Mitolojik Çaresizlik

Uyandığımda daha önce hiç görmediğim bitkiler ve ağaçlarla kaplı bir ormandaydım. Nerede olduğumu anlamlandırmaya çalışırken arkamdan gelen sesle irkildim:

‘’Ne arıyorsun burada?’’

Geriye döndüğümde, karşımda belden aşağısı keçiye, belden yukarısı insana benzeyen ve boynuzları bulunan bir canlıya bakıyordum. Gözlerim görüntüyü beynime taşıyor, beynim gördüğümün ne olduğunu tanımlamaya çalışıyordu. Ne yapmam gerektiği konusunda karar almaya çalışırken bu garip yaratık bir daha seslendi.

‘’Kimsin Sen? Neden buradasın? O elindeki ne?’’ Sağ avucum içinde sıkıca tuttuğum ney’i gösteriyordu.

‘’Şey… Ben eşimi arıyorum. Adı Ebru. Buraya nasıl geldim bilmiyorum. Neredeyim Ben?’’

‘’Benim adım Satir. Bu ormanın koruyucusuyum. Tanrı Zeus’un topraklarındasın.’’

Bu garip canlının dediğinden hiçbir şey anlamasam da buralara gelişimin Ebru’yu aramamla bir ilgisi olduğunu düşünüyordum. O’nu nerelerde aramadım ki kaybettikten sonra? Ne medyumlara ne hocalara gittim. Ne okült kitaplar okudum. Bedeni geri dönmeyecekti belki ama ruhu anlarsa ne halde olduğumu kıyamaz gelirdi. Gelirdi değil mi? Gelmedi.

‘’Neden burada olduğumu bilmiyorum fakat eşim Ebru buralarda olduğu için gelmiş olabilirim.’’

‘’Eşine ne oldu?’’

‘’Öldü…’’

‘’Burada ölüler Tanrı Hades’in yeraltı ülkesinde yaşarlar. Eğer eşin öldüyse sadece orada bulabilirsin.’’

‘’O zaman oradadır Ebru. Nasıl gidebilirim bu ülkeye?’’

‘’Yaşayanlar Hades’in ülkesine giremez, ölüler de bu ülkeden dışarı çıkamaz. Burayı ‘Kerberos’ adında üç başlı bir köpek korur. Kerberos; korkunç iştahını sadece canlı ve taze et karşısında gösterir. Ölülere tamah etmez. Seni hemen fark eder, bu nedenle oraya girmen imkânsız.’’

‘’Ne olursa olsun gitmeliyim. Bir yolu olmalı muhakkak. Denemeliyim. Hiç giren olmamış mı daha önce?’’

‘’Meşe perisi olan eşi Eurydike’yi kurtarabilmek için efsane şair ve müzisyen Orpheus girebildi daha önce, girdi girmesine de Eurydike’yi çıkaramadı.’’

‘’Nasıl girebildi peki?’’

‘’Lir’inin ezgileriyle Kerberos’u uyutarak.’’

Hemen sağ avucumda sıkıca tuttuğum ney’ime baktım. Benim de ney’im var. Lir ile uyuduysa, elbet ney ile de uyur. Uyur değil mi? Ney sesi aşkın sesidir…

‘’Nasıl giderim ölüler ülkesine? Bana yardım et yalvarırım.’’

‘’Styx nehrinin ötesinde… Sınıra kadar ulaşmana yardım edebilirim fakat boşuna uğraşma, geldiğin diyarlara geri dön.’’

Satir elinde tuttuğu mızıka-flüt karışımı bir alete üfledi… Dev kanatları ve cüssesiyle gökte beliren, yine anlam veremediğim bir canlı yanımıza indi. Gövdesi aslana, kanatları ve başı kartala benziyordu.

‘’Griffon seni sınıra kadar götürecek.’’ Dedi Satir. Kendisine teşekkür ettim ve ayrıldık.

Adının ‘Griffon’ olduğunu öğrendiğim bu canlı, pençeleriyle belimden kavrayarak havalandı ve beni Styx nehrine yakın bir yere kadar getirip bıraktı. Bulduğum sarmaşık bir köprüden nehrin karşısına geçtim. Sessiz, karanlık ve ıssızdı her yer. Yürümeye devam ettim.

Sessizliği şiddetli bir kükreme, Issızlığı ise kalın otlar arasından sürünerek bana yaklaşan onlarca yılan bozdu. Karanlığı dağıtan ise Kerberos’un alev alev yanan kırmızı gözleriydi. Üç başlı bu dev köpek karşımda duruyordu.

