Öyle Çok

Öyle çok bilmiyorum ki Aphareka.
Ve öyle çok hatırlamıyorum ki
bir zamanlar bildiğimi zannettiklerimi.
İsimleri, tarihleri, gidip oturup sohbetlerin içinde sesimi bıraktığım evleri,
sokakları, köşe başlarını, yokuşları, elimde oradan oraya taşınmaktan kapakları yıpranmış,
üzerinde çay, kahve damlaları ve belki sayfaların arasında kurabiye taneleri bıraktığım kitapları…

Öyle çok bir bilmemek ki bu Aphareka,
de ki, hep çoğalan, katlanan,
sürdükçe toprağı,
ardımı kısaltıp önümü bitişsizce uzatan bir yürümek…
Lakin kabulü iç burkan,
idrakin sınırlarına dayanıp,
öteye geçemeyişin derdini denk yapıp
usulca devam etmek…


Öyle bir olmamak ki bu Aphareka,
geç kalınmış, tek seferlik bir treni beklemek gibi.
İstasyonda sırtını duvara,
kolunu bastona dayayıp
belli ki yeni alınmış bir oyuncağı kollarında sımsıkı tutan çocuğa,
öylesi bir erkenliğe heves etmek gibi.


Yine de insan
kolay kesmiyor umudun bağını.
Kaçana tühlense de
avutuyor solunda çırpınanı.
Bilemediklerinden,
hatırlayamadıklarından,
olduramadıklarından artan ne varsa
katıp yanına
süzülüyor başka vagonlara.

Yüksek rakımlardan indiriyor gözünü az bayırlı ovalara.
“Yola çıktım ya” diyor,
“Niyet ettim ya, hiçten iyi böylesi.”

Yani sevgili Aphareka,
o dağın yoluna yetmez dünya ömrüm.
Ama
gidebildiğim  son istasyonda bekler beni kendi dağım.
Yalnızca benim için;
görünmez başkasına.

DC
Derya CESUR
Ocak 2020

Müzik :Armand Amar – “The Storm”

Başka

Tarif etmemi ister misin
ne yöne dönsen
içinde bir yerlere batan o dikeni?

Hayat o kadar büyük bir lokmaydı ki,
yutamadın.
O lokmayı başkalarıyla paylaşmak,
bölüşmek,
küçük parçalara ayırmak istedin.
Ve kimi davet ettiysen,
çaldı gitti hepsini değil mi?

Adam

Hayatı yutmaya niyetlenmedim ben.
Yalnızca,
onda erimekten kurtulmayı diledim.
Ben pamuklu, parfümlü cümleler düşlerdim,
sen,
şimdi olduğunca,
dikenlerini kuşanıp gelmeyi severdin.
Gündüzümü karanlığa boğardı kadife perdelerin,
açardım,
dayanamaz, uzanıp örterdin.
İstedim,
kaybettim,
gittim.

Sular temizlenince
ve “ama”sız telaşlara kapılınca kalbim
yeniden denedim.
Her giden götürdüyse de bir şeyler
seninle olduğu kadar
hiç eksilmedim.

Kadın

Özkan SARI
Derya CESUR

Müzik: Adame Pooch – Mohsen Namjoo

Kar Kavalı

07:30…
Karanlık…
Yarım saat var ilk ışığı görmeye.
Bana geldiğinde uzak durduğum, elime almaktan imtina edip,
kenarından kıyısından seyrettiğim şeye gidiyorum;
kara…

10 santigrat derece de soğuktur benim için, -1 diyorlar, peki diyorum.
Hafta sonu geldiğinde kendini yollara vuran şehir zedeler kervanına iliştirdim adımı.
Pantolonlar, montlar, tozluklar alıp doldurdum sırt çantamı.
Gitmek az kalır, kaçıyorum.

Yarı uyur, yarı uyanık, şehir merkezinden bir saat uzaklıkta ve neredeyse yirmi yıl geçmişte yaşayan kasabada duruyor araç. İçinde soba yanan küçük bir kahvehaneye toplaşıp simit, peynir, çay kahvaltısı yapılıyor. Pazarın soğuk sabahında “burada ne işleri var” dediğimiz amcalar muhtemelen aynı soruyu bizim için soruyor.

Tekrar yola koyulduktan sekiz dakika sonra ayak basıyoruz kente küsmüş beyaza. O vakit, bir şarkı lazım oluyor yola dolamalık. “Benim meskenim dağlardır dağlar “ diyor tanıdığım biri.

“Şehirler bana bir tuzak
insan sohbetleri yasak
uzak olun benden uzak
benim meskenim dağlardır dağlar…”

Tırmanırken yetmiyor nefes, susuyor şarkılar. Yüksek soluklardan hariç, adımlardan artan gıcırtılı bir nakarat kalıyor geriye.
Masal tozu üflenmiş bir rota başlıyor sonra.
Isınan vücutlar birer birer atıyor fazlalıkları. Önde iz açanlar, arkada izden gidenler, tek sıra bir sessizlikte buluşuyor.

