Siyah Solo

Bir şeyler yazmam gerek benim.

Küskün uykumu, içimde ard arda patlayıp kanımı zehirleyen sıkıntı balonlarını,

gecenin pür sessizliğinde ölü gelin gibi tavanımda gezinen terlikli kadını, kendimi “Neden hala yapmaya devam ediyorum?” derken yakaladığım işimi,

kim bilir kaç noktasına ayak izimi bıraktığım aynı kirli sokakları, duymak istemediklerimi, görmeyi reddettiklerimi, yüzünü gördüğümde içimin buz kestikterini,

sorgusuz ezberlerimi ve yazmaya devam etsem harf yetiştiremeyeceğim diğerlerini karıştırıp mürekkebe, defterler tüketmem gerek benim.

Oradan oraya koşarken düşürdüğüm huzuru arayıp bulmam gerek.

Artık,

yanlışlardan emin olduğum kadar emin değilim doğrulardan.

Küçükken fark etmediğim, ancak uzadıkça dünya üzerindeki vaktim, ergenliğini tamamlamış ve varlığını büyük hareketlerle gözüme sokan bir tümör gibi göğüs kafesimi zorlayan, soluğumu tıkayan dev bir soru işaretinin tutsağına dönüşmekteyim. Ele geçmesin diye çiğnemeden yuttuğum yanıtları karnımda biriktirmekteyim.

Ahh Aphareka!

Kuytularına sığındığım uykuların da sırtı dönük epeydir. Uzayan uyanıklığım sence keyfimle barışmaya niyetli midir?

Ne yapmalı? Nasıl göçertmeli bu savruk aklı mülayim sabahlara?

Nasıl durdurmalı suyu yatağından bıkmış bu delişmen nehri?

Bir cevabın var mı Aphareka? Bana lütfedecek, eli kolu umut dolu bir baharın…?

Susma!

Eğer uzatmayacaksan kalender sözcüklerini kulağıma ve silmeyeceksen kirini tuhaflıkla adaş zihnimin, neden varsın?

Eğer karışmayacaksak kelimelere ve sen yağmurlu serinliğinle kuşatmayacaksan sağa sola saçılan lavlarımı,

ben seni neden yarattım Aphareka?

Ben susarken konuş diye,

Ben dalarken siyahlara

ışık ol diye,

ıssız patikamda yoldaş,

konuşmadıklarıma sırdaş,

“Ah” ıma haldaş ol diye seni kahramanım yaptım.

Duyuyor musun Aphareka?

Saat 00:45…

Dışıma geceler, içime heceler doldu.

Yoksa uyuyor musun?

Yok

Hiç uzun uzun yazasım,

saklambaca kaçmış sözcükleri

yakalayasım yok.

K’ sinden tutup aşkı mürekkebe sarasım,

hayatın anlamından yüz beş bininci tarifi

çıkarasım yok.

Olan bitenden dövünesim,

gelmeyecek trene umut ekip

derdimi büyütesim,

kırpık mutluluklara methiyeler düzesim yok.

Sureti beşer, içi sırtlan…

Etrafa gül kokuları saçan derisinin altında, çürüyen ruhunun kokuşmuş leşini saklayan…

Güya insan, gerçekte ziyan…

Hele sen için

cümleye başlayıp noktayı üzesim yok.

Zaman Düşer Ellerimden Söze

Aramızda , belli ki akşamları kullanılmak üzere  küçük spotlarla çevrelenmiş ve dokunmasam orada olduğunu fark edemeyeceğim kadar temiz cam bir panel vardı. İkimiz de ayaktaydık. Ben, güneşin öğlen öfkesi altında gövdemi eğip bükerken , o mevsime ayarlı bir makinenin soğuttuğu mekanın içinde tüm karizmasıyla dimdik duruyordu. Uzun uzun seyrettim ve ikimizi birlikte hayal ettim. Çünkü hatırı sayılır zamandır beni böylesine heyecanlandıran ve sahip olma dürtümü böylesine kamçılayan başkası da olmamıştı. Fakat belli ki benim gibiler için fazla iyiydi. Üzerinden taşan asalet içerideki diğer kadınların da dikkatinden kaçmıyordu. Etrafında belirsiz daireler çiziyor, başka şeylerle ilgilenirmiş gibi yapıyor, dönüp dolaşıp bakışlarını onun üzerinde bırakıyorlardı.

