Hâlâ Bekliyorum…

Seksenler ve doksanlarda çocuk olanlardan hep aynı sözü duyarız: ”O yıllar başkaydı.” Bu cümle popüler bir kalıp mı yoksa milyonların ortak hasreti mi hep aklımı kurcalar durur.  Çocukluğunu o yıllarda yaşayan biri olarak galiba benim de bu konuyla ilgili fikrim şu olacak: ”O yıllar başkaydı.”

Gece gece yine o başka yılların hayaletleri gezinmekte uyumaya çaba sarf eden gözlerimin önünde. Hayalet dediysem öyle korkutanlardan değil; ”Casper” gibi sevimli olanlardan.

O sevimli hayaletlere göz gezdirirken, televizyon ünitesi üzerindeki cam leylek figürüne takılıyor gözlerim. Leylek üzerinde sabitlendiğimi fark eden hayaletler çoktan koluma girip köyüme doğru yolculuğa çıkarıyorlar beni. Saliseler süren o yolculuğun ardından doksanların içinde bir yıla, o yıl içindeki bir haziran sabahına, o sabah vaktinde bir köy evinin avlusuna bırakıveriyorlar beni.

Sabahın erken vakti, annem soba yakma telaşında iken ben ise köyün içindeki yuvalarından kanatlanıp iri cüsseleriyle üzerimden bombardıman uçakları gibi süzülen leyleklerin, yavrularına yiyecek bulmak için başlayan mesailerine tanıklık etmekteyim. O zamanlar en çok ilgimi çeken kuşlardı leylekler. İlginç ve heybetli duruşları, insandan korkmadan, gelin beraber yaşayalım dercesine yuvalarını bizim yuvalarımıza komşu kurması, yeni doğan insan yavrularını Allah Baba’dan teslim alıp annesine babasına getirmeleri onlara olan ilgimin ana sebepleriydi.

Aşağı yukarı elli haneden oluşan küçük köyümüzde toplamda altı leylek yuvası mevcuttu. Kış geldiği zaman köyümüzü terk eden leylekler ilkbaharla beraber hep birlikte geri dönerler; horozların çöplük külhanbeyliği naralarına, kırlangıçların koordine içinde icra ettikleri sabah serenatlarına, serçelerin başıboş serseri melodilerine, leyleklerin yüksek desibelli, merminin havayı yararken çıkardığı sese benzeyen lak lakları eşlik etmeye başlardı. Adeta köyümüzün bereketi ve neşesiydiler.

Leylek yuvalarından biri cami kubbesi üzerinde, ikisi yüksek gerilim hattı direkleri üzerinde, biri telefon direği üzerinde, ikisi de evlerin üzerindeydi.

O yaz TEDAŞ ekipleri, gerilim hatlarına zarar verdikleri gerekçesiyle iki yuvayı bozdular. Hemen ardından PTT ekipleri telefon hatlarına zarar verdiği gerekçesiyle diğer yuvayı bozdular. Caminin tadilatı nedeniyle cami üzerindeki yuva da bozuldu. Leylekler bozulan yuvalarını yeniden inşa etmek için girişimde bulunup çaba sarf etseler de izin verilmedi.  Sadece evler üzerindeki iki yuva kalmıştı. Önceleri kimse önemsemedi bu durumu. Ne de olsa onlar yeni bir yuva yeri bulup kurar diye düşünüldü. Kurmadılar. Daha mevsimleri gelmeden terk ettiler köyü. Evler üzerinde yuvası bulunan leylekler de zamanları gelince ayrıldılar köyden.

Sonbahar ve kışın ardından tekrar yeşile büründü bütün köy. İlkbaharın hafif serin sabahlarına ayrı bir heyecanla gözlerimi açar olmuştum. Uyanıp yüzümü bile yıkamadan önce avluya çıkıp komşu evin üzerindeki leylek yuvasına bakıyordum, dostlarımız gelmiş mi diye. Bugün… Yarın… Öbür gün… Her gün aynı heyecan ve hasretle! Gelmediler. Ne yuvası bozulanlar geldi ne de yuvası olanlar.

Bu durum köylünün dikkatini çekti. Tüm gündem leyleklerin gelmemesi üzerineydi. Gelmezlerse köyün bereketinin kaçacağını düşünen ihtiyarlar çare düşünmeye başlamışlardı bile. Bazıları birbirini suçluyor, bazıları TEDAŞ ve PTT’ye ateş püskürüyordu. Haftalar geçti fakat leylekler gelmedi. Muhtar durumu Tarım ve Köy işleri müdürlüğüne kadar iletse de ne nedenini anlayıp çözebilen oldu ne de leylekler geri geldi.

Bu duruma canı çok sıkılan köyümüzün gurbetçilerinden Osman Amca, o zaman için ciddi paralar harcayarak, eski yuvaların bulunduğu direklerin yanına ve yakınlarına aynı yükseklikte ve üstlerinde kare bir platform bulunan direkler diktirdi(Almanya’da görmüş). Bunların, leyleklerin gelip üzerlerine yuva yapması açısından etkili olacağını düşündü… Hepimiz öyle düşündük! Gelmediler.

Bir sonraki sene yine gelmediler…

Bir sonraki sene…

Bir sonraki sene…

Gelmediler.

İşte bu terk edip gidiş, büyümekte olan bir çocuğun bilinçaltına öylesine sert darbeler vurdu ki hâlâ o darbelerin ezdiği noktalar ilk gün ki gibi durmakta. Leylekleri mi bekliyorum bilmiyorum ama ben bu yaşıma geldim hâlâ bir şeyleri bekliyor hissiyatıyla yaşıyorum günleri. Belki de kaleme ve kâğıda olan sevdam, bu bekleyişin ektiği tohumların meyveleridir kim bilir? Belki de televizyon ünitesi üzerinde duran cam leylek figürü, çalışma odamda bulunan leylek temalı duvar kâğıdı, içine sıcak kahvemi koyduğumda bardak üzerinde yavaş yavaş beliren leylek baskısı belki de bu bekleyişin algım üzerinde oynadığı oyunların sonucudur kim bilir?

Aradan yirmi yılı aşkın bir süre geçti.

Geçen yıl Osman Amca öldü.

Diktirdiği direkler pas içinde hala beklemekte.

Leylekleri ise bir daha hiç gören olmadı.

Ve içimde al yanaklı bir köylü çocuğu var.

Lütfen söylemeyin; bebekleri hâlâ leyleklerin getirdiğini bilmekte…

Ve…

Hâlâ beklemekte…

Özkan SARI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s