Dedem Babaannemi Öperken Hiç Görmedim…

İnsanlık tarihi boyunca ”aşk” kadar üzerine konuşulan ve tartışılan başka konu olmamıştır muhtemelen… Ve yine üzerine bu kadar tartışılıp da anlaşılamamış olan.

Düşünsenize, her kavramın aşağı yukarı bir tarifi varken, aşk’ın yok. Olmadığı gibi aşk üzerine açıklama yapan ünlü düşünür ve edebiyatçıların bile tariflerinin birbirinden bir hayli farklı olduğuna şahit oluyoruz.

Bu yazının çıkış noktası ise Babaannem ve Dedem; Nezihe ile Mustafa.

Ben bu yaşıma kadar, kadın ve erkek ilişkilerini muhakeme etmeye çalışırken referans aldığım tek canlı örnek Nezihe ve Mustafa oldu. Neden diye sorarsanız eğer; benim bugüne kadar şahit olduğum tek gerçek aşk onlarınkiydi de ondan.

Burada bir çiftin iyi anlaşmasından, birlikteliklerini sorunsuz devam ettirmesinden falan bahsetmiyorum. Eğer başarabilirsem, aktarmak istediklerim çok daha farklı bir şey. Annem ve babam da dâhil olmak üzere, ben bugüne kadar öğrendiğim ve zihnimde yer edinen ”aşk” kavramına uygun hiçbir çift görmedim. Sadece ve sadece Nezihe ve Mustafa’yı tanıdım bu bağlamda…

Bir insana; ”seni seviyorum”, ”sana aşığım” demeyle âşık falan olunmuyor. Onun her istediğini yerine getirmeyle de olunmuyor. Zaten aşk dediğimiz aslında her neyse öyle kolay kolay da birine nasip olmuyor. Libidosunun yüksekliğini, hediye edilen bir çiçeği, dudağında hissettiği ateşli bir öpücüğü, sosyal medyada partneriyle her anını teşhir etmeyi aşk sanan yığınlar dolu etrafımızda. Herkese saygım sonsuz elbet, herkesin bu duyguya yüklediği anlam ve ‘’işte bu’’ deyip aşk sandığı algı da farklı… İşte bu anlam ve algıyı oluşturan ise yaşadığımız toplumun bize dayattığı kültür. Aksi takdirde bu durum; kız bebek dünyaya getirdiği için aşağılanan(ki bebeğin kız ya da erkek oluşunu erkekten gelen kromozom belirler) ya da çok sevdiği ve kıskandığı için eşini öldüren ve bunların insan aklının algılamakta zorlandığı kadar çok yaşandığı bir kültürde başka türlü açıklanamaz.

Nezihe ve Mustafa’yı benim gözümde farklı kılan ise; yetiştikleri toplumun kadın erkek ilişkileri konusunda onlara dayattığı kültürün etkisinde kalmamaları idi(tüm yazının özeti bu aslında). Mustafa’nın erkek egemen bir kültürde doğup büyüyüp, erkeğin yaptığı birçok olumsuz davranışın mübah kabul edilip, kadına şiddetin ve sindirmenin kendi ailesi tarafından bile normal karşılandığı bir ortamda tüm bunlardan sıyrılıp Nezihe’yi ne önünde ne de arkasında, ruhuyla ruhunun ellerinden tutup tam yanında taşıması çok zor olacakken bunu başarması onu farklı kılan. Nezihe’nin de Mustafa’nın keskin çakıllarla dolu yürüdüğü yolda, sabırla yanında yürüyerek, Mustafa’nın kanayan tabanlarına, kendi tabanlarını da kanatarak yoldaş olmasıdır onu farklı kılan.

Dedeme; birbirlerinin böylesine noksansız bir ilişkiyi nasıl inşa ettiklerini, aşk konusunda ne düşündüğünü sorduğumda hep şöyle cevap verirdi: ”Aşk; ucunda eşleri taşıyan birbirine kenetli zincir halkaları gibidir. Her bir halka birbirine karşı olan sorumluluklardan oluşur.  Sevgi, saygı, sadakat, şefkat, merhamet, arzu, tutku, dürüstlük, bunların her biri bir zincir halkasıdır. Sadece ama sadece birinin kopması demek insanı aşağı düşürür evlat. Bunlardan biri olmazsa ilişki yürümez mi? Elbet yürür, biri ikisi değil çok daha fazlası da olmasa ilişki yürür. Ama o zaman ne aşk’tan bahsedebiliriz ne de Nezihe ile Mustafa’dan.”

Bu konu şüphesiz ki derya deniz… Nasıl ki insan Ay’a bile ayak basmışken hala okyanusun en derinine inemedi, birçok konuyu aşmışken, aşk denilen şeyi de bir türlü yaşamayı beceremedi.

Buraya kadar olan satırlarımı yazarken, Babaannem hastane koridorunda karşımda bulunan koltuk takımı üzerinde uyumaktaydı. Zaten son iki haftadır onu bu koridorlarda uyurken izlemek bir şeyler karalamama vesile oldu. Sonrasını anlatayım müsaadenizle.

Dedem solunum yetmezliği teşhisiyle hastaneye kaldırıldı ve yoğun bakıma alındı. Günde sadece on dakika kadar görmemize izin veriliyor, onun dışında göremiyorduk. Babaanneme ne kadar yalvarsak da bir türlü eve gitmeye ikna edemedik. Babam bir taraftan, halalarım bir taraftan, torunları bir taraftan ne kadar uğraşsak da nafile… Hastane koridorlarındaki sandalye ya da koltuklar üzerinde, bazen hastane bahçesinde birimizin arabası içerisinde çok az uyuyor onun dışında yoğun bakım ünitesine en yakın noktada tüm gün oturuyordu. Bazen anlamadığımız kelimeleri tekrar edip duruyor, bazen iki elini kavuşturup dualar ediyordu. Onu yalnız bırakmıyorduk, her daim müsait olan birimiz yanındaydı. Boş olduğum her vakit zevkle ben bekliyordum Babaannemin yanında.