O anda hızlı adımlarla orayı terk edebilir ve içimdeki kıskançlık duygusunu teselli edebilirdim. Olmamış sayabilir ve günün geri kalan sıcağını iki sokak ötedeki bistroda buzlu bir mojito ile bertaraf edebilirdim.

Yapmadım…

Öylece bekleyip, rahatsız edici bir kararlılıkla baktım ona. Bakmakla yetinebilir ve  bu kabadayı arzunun façasını bozabilirdim.

Yetinmedim…

İrademi görünmeyen bir güce teslim etmişçesine kapıya yöneldim. Yavaş, güdümlü ve soğuyan adımlarla içeri doğru aktım.

Aktım; çünkü kızışan derimi karşılayan serinliğe doğru dökülürcesine bir geçişti bu. Bir tür cehennem provasının yaşandığı “dış”tan, cennetin salkın baharı “iç” e uzanan kısa ve kaygan bir yürüyüş…

Oradaydı.

Bir merdiven basamağı yüksekliğindeki platformun üzerinden geleni geçeni izliyordu. Gözlerimi ayırmadan yaklaştım yanına. Sanki hedefim başka bir şeymişçesine yönümü değiştirdim sonra. O sırada, ellerimin üst dersinde ılık bir dokunuş hissettim.

  Yirmi yıl geçti.

Onunla ilk buluştuğum günü, ten tene değişimizi şimdi keyifli bir alışkanlıkla hatırlıyorum. İlk zamanlar, hep benimle olsun istedim. Hep onunda dolaşmak, sevene sevmeyene onunla görünmek ve onun cazibesinden nasiplenip, anlarımı haz dolu kıvılcımlarla süslemek…

Sonra…

Düştükçe zamanın kumları aşağı, daha az buluşur olduk. Haftalar, aylar koyduk aramıza. Arada bir aklıma geldiğinde şımarık bir özlemle koşuyordum yanına. Mevsimi geldiyse ve nostaljik bir sağanağa yakalandıysam hesapsız, arayıp buluyordum onu.

Bu birlikteliklerin, asla ilk zamanlardaki kadar cazip olmadığını iliklerime kadar hissediyor, fakat irtifa kaybeden duygularımı  sahtekar bir oyunun arkasına gizliyordum.

O yalnızca, bir”ilk” in değişilmez hazzını hatırlatan sembolik varlığıyla kırıntı mutluluklar döküyordu önüme. Birlikteydik ve değildik. İstediğimde yanımdaydı ve istemediğimde yokmuş kadar uzak… Yirmi yıl önce o kapıdan hiç girmeseydim ve gidip o buzlu mojitoyu içseydim o heyecan baki kalır mıydı?

Bilmiyorum…

Ne değişti sahiden?

O,  yılların ziyan getirmediği hoşluğu ile gülümsüyordu karşı karşıya geldiğimiz her keresinde.

Bense, ucu oyuncu bir kedinin ayağına dolanmış yün yumağı gibi, kontrolsüzce azalttığım zamanın içinde ukala bir doyumsuzlukla sürüklendim yıllarca. Sahip olarak yok ettiğim diğer her şey gibi onu da attım sıradanlığın dipsiz çukurlarına.

Her ilk gibi yüksek dozda arzuladım, elde ettim ve tükettim.

Şimdi tam yirmi yıllık bir merceğin ötesinden onunla gittiğimiz yerleri, uzayan gecelerdeki dost sohbetlerini, yumuşak dokunuşlarının tenimde uyandırdığı hafiflik hissini, birlikte gülümsediğimiz fotoğrafları ve oturduğumuz odalara ilkbaharı getiren uyumlu rengimizi iç geçirerek anımsıyorum. Anlıyorum ki, olduğu gibi dursa da, zamanın içinde yaşlanan her şey aynı kaderi yaşıyor. Çünkü zaman, nesneler için belki yalnızca şekil bozukluğu yaratırken, faniler için başka türlü yok edişler yaratıyor.

Artık onu kendime yakıştıramıyorum.

