Bir varmış iki yokmuş
Köz harlanıp yeli boğmuş
Kuş uçmuş göğü delmiş
Söz dolanıp düğüm olmuş

Develer tellal iken
Mevsim güzden kışa çıkmış
Pireler berber iken
Kağıt gemi suda batmış

Ben babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
Kaf dağını ateş tutmuş
Dertli dolap dile gelmiş
Dinlemişim,

beni yutmuş

Hüzünbaz Kadın (No:1)

Şiirden tuvale akar çoğunlukla duygu.
Bu kez boyalar kelimelere dönüşsün dedik.
Ressam Gülay Nalcı’nın Hüzünbaz Kadını Demlik Edebiyat yazarlarının kalemiyle söze geliyor.

Yürüyordu kadın
O yürüdükçe
boyası dökülüyordu
evlerin
çatıların
az önce yanmış lambaların
Temmuzdu
İskelede lacivert bir bavul bekliyordu.
İkindi simitçisi
son para üstünü veriyordu.
Biri eli cebinde,
yüzü denize dönük
saatine bakıyordu bir adam.
Yürüyordu kadın.
Geçip gidiyordu

yoldan,
sokaktan,
yanık susam kokusundan.
Gündüzden artan sesleri,
beli bükülmemiş hevesleri
dağıtıyordu akşam.
Sandaletleri asfaltı sökerken
şehre dönük sırtı üşüyordu.
Çünkü bavul bekliyor,
adam saate bakıyor,
kadın
yalnız yürüyordu.

Derya CESUR
Nisan 2020

Requem

Seni uğurlamaya geldim Aphareka.
Doldukça taşıp,
taştıkça dolan sinemi döküp önüne
kendimi seninle yaşatmaya geldim.

Senden ve benden çok önce bir zamana gönderdim adını.
Orada kal
ve armut deyinceye kadar çıkma dışarı.
Takvimlere yaklaşıp da kandırma haftaları, ayları.

Kal
ve benim denizlerime koş,
göğsüme sığdıramadığım gökle tanış,
benden bir kuş uçur ufuklarına.

Balıkçı teknesine uzaktan salladığım elim ol.
Arkandan uğul uğul akan şehri duyan kulağım ol.
Günebakanlar gibi güneşe yükselen yüzüm,
yağmurlu patikalarda adımlayan ayağım,
baharlı hayallere düşürdüğüm aklım ol.

Gözüm ol Aphareka;
duvarlar arasında gezinip,
duvarlar ötesini
sıladan sayan gözüm…

Pazar gürültülerine karış bir öğle vakti,
seçmece bağırtılar gönder bana.
Misket elmalardan  koy ceplerine.
Göğsünde biraz parlatıp, kaygısızca ısırdığında
kulağına dolan o lezzetli sesi gönder.

Gidip bir çay bahçesine,
üstüne kuş pislemiş masalardan birine otur.
Sana gölge, kuşa yuva bir ağaç var baş üstünde.
Bak o ağaca uzun uzun, minnetle.

Buralar çok ıssız Aphareka
Buralar
hiç görülmedik bir kabusta hapis.
Gelme !
Bana eskilerden
nihavend şarkılar söyle.

Bu gezegen hiç böyle oldu mu Aphareka?
Aynı requem, aynı aynı gecede
yüzlerce farklı dilde nefes buldu mu?

Ben bilmiyorum,
sen de öyle.
Lakin bu yaşlı kaya biliyor her şeyi.
Belki milyonuncu kez sarsıyor şuurumuzu,
kırılganlığımızı hoyratça yüzümüze çarpıyor.

Duyuyor musun Aphareka?
Hüznünden mi susuyorsun?
Bakma benim ekşi dilime.
Oturup da kalma bir konak üstünde.
Yürü, koş soluğun yettiğince.
Rüzgarı anlat, ormanı anlat,
konuşan, gülüşen, diz dize söyleşen insanları anlat bana.

Uyandığım her sabah için
çiçekli umutlar asmalıyım
mandalımın ucuna.
Sen şimdi
mavili yeşilli, cıvıltılı masallar bırak avucuma.

Kal Aphareka,
düşme bugünün yollarına.
Bu siyah şarkı susana dek
bekle
o berceste zamanda.

Derya CESUR
Karantinada 17.Gün

Müzik: Weltschmerz -Daniel Paterok

8. Gün

Neden sekiz?
ne olup bittiğini anlamak, anlar gibi olup da sindirmek zaman alıyor.
Benzer bir tecrübeye sahip olmayan akıl önce idrakte, sonra uyumda gelgitler yaşıyor.

Anlıyor ki, düşmanını görebiliyorsan şanslısın.
Anlıyor ki, gözünden kaçıp burnundan içine sızabilecek şeylerden,
duyularının algılayabileceği diğer tüm tehtitlerden daha fazla korkmalısın.

Günlerdir mensubu olduğum onlarca sanal gruptan bombardıman halinde gelen  senaryoları, tedbirleri, reçeteleri okuyup, imkansız-belki ve mümkün diye sınıflayıp başkalarına yolluyorum. Yazılan mesajlardan, video ve görsellerden yorgun düşen zihnim oradan oraya savrulup duruyor.
Ne maruz kalmanın ağırlığına ne de uzak kalmanın sözde kayıtsızlığına dayanabiliyorum.

