Karanlıkta Bir Işık, Işık’ta Bir Karanlık!

İki el birbirini eşit kuvvetle hiçbir zaman tutmaz. Biri daima daha sıkı tutar.

Küçük kız çocuğu daha sıkı tutuyordu genç kadının elini. Bu refleksi neden gösterdiğini muhtemelen bilmiyordu. Sinir sisteminden ziyade daha ruhani bir gücün etkisiydi. Daha çok bir içgüdüydü. Genç kadın bu durumu fark etti ve biraz daha sıktı avucu içindeki küçük elleri.

“Şimdi ne yapmak istersin Işık, nereye gidelim?” Diye sordu genç kadın. Aslında plan hazırdı. Bu sorunun amacı küçük kızı konuşturmaya yönelik bir yemdi. Küçük kız düşünmeye başladı. Ne yapılabileceği ya da nereye gidilebileceği konusunda bir fikri yoktu. Daha önce böyle bir soruyla hiç karşılaşmamıştı. Utandı. Bedeninde oluşan ani ısı artışı, avuç içlerinin nemlenmesine neden oldu. Önemli bir sınavda mutlaka bilmesi gereken bir soruyu cevaplayamayan öğrencinin yaşadığı strese benzeyen bir sıkıntı oluştu içinde, bir suçluluk psikolojisi. Ve ardından çözümleyemediği karmaşık duygular. Böyle durumlarda ağlamaya yakın bir bebeğin dudaklarında oluşan titremeye benzer hareketlenmeler olurdu dudaklarında. Yine o anlardan biriydi. Genç kadının olanları anlayabilmesi pek mümkün olmasa da küçük kızı anlamaya çalıştı ve yaşadığı bu strese son veren cümle çıkıverdi ağzından:

“Hadi bakalım Işık. Önce güzel bir kafeye gidip kahvaltı yapacağız. Ardından güzel bir çocuk parkına gidip oyuncaklara bineceğiz. Sonra da sinemaya gideceğiz. Tamam mı?”

“Tamam” Dedi küçük kız. Sesi gırtlağında değil de daha derinlerinde üretilmiş gibiydi. Beş harflik bu kelimeyi yüksek dalgalar gürültüyle taşımış fakat sahil kumları üzerine sessizce bırakıvermişlerdi.

Garson masaya kahvaltılıkları sererken, genç kadın gelen mesajlarını kontrol ediyordu. Küçük kız oturduğu sandalye üzerinde bir heykel gibi sabit duruyor, gözleri hep yere bakıyordu. Elleri ise birbirine kenetli, bacak aralarında duruyordu. Garsonun sıkılmış portakal sularını masaya bırakmasının ardından genç kadın gülen yüzüyle küçük kıza seslendi:

“Acıktık değil mi Işık? Şimdi hepsinin tadına bakacaksın. Karnımızı bir güzel doyuralım. Daha çok işimiz var.”

Küçük kız başını hareket ettirmeden gözlerini yukarı kaldırıp masa üzerine baktı. Masaya konulmuş küçük cam kâsedeki birçok şeyin ne olduğunu bilmiyor ve ilk kez görüyordu. Tanıdık yiyeceklere kaydı gözleri; peynir, zeytin, domates ve tabi ekmek. Genç kadın samimi ses tonuyla ve heyecanla durmadan bir şeyler anlatıyordu.  Küçük kız ise söylediklerini anlamakta zorlanıyor, o anda nasıl davranması gerektiğini kestiremiyordu. Hem aç da sayılmazdı. Bir açlık çektiği doğruydu fakat bunun midesine giren yiyeceklerle ilgisinin olmadığını öğreneli çok uzun zaman olmuştu. Ara ara genç kadının gözlerine kaçamak bakışlar atıyor, yakalanırsa; tebessüm ve hüznün kördüğüm olduğu bir ifade beliriyordu yüzünde. Biraz da yanakları kızarıyordu. Kalkmalarına yakın, garson masayı toplamaya başladı. Birçok yiyeceği nasıl koyduysa o şekilde geri aldı. Tek bir bozulma olmadan.

Sıra oyun parkına gelmişti. İçinde boy boy, renk renk, ışıl ışıl oyuncakların olduğu bir oyun parkıydı bu. Küçük kız, karşısında duran bu masalsı dünya karşısında heyecanlandı. Yine başını çok kaldırmadan, gözleriyle bir bir süzdü oyuncakları. Hem oyuncakları hem de ağızları kulaklarına dayanmış, anne babalarının ilgiyle izlediği çocukları. Kolları gayriihtiyari olarak hep bedenine yakın duruyordu. Otururken bacak aralarında, ayakta dururken ise vücuduna yapışık!

Genç kadın, çok sayıda aldığı jetonları avucunda sallayarak yanına geldi küçük kızın. Küçük kız daha sık bakmaya başladı genç kadının gözlerine ve daha sık yakalanmaya… Artık yanakları kolay kızarmıyordu ama kördüğüm olmuş tebessüm ve hüznün birbirinden ayrılması da pek mümkün görünmüyordu. Genç kadın hangi oyuncağa binmek istediğini sorduğunda, küçük kızın zihninde yine bir karmaşa patlak verdi. Savaşa tutuşmuş duygular, ruhuna pranga takmış anılar, ucu sivri çengellere dönmüş acıtan sorular, bitmek bilmeyen karanlık rüyalar ve herhangi bir röntgen, mr, kesityazar gibi cihazların tespit edemeyeceği sızılar, acılar. Ağzı kulaklarına değercesine hepsine binmek isteyen ve hiçbirine binmek istemeyen birden fazla kişiliğin tepinip durduğu körpe bir beden…

Başkalarına ait oyuncaklara izinsiz biniyormuş gibi hissettiği bir ruh halinde sırayla oyuncaklara bindi küçük kız. Eklemleri kireçlenmiş ve taşlaşmışçasına yukarı kaldırmadığı(kaldıramadığı) başı hep önde ve bakışları sırayla genç kadın, çocuklar ve aileleri üzerinde…

Oyun parkından çıkıp sinema gişesinin olduğu yere doğru yürümeye başladılar. Bu sırada genç kadın “anne” diye hitap ettiği biriyle telefonda hararetli bir konuşma yapıyordu. Karşıdaki sesin ne söylediği belli olmasa da genç kadının telefonu kapatırken ne söylediği açık ve netti: “Anne o henüz sekiz yaşında! Neresi yanlış bu yaptığımın?”