Gökyüzü açık,
yer yer hafif bir rüzgar yokluyor ensemizi.
Sırtımda ter, parmaklarımda buz, gidiyorum. Her yokuşun bir inişi vardır diye teselli bulup, mecazına sırt dönen cümleye gülüyorum.

Elimde, uzayıp kısalan havalı bir çubuğu sağa sola saplayıp dengemi bulmaya çalışıyorum orman patikasında. Az sonra orta şiddetli bir darbe alıyor başım. Kim bilir ne vakit kırılıp öylece asılı kalmış bir dal parçası…

Yavaş yavaş başlıyor oflamalar,  sık sık duyuluyor “ne zaman sonlanacak bu yokuş tırmanmalar?”
“Az kaldı.” diyor öncü. “Az ötesi yol.”
Yoldan az ötesi zirve.
Zirve…
Ne heybetli kelime.

Sıklaşınca nefes alışlar yeni bir şarkı lazım oluyor.
“Karda zordur yürümek
anladım gelmeyecek…”
Azdan biraz fazla zaman sonra varıyoruz bir yere; ağaçsız, korunaksız.
Giyiliyor rüzgarlıklar, eldivenler yeniden takılıyor.
İleride, güneşin torpil geçtiği bir sırtın arkasına devriliyor çantalar. Termoslardan çaylar, kahveler dökülüyor, atıştırmalık nevaleler elden ele geziyor.

Çok beklemek, terli tenlere iyi gelmezmiş diye yükünü topluyor ekip. Yeni izler açılıp, ardı sıra gidiliyor. Sonra, bir ses çalınıyor kulağıma. Kapşona vuran sert rüzgardan hariç, az tanıdık, az yabancı… Zirvenin şarkısı gibi, nereye dönsem benimle yürüyen neredeyse notalı bir melodi…
Sonra
elimdeki havalı çubuğu fark ediyorum, delikli batonu…
Karda zordur yürümek; lakin gülümsüyorum.
Kar kavalım sağ yanımda, küçük, sabırlı adımlar atıyorum.

Bir ritim tutturuyorum içeriden. Moderato bir yürüyüşün içine koyuyorum göreceye aşık zamanı, soğuğu ve rüzgarı.
Biriken katmanın üzerinde, çöldeki kum taneleri gibi uçuşuyor kar.
Ayak izlerimiz, karnında açılmış yara izi gibi bölüyor tabakayı.
Birkaçının ardından, az birazının önünden  yavaşça yükseliyorum.

Ne güzel şey varmak!
Ne güzel bir his,
kırılıp düşecek gibiyken dizlerin, uzanan bir eli tutmak.
Yorulmuş bedenlerde, zoru geride bırakmanın haklı saadetini okumak ne güzel!
Kurguyu duraklamaya alıp, bir anlığına da olsa gerçeğe dokunmayı hayal etmiş bir avuç insanla yan yana yürümek ne güzel!
“Yapma” diyen uykulu bir nefse inat yollara düşmek, bin altı yüz metre yükseklikte yalnızlığınla ve güçsüzlüğünle yüzleşirken, düzensiz melodisiyle kana taze bir direnç yükleyen kar kavalıyla tanışmak ne güzel!

İniş vakti…
Ayağımda cız eden eklemsel bir acı, önümde yeni yıl kartpostalı gibi uzanan manzara,
düşe kalka alçalıyorum.
Yine uğranacak aynı kahveye, sıcak ince bellide parmağın buzu kırılacak.
Bu kadınlı erkekli kentli takımı gözden kayboluncaya kadar incelenecek, belki tavla sohbetine katık edilecek.
Son güçleriyle basamağı çıkıp koltuklarına yerleşenler,
karlı tepelerden, baton melodilerinden
temaşalı kalabaklıklarına, sıkışık, korna çığırtılı yollarına,
iş yeri denilen üç duvar bir pencere kutularına geri dönecek.
Geri dönüp, bir sonraki için sabırla bekleyecek.

Derya CESUR
Ocak 2020

Müzik: Leo Rojas – Warrior of Freedom

Ayrılık

Sigarayı bıraktım,

içkiyi azalttım,

tek kötü alışkanlığım kaldı;

şiiri bırakamıyorum.

Nasıl olsun?

Mevsim kış,

hava soğuk,

şehir gri,

hasret baki!

Sormadın da,

söyleyiverdim işte…

Sen nasılsın?

Bir Adam

Bir adam sevdim..

O sevmeyince beni,

henüz boyanıyordu ki toprak sarı, turuncu, kahverengi,

bir şehirden gittim.

Adımı, bakışımı, saçımdaki dağınıklığı bir kağıda iliştirdim.

Şimdi mevsim kış, hava soğuk, şehir gri.

Elimde taze bir aşkın

yeni baloncuklanan teri,

tarifsiz bir iyilikteyim,

kal demediğin o güzden beri.

Bir Kadın

Özkan SARI
Derya CESUR

http://www.demlikedebiyat.com