sizin Peşinizdelerse, Yaptığınız Paranoyaklık Değildir!

“Ne düşünüyorsun?”

“Ne düşündüğümün ne önemi var ki; önemli olan neden düşündüğüm olmalı.”

“O zaman sorumu değiştiriyorum, neyi, neden düşünüyorsun?”

“Neyi, neden düşündüğümün ne önemi var ki; önemli olan düşüncelerin eyleme geçebilmesi değil mi? Bilgi ve düşünce ikilisi el bombasına benzer, her zaman potansiyel olarak bir tehlikedir. Ama pimini çekip fırlatmadığın sürece(eyleme geçmezse) kıyamete kadar zararsız bir şekilde bekleyebilir. Salt düşüncenin ne önemi var, kime ne faydası var. Bilgi de baraj kurup biriktirdiğin suya benziyor, baraj kapaklarını açmazsan ne işlevi var baraj duvarlarına yük olmaktan başka. İşte o baraj kapaklarını açmak; bilgiye bir yorum getirebilmekte gizli. Bilgiye bir yorum getirebilmek; düşünce de gizli. Unutma, yorumsuz bilgi faydasız, bilgisiz yorum tehlikelidir.”

“Sen neden böyle şeylerle zihnini meşgul ediyorsun? Hayat sandığından daha kısa, bunlarla vakit kaybetme, tadacağımız zevkler var.”

“Bak dostum! İnsan denilen canlıdan oluşan toplumlarda artık insanı iki guruba ayırabiliriz. Birincisi ve çoğunluğu oluşturanlar; “Bilgisiz yorumcular(aynı zamanda uygulayıcılar)”, yani tehlikeliler. İkincisi ve azınlığı oluşturanlar; “Yorumsuz bilgililer(aynı zamanda hareketsizler)”. Üçüncü(Bilgisiz yorumsuzlar) ve dördüncü(Yorumlu bilgililer) guruplar da var fakat onlar ambalajlı gıdaların üzerinde yazan “Eser miktarda fındık, fıstık içerir.” Kategorisine girdiğinden sıralamaya dahil olamıyorlar.”

“İnan söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Anla diye anlatmıyorum zaten, düşün diye anlatıyorum. Bunlar benim anladıklarım değil zaten, düşüncelerim. Anlamanın öyle kolay olduğunu mu sanıyorsun?”

“Peki, bak biraz düşününce ne geldi aklıma? “Bilgisiz yorum tehlikelidir.” Diyorsun. Bilgiyle birlik olan yorum da tehlikeli olamaz mı?”

“Hımm! Benden önce girdin konuya. Biraz sonra da ondan bahsedecektim. Olur, daha doğrusu olabilir. Hem de çok tehlikeli olabilir. Dinle: “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” Bu satırlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da okul müdürlüğü yapan bir öğretmenin her eğitim sezonu başında öğretmenlere gönderdiği bir bildiriden alıntı. İşte burada vurgu yapmak istediği yer; bilgiyle birlik olan yorumun, hastalıklı düşüncelerin hükmünde ne sonuçlar doğurabileceğidir.”

“İyice kafamı karıştırıyorsun!”

“Kafan karışmıyor aslında, duruluyor. Sen buna alışık olmadığın için bu durulmayı karışıklık olarak algılıyorsun. Ve zihnin bu durulmadan rahatsızlık duyuyor. Anlamanın öyle kolay olduğunu mu sanıyorsun? Burada şunu açıklamadan geçmeyelim… Yukarıdaki örnek olumlu anlamda tersi de olabilirdi. Ama “Bilgisiz yorum” her koşulda tehlikelidir. Virüs gibidir, çığ gibi büyür. Tesirinde kaldıkça, geçerli doğrunun o olduğu yanılgısı zihnini kuşatır.”

“Saçma. Ve söylediklerin saçmalık. Ben bunlarla uğraşamam dostum. Hayat kısa ve ne zaman son bulacağını da bilmiyoruz. Geçmişin günahları umurumda değil, kaldı ki geleceğin sevabına ortak olmak gibi bir niyetim de yok. Bilinen insanlık tarihi boyunca yeryüzünde savaşın olmadığı yıl sayısı sadece altmış beş(65), sen kalkmışsın nelerden bahsediyorsun. Ben gidiyorum, karnım acıktı.”