Film başlar başlamaz salondaki tüm çocuklar kahkahalar atmaya, abuk sabuk sesler çıkarmaya başladılar. Perdede gördükleri animasyon karakterlerin suratları ve duruşlarındaki komiklik çocukları güldürmeye yetiyordu. Küçük kız alışık olduğu karanlık içinde kendini biraz rahatlamış hissediyor, perdede oynayan film karşısında yer yer dişleri ortaya çıkmadan gülümsüyordu. Yüksek sesle gülerse ve bu duyulursa sanki bir hata işleyecekmiş korkusuyla dudaklarını demir gibi kapalı tutuyordu. Belli bir kesit aralığında olsa da an be an film kendine çekiyordu küçük kızı. Sol eli bacak arasında, sağ eli genç kadının avuçları içindeydi. Filmin bitmesiyle salon ışıkları açıldı. Küçük kız karanlıkta görülmeyen yüzüne çeki düzen verip, film boyunca perdeye uzattığı başını şimdi tekrar öne eğdi.

Zaman ilerlemiş, geri dönme vakti gelmişti. Gün, bir pamuk şeker gibi eriyip gitmişti.

Genç kadın ve küçük kız el ele tutuştukları o ilk noktaya vardılar. Önlerinde kocaman, kızıl tuğlalardan örülmüş bir bina yükseliyordu. Girişinde bulunan demir parmaklıklı kapı açılmış, mavi önlüğüyle bir kadın kendilerine yaklaşıyordu. Küçük kız o gün hiç kaldırmadığı kadar başını yukarı kaldırıp karşısında durduğu ve birazdan içeri gireceği kızıl bina üzerindeki yazıya dikti gözlerini: “Anadolu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu”

Genç kadın ara ara yaptığı gibi o gün de bir çocuğu izinle dışarı çıkarmış ve biraz olsun farklı bir gün geçirmesini sağlamıştı. Annesinin ve eşinin tüm itirazlarına rağmen bunu yapmaya devam ediyordu. Henüz bir çocuğu yoktu fakat olduğunda bu alışkanlığına devam edip etmeyeceğini bilmiyordu. Ne aldığı yüksek eğitim, ne okuduğu onca kitap, ne seyahat ettiği onca ülke, ne de her daim beraber olduğu seçkin çevre, dünyayı ve insanı anlama noktasında ona yeterli gelmiyordu. Hayat hiç de ona öğretilen gibi değildi. Nasıl oluyordu da evren içerisinde her şey birbirinden bu kadar uzak ama birbirine görünmez iplerle aynı derecede bağlı olabiliyordu. Hayır hayır! Dünya bir tane değildi. Doğan her insan aynı dünyaya değil, ayrı bir dünyaya doğuyordu. Yer yer kesişse de herkes ayrı bir hikâyenin rotasında yürüyordu. İnsan, medeniyetini geliştirip yücelttiğini düşün(dür)üyor, bunu boyalı, kınalı cam kutulardan servis ediyor, aslında her geçen gün keskin çizgilerle birbirinden uzaklaşan sınıfların daha da keskinleşen ve kalınlaşan çizgilerini gizliyordu. Parlak, sapsarı bir madalyonu bize sallarken, kararmış, kömürleşmiş ve kokuşmuş diğer yüzünü çevirip kimse bakmak istemiyordu.

Yazar ise öykünün uzadığını fark etti. Artık bitirmeliydi. Benliğinden taşan, kelime olarak beyaz bir kâğıtta yer almak için sırasını bekleyen hislerini zor zahmet geriye itti. Elbet orada sonsuza kadar kalmayacaklardı. Bir şiir, bir öykü içinde onlar da kendine bir yer bulacaktı.

Genç kadın görevliye teslim ettiği küçük kızın uzun uzun gözlerine baktı. Ellerini elleri arasına alıp, yanaklarından öptü. Muhakeme gücünü yitirmiş bir akıl hastası gibiydi. Kim daha aciz, kim daha çaresizdi? Kim daha suçlu, kim daha güçsüzdü? Kocaman harflerle yazılmış “esirgeme” kelimesine takıldı gözleri. “Ne’yi, kimi, ne’yden, kimden esirgiyordu bu kızıl bina?”

Genç kadın uzaklaştıkça, küçük kız yatakhanesine yaklaştı.

O gece bir rüya gördü küçük kız. Gittiği oyun parkındaydı. Neşeliydi, ağzı kulaklarına değiyordu. Avazı çıktıkça kahkahalar atıyor, kendisini izleyen annesine ve babasına bakıyordu. “Anne”, “Baba” diye haykırıyor, onlara el sallıyordu. Sonra birden üzerinde bulunduğu oyuncak durdu. Aşağı inip koşarak annesi ve babasına yöneldi. Tam sarılacakken içlerinden geçip gittiğini fark etti. Geri dönüp karşılarında durdu. Konuşmuyorlar, sadece küçük kızın gözlerine bakıyorlardı. Küçük kız önce annesine dikti bakışlarını, göğsüne saplanmış büyükçe bir bıçağın açtığı delikten sızan kanlar, annesinin elbisesini kızıla boyamıştı. Sonra babasına kaydırdı bakışlarını, sağ bileğine takılmış kelepçeyi fark etti, diğer kelepçe ise annesinin sol bileğine takılıydı. Geriye dönüp oyun salonunun elektrik panosunun olduğu yere yöneldi küçük kız. İlerledikçe boyu kısalıyor, yaşı küçülüyordu. Panonun karşısına geçtiğinde dört yaşında bir kızdı. Ayakları üzerinde yükselip, lambaların bağlı olduğu şarteli indirdi ve ortalık zifiri karanlığa giyindi. Ve hemen oraya kıvrılıp uykuya daldı Işık.

O sırada yatakhanenin ışıkları açıldı. Küçük kızın yatağı başına gelen görevli bir kadın usulca seslendi:

“Işık uyan!”

“Bugün bayram…”

Özkan SARI

Düzenin Düzensizliği

Kışlıkları bir bir dürüp kaldırdım.

