Ağustos On Üç

Orda bir ev var uzakta

Çok değil, belki on üç fındık ocağı var aramızda.

Gri sıvasının çıplaklığından utanır gibi

tedbirli bir kuytuda…

Aniden,

dumanı tütüyor kırmızı kiremitlerin.

Derken,

buharı çöküyor arkasında uzanan yeşil taçlı tepenin.

Ağustos on üç

fakat kasımdan ayırmak güç.

Burada bunca,

burada “ben”ce bir sessizlik…

Kardeş bir iklimde,

ateşin orta yerinde,

duyum eşiğimin üstünde çığlıklar çalkalanıyor,

savaşı yenik.

Kül kül savrulan ölü dallardan

yanık tohumlar serpiliyor kara toprağa,

umudu yitik.

Orda bir dağ var uzakta,

Çok değil,

belki on üç kuş sürüsü var aramızda.

Hala nefes alırken

ve yavrular yuvalardan henüz kanat açmamışken,

devriliyor canlar kucak kucağa.

Altından bir altı varmış

göğe el vermiş dalların, yaprakların.

Öyle olunca,

Mühimi yokmuş çiçeğin, böceğin, yuvadaki yumurtanın.

Burda,

bir köy var yakında.

Bilmişler, gelmişler,

yedi yaz önce vermişler zehri toprağa.

Bulmuşlar sebeb-i ziyanı,

ekmeğin ucundan, babamızın eline bir lokma tutuşturmuşlar.

Feri sönmüş toprağın,

kaderi köküne bağlı armudun, eriğin, üzümün, elmanın.

Ağustos on üç

fakat kasımdan ayırmak güç.

Burada bunca,

burada “ben”ce bir sessizlik.

Şimdilik…

Aphareka’ya İlk Mektup

“Biz farklıyız.
Öyle tasarlamış Tanrı’mız.”

Demlik Edebiyat

Farkında mısın Aphareka?

Hiçbir şey aynı değil aslında.

Ne nehirler benziyor birbirine ne denizler.

Renkleri başka, derinlikleri başka,

Kıyıları, dalgaları

Ve fırtınaları

Ve yatakları

Ve bağrında hayat bulan canlıları…

Ağaç der geçersin Ahpareka,

Yeşili bile aynı değil.

Çamı, akasyası, selvisi,

Söğüdü, sümbülü, sediri…

Yüzlerce Aphareka

Binlerce belki.

Aynı değil gölgesi,

Rüzgarda salınırken kulağına dolan sesi

Ve daha Ahpareka

Daha nicesi…

Tek bir gökyüzü var dersin.

Değil.

Birazı gündüz, birazı gece.

Benim başımın üstünde kurşuni

Ve belki senin bulutlarının ardı bebek mavisi.

Senin derini yakar güneşi

Benim iliklerime işler ayazı

Değil Aphareka,

Gökyüzü bile aynı değil.

Yürüdüğümüz toprak yol dersen,

Rengi başka, yokuşu başka, kokusu başka.

Üstünde bıraktığımız ayak izi başka

Yanında boy veren çiçeklerimiz benzemez birbirine.

Ya o çiçeklere konan böcekler?

Yüzbinlerceler Aphareka

Ve her biri başka cisimde.

Sokaklar, kaldırımlar,

merdivenler ve evler

ve evlerin kokuları…

çatılar, dumanı tüten bacalar,

çöp tenekeleri ve etrafını mesken tutan aç kediler…

Koca koca…

View original post 154 kelime daha

Elegy*

The Silent Room  – To Eternity

23:50…

Bir müzik,

bir defter,

bir kalem,

bir de yatak düştü gecenin kesesinden.

Elsiz ayaksız zamanın

en benim köşesinden.

Beş vagonluk trenin

tutunup en gerisinden,

kalan ard’ı

sükunetle izleyen hissesinden…

00:05…

Bir melodi akıp gidiyor

yıllanmış kilimin,

lambaderin,

çizilmiş kelimelerin üzerinden.

Karnımda köpürüp ağzıma akın etmiş yedi bin dikenli cümle

dilimdeki yarıklarda kavgacı yumruklar sallıyor,

en birikmişinden.

00:25…

Biten,

çok hissedip az düşündüğüm,

sözümü kalemle yürüttüğüm

kim bilir kaçıncı devrik dün?

Ve gelen,

haznesi dolu,

tetiği tutuk bir tüfek gibi

faydasız bir potansiyelin

yutturulmuş bir gerçekliği

gerinerek karşılayacağı

kim bilir kaçıncı gün?

Derya CESUR

*Elegy : Ağıt (Müzik Terimi)

İlk Tirat

Tanışma…

Demlik Edebiyat

Ötekiyim ben.

İçinden çığlık çığlık bağırıp, dışından ürkekçe bıraktığın bir nefeslik “ah” ın adresi sende saklı failiyim.

Bazen binlerce mil uzakta, sarı bir kıtanın milyon yıllık kumunu yutan yalınayak evladıyım.

Hiç buluşmayalım diye, sen yaklaştıkça gövdemi hızlandırıp rüzgarlaşırcasına kaçmaktayım.

Önünden yürüyen, yanından geçip gidenim biraz.

Ya da sıradağlarca uzağında iken soluğunu ensende hissettiğinim.

Yollarca, şehirlerce kalabalık iken, med-cezirli kıyılarda kımıltısız kalan bir balık kimsesizliğindeyim.

Uzay boşluğu kadar dışında bir yerde ve bazen derinin yedi kat altında gizlediğin en mahrem duygu kadar derinindeyim.

Hep tanıdığın bir yüz, sevdiğin, belki bir o kadar öfke beslediğin…

Hiç göz göze gelmediğin kadar yabancı, heyecan duyduğun kadar korku biriktirdiğin…

Aynı sabaha uyanıp, aynı kaldırımdan senden önce geçenim.

Ya da başka bir iklime doğup ayağının hiç değmediği sokakları ezbere bilenim.

Bir kokuyum belki, yıllar öncesinden hafızana nakşolmuş, kesif ve karanlık.

Belki de bir renk, paletine hiç koymadığın kadar pırıltılı fakat tadımlık.

Ben, biraz da sen olabilirim…

View original post 113 kelime daha