Artık birlikte iken o günlerdeki kadar güzel değiliz. Artık, onunla olmaya cesaret edemiyorum. Çünkü değiştim. Yıllar epey şeyi başkalaştırdı gövdemde. Hantallaştım, ağırlaştım, renklerim bile değişti sanki. Yüzüm daha kavruk ve derim parlaklığını kaybedeli çok oldu. İçeride, nerede konuşlandığını bilmediğim ruhum ise daha büyük dönüşümler geçirdi.

Gidip yeni kapılardan geçti.

Aynı aynaların önünde başka tanışmaların heyecanıyla keyiflendi.

Sahip oldu, eğlendi, biriktirdi, eskitti ve vazgeçti…

Şimdi o, ilk günü aratmayan zerafetiyle duruyorken karşımda, oyunda kimin hile yaptığını yeniden sorguluyorum. Birlikte geçen tüm o zamanlarda nasıl ışıldadığımızı anımsıyor ve şimdi bir araya gelmeye zorlarsak nasıl bir ucube yaratacağımızı hayal etmeye çalışıyorum.

Sanırım herkes için bir gitme ve her şey için bir bitme vakti var.

İlerleyen yaşım, kalınlaşan belim, sarkan kol derim, gerginliğine veda eden gerdanım ve artık açmaya değil, örtmeye özendiğim bacaklarımla onu tamamlayamayacağımı biliyorum.

İşte bu duygularla son kez aldım onu karşıma.

Yanına yaklaşıp kokladım. Yetmedi, sarıldım

Sustu…

Her daim dalga dalga çağıldayan etekleri durgundu.

Askısından çıkartıp itinayla katladım.

Onun için hazırladığım kutuya dikkatle yerleştirdim. Üzerine küçükten de bir not iliştirdim;

“Benim için çok özeldi. Bir kadın olduğumu hissettiğim ve içinde kendimi yeniden keşfettiğim kırmızı ilkimdi. Lütfen ona özen gösterin.”

Seni sevdim, çok sevdim.

Ne güzel elbiseydin…

Aşkın “İhtimal” Hali

Piotr Miteska / Ready Set Love

İnsan var olduğundan beri nefes alan, yüzyıllar akıp geçerken sürekli kostüm değiştirse de yarattığı etkiden taviz vermeyen ve her duyguyu kendi zıddıyla yan yana yürüten, züppe bir duygu aşk.

Burnu büyük, janjanlı, taze sıkılmışken mis kokulu, pahalı; ancak akşama esamesi kalmayan çiçeksi parfümler gibi anlık ve yalnız…

Yalnız…

Çünkü aşk uzaklık sever.

Çünkü aşk, ötekinin yokluğundan kıvranmasıdır ruhun.

Bütün efsaneler bunu söyler. Leyla ile Mecnun’un, Aslı ile Kerem’in, Ferhat ile Şirin’in aşkı imkansızlıktan büyür.

Romantik filmlerin kadın ve erkeklerinin hikayeleri de aynıdır. İki kişi birbirini görür, etkilenir ve pırıltılı zamanlar geçirir önce. Sonra mutlaka bir sebepten uzaklaşırlar birbirlerinden. Aşk, işte o boşlukta yaşar. O “ihtimal” boşluğunda… Çünkü bilir ki senaristler mutlu bir çiftin hiçbir değeri yoktur seyircinin gözünde. Çünkü mutlu beraberliklerin insanları koltuklarında tutacak bir gücü yoktur. Çünkü aşk, çatışmayla semiren ve ihtimallerle insanlara kancalanan kumarbaz bir duygudur.

Yeni bir keşif gibi görünmesin diye, gençken duyduğum ancak hayatımın orta katında anlamaya yüz tuttuğum yakışıklı bir söze göz kıpmak isterim.

“Aşıklar yaklaştıkça, aşk uzaklaşır”

Yani birbirimize ne kadar mümkünsek o kadar kısa sürer aşk. Artan ihtimaller kısaltır boyunu ve söze dökülen duygular bozar büyüsünü.