Yazlıkları ise uyandırdım kış uykularından. Hepsini çamaşır makinesine atıp yıkamak istesem de üşengeçliğimi mağlup edemedim.

Sonra dip köşe süpürdüm her yeri. Ah ah! Nasıl da yumak yumak olmuş tozlar koltuk altlarında. Hele balkon camları kış ile girdikleri savaşta perişan düşmüş asker gibiler. Aldığım ucuz mikro fiber bezler bir boka yaramadı af edersin. Gazetenin gözünü seveyim. Gözüm eski gazetelerin haberlerine takılıp başında onlarca dakikayı heba etmesem daha hızlı olabilirdim ama merak işte!

Artık akşamları balkonda vakit geçiririm diye bir de balkonu yıkadım. Çamur olmuş çamur! Ne kadar dikkat ettiysem o kadar aşağıya su kaçırdım. On birinci kattan dökülen su mutlaka birkaç daireyi rahatsız etmiştir. Apartmanın ortak Whatsapp gurubundan şikâyet eden olur mu diye beklesem de yazan olmadı. Üst komşum Halit Amca ne zaman beni görse eğilip büzülüyor: “Oğlum kusura bakma, malum torunlar gün içinde bizde kalıyor, çok gürültü yapıyorlar farkındayım. Hakkını helal et!” Yanaklarını sıktırıp öpesim gelse de “Ne gürültüsü, ben hiç ses duymuyorum.” Diye karşılık veriyorum ki rahatlasın istiyorum. Halit Amca’nın daire kendisinin de ne oluyor? Matahmış gibi bir de yüz binlerce lira istiyor müteahhitler bu modern mağaralara. En temel ihtiyaçlardan biri olan barınma ihtiyacımız sosyal genlerimize öyle işlenmiş ki yüz metre kare, dört duvar, bir tavan dairelere sahip olmak için ömrümüzü borç ödeyerek geçiriyoruz.

Kütüphanemi ne zamandır ihmal etmiştim. Onu da düzeltmek için geçtim başına. Kitaplar! Ah kitaplar! Her şeyin müsebbibi onlar değil mi? Onlar hayatımda yokken ne çok şey bildiğimi düşünürdüm. Şimdi, kendimi koca bir budala gibi hissettiriyorlar. Hele bazılarını okuduktan sonra yakmak, küllerini balkondan aşağı savurmak istiyorum ama ne mümkün? En çok zoruma giden ise; okumayan insanlarda gözlemlediğim özgüven ve dar algılarının onlara yaşattığı mutluluk. Okumanın bedeli bu mu olmalıydı? Hazır her birine el sürüyorken, açıp içlerini altını çizdiğim cümlelere göz atıyorum. Bir bölüme takılıyor gözlerim:

“İşgal ettiğim yer öylesine küçücük, evrende bulunmadığım ve umurunda bile olmadığım alanın yanında öylesine ufacık, yok sayılacak kadar küçük ki… ve yaşayacağım zaman dilimi benim bulunmadığım ve bulunmayacağım sonsuz zamanın yanında öylesine az ki… Oysa bu atomun, bu matematiksel noktanın içinde kan dolaşıyor, bir beyin çalışıyor, birtakım istekleri var… Ne kepazelik! Ne saçmalık!” (*)

Bu ne kepazelik! Bu ne saçmalık! Değil mi? Ah! Lanet olası kitaplar! Lanet olası ayyaş, bağımlı, tutarsız, hastalıklı, müşkülpesent yazarlar!

Oyalana oyalana akşamı ettim. Eh! Eksiklerim olsa da beni uzun bir süre götürecek kadar toplayıp temizledim ortalığı. Paspas kovasının içine temizlik sıvısını boca ettim ki çokça koksun ortalık. Şimdi buram buram kokuyor. Ne kadar çok kokarsa o kadar çok temizmiş hissi uyandırıyor insanda. Oysa ne büyük yanılgı! Böyle böyle tüm algılarımız yerle bir oldu. Artık yaşamımız içinde bir şeyler ne kadar yoğunsa, o kadar doğru olduğunu sanıyoruz. Buram buram kokmuyorsa ya da baktığımızda gözlerimizi kanatmıyorsa dikkatimizi bile çekmiyor!

Önce farkına varmasam da oturduğum koltuk üzerinde kaldığım süre uzadıkça yorulduğumu anlıyorum. Geniş pencere camından güneşin battığını görüyorum. Hava ağır ağır kararıyor. Sanki gece, gündüzün üzerini örtüyor. Bu değiş tokuş, bu görev devri kıyamete dek sürüp gidecek. Ve yaşayacağımız zaman dilimi; bizim bulunmadığımız ve bulunmayacağımız, kıyamete dek sürecek bu zamanın yanında aklımızla tahayyül edemeyeceğimiz kadar az bir noktayı kapsayacak. Bu ne kepazelik! Bilgisayar oyunlarında olduğu gibi bir hilesi olamaz mı bunun? Mesela gecenin gündüzü, gündüzün geceyi örtmeye başladığı, tam da o an oluşan çizgiden içeri girip bölüm atlayamaz mıyız?

Karanlık, hükümdarlığına başladığında, kalkıp ışığı açmak istemedim. Halit Amca’nın torunları da gidince hepten bir sessizlik doluştu odaya. Gün içinde yaptıklarımı düşünürken; elle tutulan, gözle görülen, bir hacmi, ağırlığı olan varlıkları, nesneleri düzenlemenin, temizlemenin aslında ne kadar basit olduğunu düşündüm. Kaslarını kullanmaktan mütevellit oluşan sıradan ağrılar dışında sana bir zararı dokunmuyordu. Tabi kullanacağımız kimyasal temizlik maddelerinin miktarını da abartmamak lazım.

Oysa asıl temizliğe, düzenlemeye ihtiyaç duyduğum başka bir yer vardı ki; ne kaslarım, ne süpürge, ne paspas, ne temizlik malzemeleri işe yarıyordu: zihnim!

Hazır sessizliğin ve karanlığın dinginliği içindeyken açtım kapıyı girdim. Belki birkaç devrilmiş şeyi yerine koyar, belki yerlerin tozunu süpürür silerdim.

Şimdi oradayım!

Evimin temiz, düzenli odası içindeki bedenimde… Zihnimin düzensiz, darmadağın odasındayım.