”Babaanne, Dedem yoğun bakımda, zaten göremiyoruz. Gel hadi eve gidelim. Güzelce dinlen. Biz seni görüş zamanı her gün getiririz.” Dediğimde ise hep aynı cevabı aldım:

”Yavrum, sanıyor musun ki deden yoğun bakımda diye benim burada olduğumu, onu beklediğimi bilmiyor. Beraber girdik bu kapıdan, beraber çıkacağız.”

Günler bir bir geçmiş, Dedem yoğun bakıma alınalı dört hafta olmuştu. Babaannem her zamanki gibi sandalye üzerinde gözlerini kapatmış, ağzıyla anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra Babaannem sustu. Sesi kesilince yüzüne doğru baktım. Gözleri kapalı ve yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Hastaneye geldiğimizden beri hiç böyle tebessüm ederken görmemiştim. Daha dikkatli bakınca nefes almadığını fark ettim. Timsahla dolu bir gölden su içen ceylan tedirginliğiyle yerimden fırlayıp görevlilere haber verdim. Ama çok geçti, timsahlar çoktan beni göl içine çekmişlerdi… Babaannem öldü.

O günün ikindi vakti uğurladık Nezihe’yi… Annesinin mezarının yanına defnedildi. Bizim köyümüzde adettir, eşlerden hangisi önce ölürse annesinin yanına defnedilir. Eğer kadın erkekten sonra ölürse eşinin yanına defnedilir.

Çok ağladım o gün… Öyle bağıra çağıra, salya sümük sanmayın, için için yanan bir köz gibi.

İnsan, ölüm gerçekliğiyle bir gün karşılaşacağını, bu sonun er ya da geç hem sevdikleri hem kendi için geleceğini bilse bile kendine hakim olamıyor. O yolcu ettiği kişiyi artık bu hayatta göremeyeceğini biliyor ama onu asıl korkutan başka hayatlarda bir daha görüp göremeyeceğine emin olamaması.

O gün perişan bir vaziyette geçti. O geceyi köyde Dedemlerin evinde geçirip ertesi gün geri dönecektim. Yıllık iznime ayrılıp Babaannemin bıraktığı nöbeti devralacak, iznim bitene kadar tıpkı onun gibi hastanede Dedemi bekleyecektim. Elbet vardı Nezihe’nin bir bildiği. Ama olmadı. Gece yarısı babamın telefonuyla uyandık: Dedeniz öldü!

Tam bir gün arayla Mustafa’yı da annesinin yanına defnettik. Hissettiklerimi ne kelimelere dökebilirim ne de sözle ifade edebilirim. Belli ki Nezihe’nin dün ki tebessümünde saklıydı bugün olacaklar. Belli ki boşuna bırakmadı nöbeti. Belli ki boşuna gülerek ayrılmadı bu dünyadan.

Benim şahit olduğum en büyük aşk böylece son buldu. Bir daha böylesine şahit olur muyum bilmiyorum ama sanmıyorum. Ağdalı birkaç sözden, tutkulu bir sevişmeden, çiçekten böcekten, sevmekten saymaktan çok daha öte bir şeydi Nezihe ile Mustafa’nın aşkı. Yetiştikleri kültür ve dönem göz önüne alındığında onların ki bir devrimdi.

Şimdi ise ince ince sızlayıp duran bir huzursuzluk musallat zihnimde… İkisinin de annesinin yanında yatmasından, yan yana olmamasından duyduğum belki de mantık dışı bir huzursuzluk. Artık fani bedenlerinin bu dünyadaki görevi bitti, başka alemlerde et ve kemikten münezzeh başka bir hayat başladı belki bilemiyorum. Ama yine de böylesine bir aşkın sahiplerinin mezarlarının bile yan yana olmasını istiyor gönül. Her şey beyin dediğimiz organla süzülmüyor maalesef…

Babama söylüyorum birinin mezarını diğerinin yanına taşıyalım mı diye;

”Saçmalama” diyor.

Haklı; saçmalıyorum…

Özkan SARI

      

Dedem Babaannemi Öperken Hiç Görmedim…’ için 2 yanıt

  1. Uykuya birlikte geçen iki bağlı ruh için belki kısa bir acı ama sonrasında uzun bir mutluluk duyar insan. Birbirinin arkasından ağlamamayacak kadar şanslı iki aşık… Biz belki hiç görmedik böylesini. Belki yalnızca yaşadıkları on yılların sihridir onlarınki. Fakat yine de duygularını nezaketle yaşayabilen insanların, özenilecek şeyler bırakabileceğine inananlardanım kalanlara. Güzel yazıya saygılarla…

    Beğen

    1. İyi bir aşık olmaktan çok iyi bir insan olabilmek için çabalamanın birinci önceliğimiz olduğunu düşünüyorum. Eğer öyküde geçen aşkı yaşayabilecek kadar şanslıysak, bunun iyi insan temeli üzerine inşa edilebileceğine inanıyorum. İyi aşklar, iyi insanların eseridir. Kötü insanların aşk sandıklarının sonu ise tarifsiz acılara gebe sadece. Biraz köpük bir cevap oldu kusura bakmayın 😊 akıverdi parmaklarım klavye üstünde. Teşekkürler… Saygıyla…

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s