Keberos’u karşımda görür görmez üflemeye başladım ney’imi… Ney’in sesi, çakan bir şimşeğin elektrik yüklü kolları gibi yayılmaya başladı ölüm soğuğu karanlıkta:

‘’Dinle ney’den duy neler söyler sana,

Derdi vardır ayrılıklardan yana:

‘Kestiler sazlık içinden’ der beni;

Dinler, ağlar: Hem kadın, hem er beni

Göğsü, göz göz ayrılık gelsin de bir 

Sen o gün benden işit özlem nedir.’’(*)

Kerberos’un kulağına ezgiler ulaştıkça sakinleşmeye başladı ve kükremesi kesildi. Sessizce, sadece bana bakıyordu. Ben de sırayla gözlerine bakmaya başladım. Bir kafasındaki gözlerinde geçmişimi (Ebru ile olan eski günlerimi), bir kafasındaki gözlerinde şimdiyi (Ölüler ülkesinde Ebru’yu aradığımı) ve diğer kafasındaki gözlerinde de geleceğimi görüyordum (Ebru ile kavuşmamı). Hiç ara vermeden üfledim ney’imi. Bir müddet sonra koca köpek yere yatarak uyumaya başladı.

Bırakmadan, ney’ime üflemeye devam ede ede hızla ilerlemeye başladım ölüler ülkesinin derinliklerine doğru. Beni gören ölüler yığınlar halinde üzerime gelmeye başladılar. ‘’Kurtar bizi’’, ‘’Bizi buradan çıkar’’, ‘’Ruhlarımızı serbest bırak’’ her ağızdan bir ses çıkıyor, ölü yığınlarının arasında yürümekten zorlanıyordum. Sonra haykırmaya başladım: ‘’Ebru… Ebru… Ebru…’’

Ölülere aldırmadan koştum, koştum, koştum. Hem haykırdım, hem koştum. Dur durak demeden aradım Ebru’yu. Ne bir tanıyan vardı ne de bir gören. Neredesin Ebru?

Günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca aradım Ebru’yu… Bulamadım. Sonra bir gün artık ney çalmayı bıraktım ve fırlattım attım karanlık kuyulardan birine. Ney sesi kesildi. Ardından tam kendimi de bırakacaktım ki kör kuyulara; Kerberos’un keskin ve soğuk dişlerinin bedenime saplanıp kemiklerimi kırdığını, etlerimi parçaladığını hissettim. Üç kafası da farklı yerlerimden kavrayıp beni parçalıyordu. Tüm gücümle ve belki de son kelimelerimle haykırarak seslendim:

‘’Ebbbrrruuuuuuuuuuu…’’

***

Hande Hanım’ın kulaklarına gecenin koyu karanlığı içerisinde bir ses çalındı. Fırlarcasına yatağından kalktı. Komşunun köpeği de muhtemelen sesi duymuş ve şiddetli bir şekilde havlamaya başlamıştı. Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken aynı sesi bir daha duydu. Bu bir çığlıktı ve yan odadan geliyordu. Oğlu Kerem eşini kaybettiğinden beri, Hande Hanım’ın evinde beraber yaşıyorlardı. Ağır psikolojik sorunları olan Kerem’in, doktor yalnız kalmasını istememişti. Hande Hanım apar topar kalkıp odadan çıktı. Kerem’in odasının kapısını açıp içeri girdiğinde haykırışlar camları titretiyordu: ‘’Ebruuuuuuu…’’

Hande Hanım, yatağa oturup Kerem’in alev alev yanan ve terden sırılsıklam olmuş başını göğsüne doğru dayadı, bu sırada Kerem’in elleri arasında duran ney yuvarlanarak yataktan yere düştü. Akşam içmesi için verdiği ilaçların hepsi, komidinin üzerinde bir bardak su eşliğinde durmaktaydı. Kerem sayıklamaya devam ederek seslendi:

‘’Kerberos? Kerberos? Kerberos?’’

‘’Kerbesor da ne yavrum?’’

‘’Bu O… Bu ses… Bu köpek sesi ne anne?’’

‘’O komşunun köpeği oğlum, sen bağırmaya başladığından beri havlıyor.’’

Kerem yavaşça açtı yorgun gözlerini, annesinin kucağında duran başını kapıya doğru döndürüp açık olan kapı aralığının karanlığına dikti gözlerini birini bekliyormuşçasına… Gözlerini kapı aralığından hiç ayırmadan annesine seslendi:

‘’Ebru nerede anne? O niye gelmedi?’’

Hande Hanım dişleri arasında sıktığı dudaklarının parçalandığını geceliğinin göğsüne düşen kan damlasından anladı. Cevap vermedi. Eğilip Kerem’inin önce alnını, sonra kapı aralığına dikilip kalmış gözlerini öptü parçalanan dudaklarıyla…

Az sonra, havlayan köpeğine seslenen yan komşunun sesi duyuldu:

‘’Kes sesini Zeus!’’

Ve Zeus sustu.

Az sonra, Hande Hanım’ın feryadı yayıldı gecenin koyu karanlığı içerisinde:

‘’Keeereeeeemmmmmmm…’’

Ve Kerem sustu. 

***

(*) Mevlana / Mesnevi

Özkan SARI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s