(Bu sırada kapı çalınır…)

“Oğlum! Kiminle konuşuyorsun sen?”

“Kimseyle anne! Ne istiyorsun?”

“Hadi gel, yemek hazır.”

“Tamam, acıkmıştım zaten!”

Özkan SARI

Bazen Üç Yanlış Tüm Doğruları Götürür!

Çernobil nükleer felaketi yaşandıktan bir süre sonra Sovyetler Birliği, facianın izlerini silmek için radikal planları uygulamaya başlar. Bunlardan biri de insandan arındırılan yerleşim yerlerinde yaşamaya devam eden, yoğun radyasyona maruz kalmış hayvanların öldürülerek gömülmesidir. Bu iş için ayrı bir askeri birim oluşturulur ve tek görevleri budur. Sahipleri tarafından terk edilen evcil hayvanların bir çoğu da ne yapacaklarını bilemeyerek gruplar halinde yerleşim yerlerine yakın ormanlık alanlara giderler.

Bu iş için kurulan askeri birimler hayvan avına başladıklarında çok ilginç bir olay yaşanır. Ormanlık alandaki ya da açık kalan binalarda saklanan özellikle evcil hayvanlar, insan sesini duyduklarında büyük bir sevinçle askerlerin üzerine doğru koşmaya başlarlar. Uzun bir süre sonra insanlar geri dönmüştür ve hasret son bulmuştur. Tekrar sahipleri tarafından kucaklanacak, doyurulacak, ve onlara olan sadakatlerinin mutluluğunu yaşayacaklardır. Evcil hayvanların yanı sıra vahşi hayranların bile gelen insanları ilgiyle izledikleri görülmüştür.

Ama yanılan hayvanlar olmuştur!

Kesinlikle dokunulması ve hayatta bırakılması yasak olan hayvanlar, büyük bir sevinçle üzerlerine koştukları askerler tarafından bir bir vurularak öldürülmüşlerdir. Bazı askerler bu işi yapamayacaklarını belirtip başka görevler için başvuruda bulunmuşlardır. Aklınıza gelebilecek tüm evcil hayvanlar ve yaklaşılabilen vahşi hayvanlar yavrularıyla beraber öldürülmüştür.

Amacım, burada yapılan uygulamanın doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmak değil. Belki de insan tarafından o aşamaya getirilen bir felaketin sonrasında doğru olan buydu. Beni etkileyen asıl konu ise o hayvanların neler hissettiğiydi. Nasıl bir sevinçle kendilerini bekleyen namluların üzerine koşmuşlardı? Vuruldukları an neler hissetmişlerdi? O an ölenler belki de şanslıydı, çok sayıda hayvan vurulduğunda ölmemiş, yaralı halde insana doğru ilerlemeye devam etmişti. Çünkü çaresizlerdi ve insandan başka sığınacakları bir kapı yoktu.

Bunu bize neden anlattın derseniz eğer hemen açıklayayım; aylardır Avusturalya kıtası yanıyor. Kontrol altına alınamayan yangınlarda 500.000.000 (Beş yüz milyon) hayvanın öldüğü belirtiliyor. Yangın görüntülerini izlerken tıpkı çernobilde olduğu gibi insanlara koşan hayvanlar gördüm. İnsanlara sarılan koalalar, kangurular. Öyle bir sarılıyorlar ki ne hissettiklerini anlayabiliyorsunuz. Çünkü çaresizler ve insandan başka sığınacak kapıları yok.

Bu yazıyı; küresel ısınmaya son! Hayvan hakları! İnsanlık nereye gidiyor! Duyarsızlaştık! Gibi söylemlere malzeme yapmak için yazmadım. Çünkü hepimiz az ya da çok bu günahların ortağıyız. Tek amacım her iki olayda da o hayvanların ne hissettiklerine dair kendimce empati kurmaktı. Seslerini duydukları o insanlara koşarken, ya da sarılırken ne hissettikleri…

Hayvanlar herşeyin farkında. Bu dünyanın kaderinin insan denilen canlının elinde olduğunun farkında. Kendilerini ve doğayı yaşatacak olanın da yok edecek olanın da insan olduğunun farkında.

Yok eden de insan, var eden de.

Peki siz hangisi siniz?

Yok eden mi, var eden mi?

Cevabı basit aslında…

Yok ediyor ve yok oluyoruz!

Hayvanlar her şeyin farkında!

Özkan SARI