Bu ne kepazelik! Bu ne saçmalık!

Pislik herif!

Özkan SARI

(*) Babalar ve Oğullar

İnsan ve Köpek Arasındaki Sözleşme

Günümüzden yaklaşık on beş bin yıl önce bir kurt kolonisinden evcilleştirilen kurtlarla beraber insan ve köpek dostluğu da başlamış oldu. Adı dostluktu ama temelinde karşılıklı ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir çıkar ilişkisi yatmaktaydı. Fark şuydu ki bu sözleşme insan tarafından tek taraflı olarak imzalanmıştı. Köpek gönüllü değil, bu sözleşmenin zorunlu tarafıydı.

Bu sözleşmenin belki insan için değil fakat köpek için geri döndürülemez bedelleri olacaktı. Bunlardan en önemlisi insana bağımlı hale gelecek olmasıydı. Zaman içerisinde körelecek olan avlanma yetileri, insan olmadığında karnını doyurabilmesine imkân vermeyecekti. 

İnsan ve köpek birlikteliğinin tarihsel gelişimi içerisinde insanın ihtiyaç, merak, güç hırsı gibi duygularının etkisiyle birçok köpek ırkı ortaya çıktı. Bu ırkların bazıları büyük bazıları küçüktü, bazıları uysal bazıları asiydi, bazıları güçlü bazıları güçsüzdü.

İlk evcil atalarından on beş bin yıl sonra küçük bir köpek çiftliğinde anne labrador yedi yavru dünyaya getirdi. Labrador ırkı köpekler zeki, nazik, çevik, cana yakın, sakin bir mizaca sahipti. Kardeşleri ve anneleriyle geçen bir aylık sürenin ardından üç yavru, şehirdeki bir evcil hayvan dükkânına satıldı.

Geniş bir kafese konulan üç labrador yavrusu hiç durmadan kesik kesik ve tüm güçleriyle tiz sesler çıkarıyordu. Belli ki annelerini arıyorlardı. Aslında onlar birçok evcil köpeğe göre şanslı sayılırdı. Özel, saf bir ırka mensuplardı ve muhtemelen bundan sonraki durakları rahat edecekleri bir ailenin evi olacaktı. Oysa sokaklarda, ormanlarda yaşayan çok sayıda başıboş köpek yavrusu doğduktan sonra birinci aylarını bile göremiyordu. Binlerce yıl önce atalarının imzaladıkları zorunlu bir sözleşmenin çarkları arasında eziliyorlardı.

Üç yavru labrador evcil hayvan dükkânına geleli on gün olmuştu. Artık canhıraş çığlıkları kesilse de tedirginlikleri azalmamıştı. Camın önünden gelen geçenleri izliyorlar, anormal bir hareketlilik olduğunda var güçleriyle birbirlerine sokuluyor, kalp atışları hızlanıyordu. On ikinci günde kafesin kapağı açıldı ve içlerinden biri dışarı çıkarıldı. On yaşlarında bir çocuğun kucağında kendisini bekleyen yeni bir hayat onu bekliyordu.

Artık bir adı vardı: Dost

Yeni evine gelişinin ilk akşamı Dost, bilindik o tiz çığlıklarını tekrarlamaya başladı. İçine konulduğu kutunun köşelerine koşuyor, başını sokuşturacağı annesi ya da kardeşlerinin bedenini arıyordu. Ağlamaktan bitkin düşüp uykuya dalıyor, gördüğü kâbusların etkisiyle uyanıp ağlamaya devam ediyordu. Geçen birkaç günün ardından yeni sahiplerinin aşırı ilgisinin de katkısıyla yeni evine alıştı. Birçok hemcinsine göre şanslı bir köpekti o. Kendisine özel mamalar ve oyuncaklar alınıyor, sağlığı için aşıları yapılıyor ve çok seviliyordu. Oysa sahipli bile olsa çok sayıda köpek şiddete maruz kalıp uygun olmayan şartlarda yaşıyordu. Hele sokaklarda ve ormanlarda yaşayan köpeklerin durumu daha vahimdi.  

Dost, her geçen gün kendini daha iyi hissetti. Sahiplerinin sevgisini tüm sıcaklığıyla hissediyor, ait olduğu ırkın tüm özelliklerini büyük bir özveri ve istekle sergiliyordu. Annesi ve kardeşleri çok gerilerde kalmıştı. Üç aylık olduğunda ilk uzun yolculuğuna çıktı. Yüzlerce kilometrelik yolun sonunda sahiplerinin yazlığına gelmişti. Dost’un asıl satın alınma sebebi de bu yazlıktı zaten. Şehirde yaşadıkları apartman dairesinde şimdiye dek sorunsuzca yaşamıştı fakat biraz daha büyüdüğünde bu mümkün olmayacaktı. Sahiplerinin yazlık evleri geniş bir bahçeye sahipti. Hem Dost için hem de sahipleri için mutlu ve güzel günler başlamıştı.

Sabahları hep birlikte yürüyüşe çıkıyorlar, devam eden saatlerde çoğunlukla denizde vakit geçiriyorlardı. Dost’un farklı köpeklerle tanışması da bu zamanlara denk geldi. Mizacı gereği gördüğü diğer köpeklere kuyruğunu sallayarak ve sevgiyle yaklaşıyordu. Bazılarıyla çabuk arkadaşlık kuruyor bazılarının tehditkâr havlamaları ve saldırılarına maruz kalıyordu. Özellikle başıboş sokak köpeklerine fazla yaklaşmaması gerektiğini öğrenmişti. Aslında onların da birçoğu zamanında sahipleri olan saf ırklardan oluşuyordu. Genellikle çete halinde dolaşıyor ve çetenin dışında yalnız yakaladıkları köpeklere acımasızca saldırıyorlardı. Dost, böyle olumsuz durumlarda kuyruğunu bacakları arasına kıstırıp olanca gücüyle sahiplerinin yanına koşuyor, onların ayaklarının dibine vardığında hissettiği güvenin huzurunu yaşıyordu.