Benden öncesinin tarihi milyon kere yıkımla dolu ama  bu benim gözümü açtığım Dünya
ve benim şahitliğimde ilk kez tuhaf bir eşikten geçiyor.
Fırsat buldukça birbirini ötekileyen, tehtitler savuran ve gücünü perçinlemek için her türlü oyuna başvurabilen politikacılar gelişmişlik ayırt etmeksizin halklarının yaşamını ve pek çok dünyevi şeyi kilitleyen mikroskobik bir düşmanla ortak bir savaş veriyor. Rengi, inancı, varsıllık düzeyi, enlem ve boylamı fark etmeksizin aynı kabusun teriyle uyuyup uyanıyor.

Neredeyse on gün önce, ajandalarımızın içinde gün gün, saat saat planlanmış son derece önemli toplantılarımız, etkinliklerimiz, buluşmalarımız ve yarışmalarımız arasında gidip geliyor ve daha fazlasını yetiştirebilmek için uykularımızdan kırpıyor, ne kadar hızlı olsak da bir türlü tamamlanamıyorduk.

Üç ay sonra falanca tarihte nerede olacağımız, kiminle görüşeceğimiz, o görüşmede ne giyeceğimiz kesinleşmişti. Konuşma metinlerimiz, tanıtım ve pazarlama sloganlarımız, şartnameler falan hep hazırdı. Uçak biletleri alınmış, otel rezervasyonları yapılmış, evraklar tamamlanmış,…..mış, ….mış, ….mıştı.

Sonuç?
Şahı görmeden mat olduk.

Ne oldu o sıkışık programlara?
Yapılmazsa olmaz işlere,
önemli seyahatlere,
hırsla hazırlandığımız yarışlara,
koşar adım yetiştiğimiz toplantılara ne oldu?

Şu oldu;
gezegen bizi konforlu (!) duvarlarımıza hapsetti, kendini temizliyor.

Şimdi,
okullar sessiz, mağazalar ışıksız, ibadethaneler duasız, sahiller ıssız…
Hayalet kasabalar olur ya filmlerde, öyle işte.
Evlerin ışıkları yanıyor sadece.
Odadan odaya seyahat ediyor işkolikler.
Ne yapacağını bilmiyor dışı kalabalık ama içi kimsesizler.
Dört dönüyor uykularında borsada kaybedenler, işverenler, işten azledilenler.

Ben?
İzliyorum.
Kendi derslerimi çıkarıyorum gizli saklı.
Daha başındayız
lakin
dönüşeceğim, biliyorum.

Kıymetli şey
son bulacağın anı bilmeksizin yaşamak.
Kapıdan çıkabilmek,
yağmura, rüzgara değip,
ağaç altı bir banka gönlü ferah yaslanabilmek.

Ederi yok dediğimiz nice yağmurlu güzün, güneşli yazın,
“of ıslandık”, “ ah çok yandık” zamanların,
en gösterişsiz, en öylesine anların dilencisiyiz şimdi.

Giderek sertleşen kısıtlamalar yakın zamanda sokağa çıkma yasağını da mümkün gösteriyor.
Her daim kendini merkeze alan ,
kendi ekseninde dönen ve tutunduğu evrenden bağımsız yaşadığını düşünenler sayesinde
giderek genişleyen bir tehlike ile
önümüzdeki en kötü örneğe doğru yaklaşmakta olduğumuzu düşünüp zayıflıyorum.

Şu dünyada her şeye ve herkese rağmen yaşayan
ve iki ayakları üstünde dururken
yaratılmış en zeki canlı taklidi yapanlar yüzünden bakalım kaç insanlık bedel ödeyeceğiz?

Bu, meşhur virüsümüz başrolü ele geçirdiğinden beri okuduğunuz 1534. yazı olabilir.
Size ulaştırmanın ötesinde bir amacım var yazarken.
Günlerdir zihnimde tekerleme gibi dönüp duran, dışarı çıkmak için bileğimi dürten sayıklamalar bunlar.

Kendimi eve kapatmak, sosyal medya paylaşımlarını takip etmek, filmler izlemek, kitaplar okumak ve geçmeyen sinüzitim için ilaçlar almak dışında yapabileceğim tek şey bu;
yazmak…
Bu şekilde kendi dünya tarihime, kendi cümlelerimle not düşmek…

Görünen o ki yeni başlıyoruz.
Azı gitti, çoğu kaldı denilecek türden bir temassızlık var önümüzde.
Tünelin ucundaki ışık için daha kaç gün, kaç hafta bekleriz bilinmiyor.
Biz artık dışarı çıkabilir olduğumuzda, bizi nasıl bir hayat bekler, biz nasıl oluruz meçhul.

Kim bilir, belki bir kahraman çıkar ve kurtarır hepimizi.
Ölenler ölmüş, kalan sağlar yeni bir düzende ve birbirini gözeterek yaşayacak olur.
Kalp ritmimizi coşturan o heyecanlı kurtuluş filmlerinde olduğu gibi
kapılardan dökülüp kucaklarız birbirimizi,
kim bilir?

Derya CESUR
Mart 2020
Samsun