Ya Benimsin Ya Kara Toprağın!

Anatomi kelimesine bayılırım. Nedenini ise bilmiyorum. Belki kulağıma hoş geldiği içindir. Sıkça da kullanırım. ‘Bir bekleyişin anatomisi’, ‘Bir ayrılığın anatomisi’, ‘Bir yalnızlığın anatomisi’ adında yazılarım mevcut.

Şimdi de; ‘Bir ilişkinin anatomisi’ çerçevesinde kendimce bir şeyler karalamaya çalışacağım. Neden böyle bir yazı yazmaya niyetlendiğimi de son cümlede açıklayacağım.

Hadi gelin günümüzden yaklaşık otuz ya da otuz beş yıl öncesine gidelim.

Küçük bir Anadolu şehrinde aynı dakikalarda iki bebek dünyaya gözlerini açar.

İlk bebeğin bacak arasında boylamasına bir yarık mevcuttur. Doğum yapan ve henüz kendine gelememiş kadının kulağına eğilen ebe şöyle der: -Bir kız bebeğin oldu. Olsun; sağlıklı olsun, üzülme- Doğumu yapan kadının duyguları karmakarışıktır. Yaşadığı fiziksel sancıya, kendi kanından, canından dünyaya getirdiği bir varlığın sevincinin yanı sıra, neden hissettiğini anlayamadığı bir hüzün, bir mahcubiyet ve bir eksiklik hissi eşlik eder. Az sonra içeriye büyük bir heyecanla kadının kocası girer. Kızını kucağına aldığında onunda duyguları karmaşık bir hal alır. Heyecanı hızla azalır. Sevinçlidir ama istemsiz bir üzüntü çöreklenir kalbinde. Bilinçaltından öylesine azgın dalgalar dövmeye başlar ki sakin kıyılarını, bir anlam veremez. Doğan kız bebeğin sevincinin gölgesinde, koyu bir hüzün saklanmaktadır. Adı ise Ayşe olur.

İkinci bebeğin bacak arasında ise ince ve kısa bir et parçası mevcuttur. Doğum yapan kadının kulağına eğilen ebe şöyle der: -Hadi gözün aydın bir oğlun oldu. Evine bereket getirsin- Doğumu yapan kadının yaşadığı fiziksel acıyı, hissettiği yoğun sevinç azaltır. İçgüdüsel olarak duyduğu mutluluğa, neden hissettiğini anlayamadığı katmerli bir gurur ve zafer hissi eşlik eder. Herkesin göğsü kabarıktır ve ailede bir şenlik havası başlar. Adı ise Ali olur.

Günümüzde bile hala bilinçaltlarımızda on binlerce yıl öncesinde yaşayan atalarımızın izlerini taşımaktayız. Bilinçaltımız sandığımızdan çok daha derin ve geniştir. Kız bebek dünyaya getiren ailenin, kabul etmek istemeseler de yaşadığı hüzün ile erkek bebek dünyaya getiren ailenin yaşadığı gurur; bilinçaltlarında kodlanmış geçmiş gelenek ve yaşanmışlıkların dışa vurumudur. Bir geleneğin, kültürün, köklü biçimde değişmesi(eğer değişim için gerekli adımlar atılırsa) on yıllar hatta yüz yıllar sürmektedir. Her ne kadar artık günümüzde şartlar değişmiş olsa da eski toplum yapımızda geniş aileler olarak yaşamaktaydık. Dünyaya gelen bir erkek çocuk; aile için hem iş gücü, hem de ataerkil düzen içerisinde soyun devamı için döl gücü olarak görülmekteydi. Kız çocuklar ise başka bir ailenin soyunu devam ettirecek ve başka bir ailenin iş gücüne katkı sağlayacaktı. Kısacası onu yetiştirmek için harcanacak zaman ve kaynak, boşa harcanmış olacaktı.

İşte nesillerdir bilinçaltımıza kodlanan bu gelenek, zaman içerisinde erkeğin kutsallaştırılmasına, kadının ise önemsizleştirilmesine neden oldu.

Kadın soru sormamalıydı. Evden dışarı çıkmamalıydı. Okumamalıydı. İnsan içinde konuşmamalıydı. Başı aşağıda olmalı, gözü sağda solda olmamalıydı. İki bacak arasında olduğu düşünülen ‘namus’u için yaşamalıydı. Gezip görmemeliydi, doğurduğu çocuklara bakmalı, kocası istediğinde altına yatmalıydı. Ve ne yazık ki bırakın erkekleri, kadınların bile zihnine bu böyle kodlandı… Ve kısır döngünün çarkları, öyle cılız müdahalelerle durdurulamayacak biçimde dönmeye başladı.

Erkek ise mutlak güçtü. Her şeyi o bilir, o karar verirdi. Henüz daha küçükken amcalara gösterilen pipisi üzerinden egosu beslenmeye başlar ve alkışlanırdı. Hovardalığı kendi annesi ve kız kardeşi tarafından bile normalleştirilir, ‘namus’ kavramı erkeğin diyarlarında bulunmazdı.