Günler, haftalar, aylar derken zaman geçmişti. Dost, kulübesinde uyuyor, sahipleri ise masa etrafında toplanmış tartışıyorlardı. Çocuklar Dost’u bırakmayacakları konusunda diretip ağlarken babaları onu neden geri götüremeyeceklerini anlatmaya çalışıyordu. Barınağa bırakmak, yazlık evin bulunduğu site görevlilerine teslim etmek, başka birine vermek, serbest bırakmak gibi seçenekleri düşünüyorlar, anne ve baba birbirlerine itiraf edemeseler de aslında satın aldıkları an bu günlerin geleceğini çok iyi biliyorlardı. Hem vicdanlarını rahatlatmak hem de artık bir karar verebilmek için, Dost’un bir köpek olduğu, yalnız da yaşamını sürdürebileceği konusunda kendilerince onun doğasından dem vuruyorlardı. Yazlıktan ayrılmalarına birkaç gün kalmıştı. Bu kısa sürede onu sahiplenmek isteyen birilerini arasalar da bulamadılar. Barınağa vermek istemedikleri için, site görevlilerine bahçede ona yetecek kadar mama bıraktıklarını söyleyip ara ara göz kulak olmalarını istediler. Bir miktar da para bıraktılar. Site görevlileri ise henüz o dakika, yapılacak işler listesinin sonlarına atmışlardı bu durumu.

O gün geldiğinde, tüm gücüyle takip edebildiği yere kadar takip etti sahiplerinin arabasını Dost. Sıcağın etkisiyle yorulmuş, kalbi patlarcasına atıyordu. Dilini olabildiğince dışarı çıkarıp soluklandı. Araba ise gittikçe küçülüp bir nokta halinde kaybolup gitti. Dost, olan biteni anlamaya çalışarak geri döndü ve bahçedeki kulübesine girip uykuya daldı.

Yazlık site boşalmış, insan sesleri kesilmişti. Artık sonbahar rüzgârlarının sarstığı ağaçların hışırtıları ile yalnızlığa terk edilen kedi ve köpeklerin sesleri duyuluyordu. Dost, bahçeden bir an olsun ayrılmıyor, sahiplerinin döneceğinden emin bir şekilde onları bekliyordu. İştahı kesilmiş, neşesi kaybolmuştu. Yalnızlık, ormanı saran bir yangın gibi alev alev içerisine doğru yol alıyordu.

Site görevlileri birkaç kez uğrayıp su ve mama kaplarını doldursalar da bir daha uğramadılar. Issızlığı fırsat bilen sokak köpekleri site içlerinde dolaşıyorlardı. Dost’u ve bahçede istiflenmiş mama çuvallarını fark etmeleri uzun sürmedi. Çuvalları parçalayıp iştahla mamaları yemeye başladılar. Dost korkuyor, bir yandan da kuyruğunu olanca gücüyle sallayıp kendinin zararsız olduğunu ve onlarla arkadaş olmak istediğini bildirmeye çalışıyordu. Karnı doyan köpekler Dost’a saldırdı ve onu biraz hırpalayarak gücün kendilerinde olduğu mesajını vermeye çalıştılar. Dost, kuyruğunu bacakları arasına alıp, kafasını yere değecek şekilde eğerek ve inleyerek her şeyi kabullenişinin mesajını veriyordu. Kabullenişi, yaşadığı hayal kırıklığından daha az acı veriyordu.

Bir müddet sonra sokak köpeklerinden oluşan bir çetenin üyesi oldu Dost. Erkek olması nedeniyle önce iyice hırpalandı. Hiçbir köpek ile hırlaşmıyor, kavgaya girişmiyordu. Zaten mizacı da buna pek uygun değildi. Diğer çete üyeleri daha hırçın ve heybetli ırklardan oluşuyordu. Korkuyordu. Çoğunlukla belediye görevlilerinin bıraktığı yemek artıkları ve mamalarla besleniyorlardı. Yazlıklarda insan olmadığından çöplüklerden yemek artığı bulmaları çok zordu. Kaldı ki çetenin baskın köpekleri güçlerini ve acımasızlıklarını kullanıp yemeğin çoğunu yiyordu. Pasif ve güçsüz kalan Dost ise beslenme listesinin son sırasındaydı. Atalarına zorla imzalatılan bir sözleşmenin geri döndürülemez bedelini acı acı ödüyordu. Gün geçtikçe zayıfladı ve gücünü kaybetti. Bir gün bir yol kenarında halsiz düşüp boylu boyunca uzandı. Bir sonraki durağı yerleşim yerinden oldukça uzak bir barınaktı.

Barınak, Dost’un acılarını daha da katmerledi. Burada çok sayıda köpek vardı ve kafeslerde kendi pislikleri içinde yaşamaya çalışıyorlardı. Görevlilerin düzenli olarak verdiği mamalarla, bazen de gönüllü hayvan severlerin getirdiği mamalarla beslenmeye çalışıyorlardı. Burada da katı ve kanlı bir köpek hiyerarşisi mevcuttu. Dost ise bu piramidin en altındaydı. Ülkede baş gösteren insana yönelik virüs salgını nedeniyle barınakların bakımı azaldı, beslenme düzenleri bozuldu. Kafeslerde tıkılı köpekler her geçen gün daha da aç kalıyor, inlemeler, hırlamalar, kavgalar şiddetleniyordu. Ülkede başlayan sokağa çıkma yasağı gönüllü hayvan severlerin barınaklara gitmesini engelliyor, görevlilerin öncelik sırasının değişmesine neden oluyordu. Köpekler önce kendi pisliklerini, ardından vahşice birbirlerini yemeye başladılar. Kural belliydi; güçlüysen kazanırsın, yenilmez, yersin. Dost için ise son belliydi; güçsüzdü. O, insanın ortaya çıkardığı acımasız ve güçlü ırklardan birine mensup değildi.

Takatsiz bedeninden etleri koparıldıkça, zayıf canhıraş bağırışları göklere yükseliyordu. Diri diri kendi hemcinsleri tarafından parçalanıyor ve yeniyordu. Yaşadığı şok ve korku göz bebeklerini büyütmüştü. Canı ağır ağır ve acı acı çekilmeye başladı bedeninden, bilinci ise sanki bugünden, her şeyin başladığı o güne doğru geriye gidiyordu. Sokak köpekleri, yazlık bahçe, sahipleri, evcil hayvan dükkânı, kardeşleri, annesi bir bir geriye doğru akıyordu. Kanında taşıdığı genetik hafıza onu binlerce yıl öncesine götürdü.