Bu yüzdendir ki, biz hep o muhteşem flört zamanlarımıza gönderme yaparız aşkı betimlerken. Henüz dudağa değmemiş fakat gözden taşan, abartılı bir özenle kendini ele veren, meraklı soruların havada taklalar attığı ve tarafların, hayatın en zehirli hallerini izlerken bile pembe bir iksire düşmüşçesine, bu dünyaya ait olmayan tebessümlerle gezindiği o tılsımlı zamanlara yani…

Evrenin en sıradan elleri dahi olsa bu iksirle birleşen, değişmeyen bir rotadır bu. Bazıları, fırtınalı okyanus yolculukları gibidir; kıtadan kıtaya uzanan sarsıntılı fakat  tutkulu… Bazıları ise ada vapuru gibi kıyıdan az öteye; güvenli fakat sıradan…

Evrensel adaletin tecellisi gibi yani…

Aynı anda her ikisine birden sahip olamamak…

Birinin varlığında diğerinin oksijensiz kalma hali…

Belalı bir duygu aşk…

Direnci düşük bir vücuda saldıran virüs gibi zayıflığından, eksikliğinden faydalanıyor ruhların.

Doğası gereği, adrenalinle canlılığını koruyan yaşamın tetikçiliğini yapıyor adeta.

Kodlarımıza yıldız tozlarıyla işlenmiş kalıcı bir nakış gibi ezeli bir duygu… Bazen uykuda, bazen kıvraklığıyla baştan çıkaran bir canlılıkla sürdürüyor bin yıllardır soyunu. Ve biz insana değil duyguya kapılıp gidiyoruz çoğunlukla. Ona bir cisim vermek, onu tutmak, ona bakmak, onu yanımızda taşımak istediğimizden olsa gerek, ona bir beden buluyoruz. Onun yerine o bedene sarılıp uyuyoruz.

Fakat aşk, onu cisimleştirip “her şeye benzer” bir şekle soktuğumuzda terk edip gidiyor bedenini. Yüzümüzü ondan çevirip ete kemiğe tapar olduğumuzda, batırdığı okları çıkarıp uzaklaşıveriyor. Yeniden biricik hissedeceği yeni başlangıçlara koşuyor.

Sonra,

Hikayenin başında birbirlerini görmek için dakikaları sayan, el ele tutuşunca küçük kalp krizleri geçirdiğini sanan insancıklara ne oluyor dersiniz?

İki lafın belini doğrultacak kadar sözleri kalmayanlar, birbirlerine prangalı yabancılara dönüşüyorlar. Ekranları kaydırarak yalnızlıklarını kamufle eden ve uzaktakilerle yakın sohbetlerin hayalini kuran kapalı kutulara…

………………………………………….

Yazar adı çiçekli bir şarkı dinledi ve belki biraz “aşk” a geldi.

Sonra alıp kalemi eline bulduğu her kağıda dostça fikrini serdi.

O halde bu yazı aşka aşık, derde dolaşık, pek bir karışık olanlara gelsin.

Biraz çekilip köşesine usul usul demlensin.

Bu arada sen düşün biraz, akla sor;

Bir ihtimal daha var o da “sevmek” mi dersin?

İçeriden Fısıltılar

Will You Still Love Me Tomarrow / Amy Winehouse

Beklediklerin, geride bıraktıklarından daha tutkuluysa umurundadır hala dünyanın hangi süratle döndüğü,

Gündüzlerine sığdıramadıklarını, bir yarasa kanadında geceye bırakmaların anlamı ne yoksa?

Kulağında, dolaylı olarak kendini öldürmüş bir kadının konuşurcasına söylediği şarkılar ve hücrelerinde her türlü cezayı hak eden promilde alkol varken hangi can sıkıntısı acıtabilir  ki canını?

Adını hatırlayamadığın, yerine başka türlüsünü de koyamadığın bir şeyler varsa hayatından bir “hoşça kal” demeksizin gidiveren

nedensizliğin o acayip derinliğine “merhaba” de.

Ertesi gün içinde bıraktıklarından nefret edeceğini bile bile yudumla özlediklerini ya da hasretle beklediklerini.

Sustuklarını boş verip susadıklarını dillendir biraz.

Sığın gecenin sadık karanlığına ve unut kendini hapsettiğin sefilliği.

Yarın, saçmalıklarını vurmadan yüzüne gün ışığı, tadını çıkar bu şahitsiz kendini salışların.

Bırak, aksın makjajı palyaçonun,
bırak demlensin efkarı

Koyulaştıkça rengi kederin, daha çok yakar genzini soluğuna dolan acısı.
Bırak yansın nefesin,
Yansın ki, kalmasın yitip gidene bir hevesin.

Nisan 2012