Zaten fiziksel olarak erkek karşısında güçsüz olan kadın, mental olarak da erkek karşısında kendini güçsüz, yetersiz ve çaresiz hissetmeye başladı… Erkek ise kendini tek hâkim güç!

İnanın o kadar çok vurgulamak istediğim nokta var ki yazmaya kalksam küçük bir kitap olabilir. O kadar uzun olursa da biliyorum ki birçoğunuz yazının sonunu getiremeyeceksiniz. Çünkü zaman değerli değil mi? Okumaya zaman ayıramayacak kadar değerli. Bunun içindir ki beş dakikalık bir video klip milyonlarca izlenirken, beş dakikalık bir yazı en fazla onlarca kez okunuyor. Konudan bağımsız sanmayın bu paragrafı, aksine yakinen ilgili. Neyse, buraya kadar gelenler için devam edelim.

İşte o Ali ile Ayşe birbirini gördü, sevdi(ya da sevdiğini sandı) ve evlendi. Önceleri her şey güzeldi. Birbirlerinin gözlerine bakarak Ali Kınık’ın ‘Ali Ayşe’yi seviyor.’ Şarkısını söylüyorlardı. Ali, Ayşe’nin alnını öpüyor ve ‘kadınım’ diye sesleniyordu.

Çok zaman geçmeden her şey değişmeye başladı. Ali kendi dünyasında kendi koyduğu kurallar çerçevesinde ve kendi istediği şekilde yaşamaya başladı. Ayşe ise Ali’nin dünyasında, Ali’nin istediği şekilde. Ali’nin ve Ayşe’nin bu aşamadaki durumlarını açmama gerek yok sanırım. Zaten benim olduğu gibi sizin de çevrenizde Ali ve Ayşe’ler oldukça fazla.  

Bir müddet de böyle devam etti. Ayşe yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp başı önde eğik olması gerekirken, başkaldırdı Ali’ye… Ali’nin bilinçaltından çıkıp gelen karanlık güçler, ona gücün ve otoritenin kendisi olduğunu, değerli olanın kendisi olduğunu hatırlattı. Nasıl olurdu da bir kadın kendisine başkaldırabilir di?  Ayşe’nin önce o kalkan başını ezdi Ali. Ayşe ayrılmak istedi Ali’den. Olamazdı. Kadın böyle bir karar veremezdi. Erkek isterse ayrılırdı ama kadın yapamazdı. Ayşe Ali’ye aitti. Ne olursa olsun itaat etmeliydi. Çünkü Ayşe’yi hem annesi hem de babası öyle yetiştirmişti. Ali ise otoritesini tesis etmeliydi, sahip olduğu bir varlık ona karşı gelmemeliydi. Çünkü Ali’yi hem annesi hem babası öyle yetiştirmişti. Nasıl yani? Ayşe Ali’den ayrılıp bedeni başka bir erkeğin bedenine mi değecekti?(Ali’nin onlarcasına değmişken). Ölümle tehdit etti Ali Ayşe’yi, çok sevdiğini söyledi(sevmenin ne olduğunu bilmeden)  Ayşe ise kararını vermişti.

Ve dün, Ali Ayşe’yi bıçaklayarak öldürdü.

Ve bugün, Ali Ayşe’yi av tüfeğiyle vurarak öldürdü.

Ve yarın, Ali Ayşe’yi boğarak öldürecek.

Unutmayın! Bir şey bir kere oluyorsa şans, ikinci kez oluyorsa tesadüf, üçüncü kez oluyorsa istikrardır.

İşte size ‘bir ilişkinin anatomisi’

Özetle;

Ya benimsin, ya kara toprağın!

Özkan SARI

Not: 2018 yılında 440 kadın, 2019 yılı ilk dört ayında ise 139 kadın öldürüldü. Bu yazıyı yazma nedenim ise cinayetlerin her geçen gün giderek artması. Ve ne yazık ki bu vakaların tüm sosyo-ekonomik çevrelerde gözükmesi.

Ya Benimsin Ya Kara Toprağın!’ için 2 yanıt

  1. Çok önemli bir yazı olmuş. Sonuna kadar okunması dileğiyle. Ne Ali’lerin yaptığı ne Ayşe’lerin yaşadığı biter bu ülkede. Evlat yetiştiren ailelere öyle çok iş düşüyor ki. Erkek evladını kayıran, kızına, gelinine destek olmayan anneler bir başka annenin yetiştirdiği kocası tarafından zulüm gördüğü halde aynı hatayı kendi erkek evladını yetiştirirken yapabiliyor maalesef. Ya da baba… Hele kız babası nasıl sağlam durmalı kızının arkasında ve nasıl da sağlam durmayı öğretmeli kızına…

    Liked by 2 people

    1. “Ne Ali’lerin yaptığı ne Ayşe’lerin yaşadığı biter bu ülkede” bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor! Bitmediği gibi de insanın akıl sağlığını zorlarcasına artış gösteriyor. Üzülüyor insan, kaçıp gidesi geliyor bu topraklardan ama bu topraklarda kök salmışız, beslenmiş, büyümüşüz. Sussak gönül razı gelmiyor, söylesek tesiri olmuyor! Umarım. Herşey güzel olur. Teşekkürler Didem Hanım… Saygıyla…

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s