Bir insan ve bir kurt görüyordu. Kurt insana kuyruğunu sallıyor, insan kurdun başını okşuyordu. Kurt insana “Sahip”, insan kurda “Dost” diyordu. Ve o gün bir sözleşme imzalandı. Kurt(Köpek) gönüllü değil, bu sözleşmenin zorunlu tarafıydı.

Dost’un ruhu acı içinde parçalanan bedenini tamamen terk etti.

Ve sözleşme tek taraflı feshedildi.

Özkan SARI

Mağlubiyet

Kırmızı, sağlam ve oldukça iri bir nar, boşlukta olanca hızıyla düşmekteydi.  Çok geçti artık. Generalin çelikten iradesi bu düşüşü engelleyecek etkinliğini yitirmişti. Sadece o sonsuz boşlukta narın süratle düşerken çıkardığı sessizliği duyabiliyordu. Bu düşüş, belki de Generalin tüm yaşamı boyunca karşılaşacağı ilk mağlubiyetinin yolculuğuydu.

Generalin içinde, derinlerinde, ıssızlığını fırsat bilip örümceklerin ağlar ördüğü koyu bir karanlıkta, nar; ıstırap veren bir çarpmayla bir daha bir araya getirilemez biçimde onlarca, yüzlerce tanelerine ayrılarak dağıldı. Bir çağın kapanıp yeni bir çağın başlaması gibi, yeni bir devir başlıyordu.

Odanın kapısı iki muhafız tarafından açıldı. İçeriye giren ise General Annett’di. Bu kez üzerinde savaş kıyafetleri yoktu. Saçları, miğferinin içine kolayca girebilmesi için toplanmış da değildi. Annett ayaklarının zemine değip değmediğinin anlaşılamayacağı bir hafiflikle ilerledi. İçerideki ışığın kaynağı olan şöminenin önünden geçerek Generalin koltuğuna oturdu. Onu tuvale nakşetmek için bekleyen bir ressama poz verircesine başını kaldırdı ve bakışlarını Generale yöneltti.

Generalin üzerinde Annett’in aksine savaş kıyafetleri vardı. Önce miğferini çıkarıp Annet’in ayakları önüne bıraktı. Ardından keskin bir metal sesi duyuldu. Kılıcıydı bu! Onu da çıkarıp miğferinin yanına bıraktı. Son olarak tüm bedenini kaplayan üst zırhını da çıkarıp bir köşeye fırlattı. Üzerinde sadece çelik örgü iç zırhı kaldı.

General birkaç adım atıp Annett’e yaklaştı. İlk kez onu bu kadar yakından ve üzerinde savaş kıyafetleri olmadan görüyordu. Hiçbir noktasını kaçırmadan izlemek istiyordu. Omuzundan arkaya toplanmış saçlarına dikti gözlerini, alnının başladığı sınırlara dek izledi. Bir şey arıyordu. Bulursa belki zamanı geri alabilir, tanelerine ayrılıp paramparça olan narı tekrar bir bütün hale getirebilirdi.

Annett’in yeşil gözlerini uzun kirpikleri koruyordu. Sanki birer tuzaktı, her bir kirpiği zehire bandırılmış, birazdan olanca hızıyla yerlerinden fırlayacak, Generalin gözlerine saplanıp onu kör edecekti. Kaşları, Generalin ordusunun okçu birliklerinin yayları gibi kalın ve karşısındaki kişiye kendisini zavallı hissettirecek bakışların azametini arttırır nitelikte çatıktı. Burnu, hafif çıkık elmacık kemikleri arasında, kusursuz, minyatür bir mısır sütunu gibi uzanıyordu. Generalin aksine yüzünde en ufak bir yara izi yoktu. Bunca savaşa girmiş bir savaşçı için bu imkânsızla eş değer bir durumdu. Dudaklarına carmin sürmüş, dalgalanarak yanan şömine ateşinin aydınlattığı bölgeleri parlıyordu.

Generalin gözleri, Annett’in boynunda sağlı sollu aşağı uzanan kaslara ve onların bittiği yerde kutsal kilise kâsesine benzeyen boğaz çukuruna bakıyordu. Tek bir yara izi yoktu. Bu nasıl olabilirdi? Gerdanı, henüz başlamamış bir savaşın meydanı kadar doğal ve genişti. Teni ay gibi parlıyordu. Omuz başlarından kavisle aşağı inen kırmızı elbisesi memelerini saklıyor, korsenin sıkıştırdığı göğüsleri elbisesinin içinden dışarı taşıyordu. Bedeninin geriye kalan tüm yerlerini elbisesi kapatmıştı.

General; doğal, beşeri ve sosyal bilimlerin her türlüsünü iktisap etmiş, savaş sanatlarının inceliklerini öğrenmiş, tüm bu edinimlerinin hamuruyla yoğrulmuş bedeni ve ruhunun bir bütün olduğu, komuta ettiği ordusuyla kimsenin karşılaşmak istemediği, kadınların yatağına girmek için türlü entrikalar sahnelediği ve mağlubiyeti hiç yaşamamış bir komutan, hükümdardı.

Uğrunda Truva Savaşının başladığı Helen’e âşık olmuş başta Paris ve diğerleri olmak üzere hepsine lanetler yağdırırdı. Cleopatra’nın oyuncağı olmuş Roma Kralları Sezar ve Markus Anthonius’u zayıf kişilikler olarak görür, halklarına ihanet ettiklerini düşünürdü. Elde edemediği Anne Boleyn için ülkesinin topyekûn din değiştirmesine neden olan Kral VIII.Henry’yi yerden yere vururdu.

Adına aşk denilen o duyguya kapılmayı bir zayıflık olarak görür, hatta böyle hastalıklı bir duygunun varlığına inanmazdı. Bu, arsız, iradesiz, zayıf bir şımarıklıktan başka bir şey değildi. Peki, ne oldu da General’in gardı Annett karşısında yere indi. Ne oldu da böylesine çelikten bir iradeye sahip, başını gövdesinden ayırdığı insan sayısının bile kayıt altına alınamayacak kadar fazla olduğu bir şövalye, Annett karşısında başını öne eğdi.

Annett genç miydi? Hayır, Kırk iki yaşında hala savaşlarda aktif rol alan bir komutandı ve Bavyera Hükümdarının kızıydı. Annett güzel miydi? Evet, güzeldi fakat bu Generalin gardını düşürmek için bir neden olamazdı. Oysa ki Generalin kollarını ve yatağını nice güzel, genç ve soylu kızlar şereflendirmişti.

O başı öne eğdiren; Annett’in bilgeliğiydi! Komuta ettiği ordunun klasik savaş taktik ve tekniklerini kullanmaması, onu arzulayan onca soylu, prens ve kraldan hiç birinin elde edemeyişi, önceleri siyasi ilişkiler için mektuplaşmaya başladığı General ile şimdilerde kanlı bir fikir savaşına dönüşen edebiyat ve felsefe mektupları. General, fiziki hükümdarlığının yanı sıra zihnen de hükmedebilmeliydi ölümlü bir insana. Bunu başaramadığı bir insan, hele ki bir kadın hiç olmamıştı. Ama sayısı yüzleri geçen uzun mektuplar sonunda farkına vardı ki; Annett, et ve kemikten çok ötesiydi. Yeri geldiğinde yürümeyle aşılamayacak bir çöl, yüzerek geçilemeyecek bir göldü. Generalin zihninde teşkilatlanıp zırha büründürdüğü kelime orduları, Annet’in topraklarına girmeye korkar olmuştu. Öyle yok olurcasına bir mağlubiyet yaşamasalar da büyük kayıplar vererek geri dönüyorlardı.

Şöminenin ateşi odanın içini ısıtmış, Karşı duvara yansıyan kızıl ateş gölgeleri adeta dansa durmuştu. Annett gözlerini kendinden ayırmayan Generale seslendi: “Seninim General!”

General, hiçbir savaş zaferi sonunda şimdi içinde hissettiği duyguları yaşamamıştı. Tüm vücudunda, özellikle ellerinde bir titreme oluştu. Kalp ritmi düzensiz, zihni içinde her daim hazır bekleyen ordusu özensizdi. Annett’a yaklaşıp ellerini tuttu ve ayağa kaldırdı. Annett teslimiyeti kabul etmişçesine sadece bekliyordu. Kısa bir süre sonra Generalin titreyen dudaklarını dudaklarında hissetti, dudakları ıslandı, dili ise Generalin sıcak dilinin meraklı dokunuşlarına maruz kalıyordu.

General, burnunu Annett’in çenesinin altına dayadı. Burnunu derisinden hiç ayırmadan koklayarak aşağı iniyor, olanca gücüyle kokusunu içine çekiyordu, burnu Annett’in göğüsleri arasına geldiğinde, kokusunu içine çekmeye devam ederek öylece bekledi. Az sonra Annett omuzundan kurtardığı elbisesini yere bıraktı. Korsesini çözmesi için Generale döndü.

General korsenin iplerini çözerken beraber olduğu diğer kadınları düşünüyordu. Düşündükçe dehşet içinde kalıyor, Annett’e sahip olmanın verdiği hazzın yüceliğini, bunun sadece basit bir cinsel birliktelik değil bir fetih olduğunu düşünüyordu. Bir maddenin, kalenin, şehrin ya da bir insanın fethi değil, bir bilgeliğin fethiydi bu. Bugüne dek beraber olduğu kadınların kapladığı alanın sadece et ve kemikten oluşan bedenleri kadar olduğunu düşündü. Ne sahip oldukları güzellik, ne sahip oldukları gençlik, ne de sahip oldukları kusursuz vücutları Generalin gözünde bir önem ifade ediyordu. Annett’in kapladığı alan ise et ve kemikten çok ötesiydi; o somut bir gerçeklik değil, soyut bir bilgelik, yücelikti. Bedeni ise bu bilgeliğe yuva olmuş bir kaleydi. Onunla bütünleşmek, boşluklarını doldurmak, adeta kutsal bir görevin son aşaması gibiydi.

Korse Generalin ayakuçlarına düştü. Annett’i kendine çevirip burnunu yine göğüsleri arasına dayadı. Önce göbeğine, oradan bacak arasına doğru yol aldı. Annett hem Generalin sıcak nefesini, hem de dilinin ıslak dokunuşlarını teninde hissediyordu. Şömine ateşinin titrek kızıl gölgesine karışan inlemeler, saatlerce sürdü.

General şömineye birkaç odun daha atıp, ayakta çırılçıplak bekleyen Annet’in önünde şövalye çöküşünü gerçekleştirdi. Boynunu öne ve aşağı eğdi. Yüzünde vakur bir tebessüm, içinde galip bir huzur vardı. Annett yere eğilip Generalin kılıcını aldı. Onun da yüzünde vakur bir tebessüm, içinde galip bir huzur vardı. Havaya kaldırdığı kılıcı tüm gücüyle Generalin boynuna indirdi. Generalin başı bedeninden kanlar içinde ayrılıp Annett’in ayakları önüne düştü.

Kırmızı, sağlam ve oldukça iri bir nar, boşlukta olanca hızıyla düşmekteydi.  Çok geçti artık. Generalin çelikten iradesi bu düşüşü engelleyecek etkinliğini yitirmişti. Sadece o sonsuz boşlukta narın süratle düşerken çıkardığı sessizliği duyabiliyordu. Bu düşüş, belki de Generalin tüm yaşamı boyunca karşılaşacağı ilk mağlubiyetinin yolculuğuydu.

General terler içinde şiddetle titreyerek gözlerini açtı. Etrafında eşleri ve hekimi vardı. Gördüğü rüya ile şu an gördükleri arasında gelip giderken taşlar bir anda yerine oturdu. Hekim ellerini elleri arasına aldı. Biliyordu ki bu sıtma nöbetlerinin artık sonuncusuydu. Titremesi kademeli olarak azalan Generalin zihninde tek bir şey vardı: Annett! Ve son kez gözlerini yumdu. Hekim oda içinde bulunanlara dönüp seslendi: General öldü!

O sırada çok uzaklarda bir şatoda, mum ışığında mektubunun son kelimelerini yazıyordu Annett: “Mağlupsun General!”

Özkan SARI

Coğrafya Kader midir?

Küçük butik otellerin bulunduğu sokaklardan sahile iniyorum.

İstisnasız tüm gezi ve av tekneleri omuz omuza vermiş dinleniyorlar. Geçtiğimiz yaz oldukça yorulmuş olmalılar. Dalgaların etkisiyle kimi önündeki betona, kimi yanındaki komşusuna çarpıyor hafifçe. Yine de hallerinden memnun gibiler. Hava hafif bulutlu ve güneşli. Kapalı hediyelik eşya standlarını kediler sahiplenmiş, her birinin üzerinde bir kedi uyuyor.

Dalgakırana doğru yaklaşırken sokak köpekleri beni fark ediyor. Anlıyorlar yabancı olduğumu, belli ki daha önce görmediler buralarda. Yatmaktan uyuşmuş bedenlerini yerinden kaldırıp bana doğru yürüyorlar. Kendi aralarında: “Belki bu yeni oğlanın bize verecek bir yiyeceği vardır.” Dediklerine eminim. Kuyruk sallayarak biraz yanımda dolaşıyorlar. Bende yiyecek bir şeyler olmadığını anladıklarında, biri hariç diğerleri uyuşuk uyuşuk geri dönüyor. Artık ben de onlar için “Yeni oğlan” Değilim. Kalan siyah köpek bir müddet benle dalgakıran üzerinde yürüdükten sonra o da geri dönüyor. Aç olmadıkları her hallerinden belli. Sadece Şubatın ıssızlığından sıkılmışlar belli ki… Maaşallah koyun gibiler, oysa benim mahallemin köpeklerinin açlıktan kaburgaları sayılıyor. Sıvasız evlerde yaşayan insanlar o kadar doyurabiliyor.

Dalgakıranın sonuna ulaşıp kayalıklara oturuyorum. Gözüm kayalıklar üzerinde yapışık duran deniz kabuklularına takılıyor. İstiridyeye benziyorlar. Onlarca, yüzlerce. Hiç biri denizin içinde değil. Dalgaların getirdiği deniz suyunun kayalıklar üzerinde ulaştığı son nokta ile kayalıkların deniz içine doğru devam eden başlangıç noktaları arasında bir yerlerde konuşlu hepsi. Belli ki deniz içinde olmak uygun değil onlar için, ya da kayalıkların kuru noktalarında olmak. Bir tür bağımlılık gibi, ne büsbütün içinde ne de büsbütün dışında.

Bizler de onlar gibi değil miyiz? Ne kadar özgür, ne kadar bağımsızız? Bu ülke bizim yuvamız, tıpkı o deniz kabukluları gibi, insanın içine karışsan boğuluyorsun, dışına çıksan yaşayamıyorsun. O kayalığın üzerindeki belirli alanlar gibi, yapışıp kalmışız bir noktasına…. Ne büsbütün içinde, ne büsbütün dışında!

Uzun uzun izliyorum o kabukluları… “Ya ben niye bu denizin bu kayası üzerindeyim.” Diyen oluyor mudur içlerinde. “Ben neden Muğla’dayım da Samsun da değilim.” Ya da “Ben neden Türkiye’deyim de Norveç de değilim.” Gibi sorular soran oluyor mudur? Hiç yapıştığı kayadan ayrılıp Samsun’a doğru yola çıkan oluyor mudur? Sanmam. Peki onlar da “Coğrafya kaderdir.” Diye düşünüyor mudur? Onu da sanmam.

Saçmalıyorum işte…

Oradan ayrılıp arabayı park ettiğim yere yöneliyorum. Küçük bir marina takılıyor gözüme. İçinde birbirinden lüks yatlar. Eminim bir çoğu milyon dolarlık. Sahildeki küçük tekneler gibi yorgun gözükmüyorlar. Hepsi tüm haşmetiyle sarsılmadan bekliyor yerlerinde. Dalgalar bulundukları yere giremediği için, hiç biri sallanmıyor. Gövdeleri aynı denizin suyu üzerinde olsa da limanları farklı!

Sahilden uzaklaşıp dar sokaklara giriyorum. Açık olan esnaflar birer tabure atmış, dükkan önlerinde çaylarını yudumluyor. Bir çoğu kapalı zaten.

Kesme taşlı yol üzerinden tatlı bir meyil tırmanırken gözüme; “Anayurt” isimli şirin bir otel takılıyor. Gülümsüyorum. Bahçesinde, görevli olduğu anlaşılan orta yaşlarında bir kadın duruyor. Tel çitlere yaklaşıp soruyorum:

“Abla merhaba, “Zebercet” Burada mı?”

Kadın şaşkın şaşkın gözlerime bakıyor. Belli ki anlam veremiyor bu soruya.

“Zebercet diye bir şey yok burada.” Diye cevaplıyor.

Teşekkür edip ilerliyorum. Hemen yanında “Sinekli bakkal” adında bir market var. Önünde duruyorum. Yine gülümsüyorum. İçimdeki muzip ile biraz tartıştıktan sonra benim dediğim oluyor ve yola devam ediyorum.

Sonra şehitlerimiz geliyor aklıma. Birisinin bana yanaşıp: “Onlarca şehidimiz var. Duydun mu?” Diye sorduğunu hayal ediyorum. Benim de: “Şehit diye bir şey yok bu topraklarda, savaş diye birşey yok.” Dediğimi. Sadece hayal ediyorum. Çünkü o kadına sorarken Zebercet’in zaten orada olmadığına ne kadar eminsem, şehitlerimizin olduğuna da o kadar emin oluyorum. Her zaman kurgu işe yaramıyor.

Kafam karışıyor. Kediler, köpekler, sahildeki tekneler, kaya üstündeki deniz kabukluları, marinadaki yatlar, bağımsızlık, özgürlük, Anayurt oteli, Zebercet, Sinekli bakkal, sıvasız evler, hepsi kafamı karıştırıyor.

Şehitlerimiz; hadi şu marinada duran yatlara hiç binmemişlerdir eminim de peki şu sahilde bağlı teknelere hiç binmişler midir? Binmedilerse eğer, peki hiç denizi görmüşler midir?

Madem “Coğrafya kaderdir.” De bu canına yandığım “Keder” hep mi garibedir.

Saçmalıyorum işte!

Saygıyla…

Özkan SARI