Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim

Küçük sahaf dükkanının hemen karşısında bulunan kafe tıklım tıklım, oturacak yer yok. Küçük sahaf dükkanının içerisinde sadece ben ve soğuğun kendini iyice hissettirmesiyle sıcak bir konak arayan yolunu şaşırmış birkaç sinekten başka kimse yok. Sahaf sahibi bile içerideki yalnızlıktan sıkılmış olmalı ki dükkanın önüne attığı taburesinde oturmuş hareketli sokağın hareketini gözlemlemekte.

Eski baskı kitapların olduğu rafları kurcalarken, fark etmeden bir saat geçivermiş. O bir saatin sonunda da elimde üç adet kitap. Hepsi 1980 öncesi basım, ilk baskılar ve ikinci el. Benim için hepsi birer hazine.

”Güzel kitaplar seçmişsiniz.” diye sesleniyor sahaf sahibi ben ödemeyi yaparken.

”Nereden buluyorsunuz bu eski kitapları?” diye soruyorum.

”Bu aldıkların benim kendi koleksiyonumdan.”

”Neden satıyorsunuz peki?”

”Anlatayım; kitaplara düşkün, kendi koleksiyonu bulunan insanlar ömrünü tamamlayıp göçüp gittiğinde, evlatları evde bu kitapları bulur. Eğer kıymet bilen evlatlarsa sorun yok, o kitapları sahiplenirler. Ama o kitapların değerini bilmeyen evlatlarsa bunları yüklenir getirirler benim gibi sahaflara, bu hazinelerin değerinden bi haber benden aldıkları üç beş kuruşa sevinip çıkıp giderler bu kapıdan. Ben de yaşlandım artık, bu dükkândan kazandığım para yetmiyor. Asıl vahim olan ise ben ölür ölmez benim koleksiyonumu da evlatlarımın ertesi gün satacağına emin olmam. Bari onlardan önce ben satayım ki ihtiyacım görülsün (gülüyor).”

”…!?”

Sahaf sahibiyle biraz sohbet ettikten sonra anlattıklarını zihnimin askılarına takıp ayrılıyorum. Kapının açılmasıyla yol bulan bir sinek de benimle beraber dışarı çıkıyor. İyice azalıyor sahafın nüfusu ve iyice artıyor içerisindeki yalnızlık kokusu.

İşte o üç kitaptan biri: Nazım Hikmet’in nadir romanlarından biri olan ”Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” kitabı. Nazım Hikmet’in böyle bir kitabının olduğunu yeni öğrendiğimi itiraf etmeliyim.

Şiir kitaplarına aşina olduğumuz Nazım’ın romanını büyük bir heyecanla fakat büyük bir beklenti içerisinde olmadan okudum. Yanılmışım. Eşi olmayan bir düz yazı anlatım üslubuyla karşılaştım. Daha önce bu tarzda anlatım tekniği olan bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Daha açık ifade etmem gerekirse; düz yazı okuyorsunuz fakat bir an şiir okuduğunuzu sanıyorsunuz. Şiir okuduğunuzu sanıyorsunuz fakat okuduğunuz aslında bir düz yazı. Sofrasına nesirin serbestliğinden oluşan ana yemeğini koyan Nazım, şiirin kurallarından oluşan bir de salata eklemiş. Tadı ise enfes…

Onlarca yıllık farkı olan zamanlar arasında geçişleri ilk başlarda biraz kafa karıştırsa da kısa sürede taşları yerine oturtuyorsunuz. Moskova’da Lenin’in cenazesi başında nöbet tutarken, kendinizi bir anda Anadolu’da kurtuluş savaşının içerisinde inleyen yaralı askerler arasında buluyorsunuz. Köhne bir mahpus hücresinde işkencelere maruz kalırken, İzmir’de sahil kenarında küçük bir kulübede uyanıyorsunuz. İstanbul boğaz köprüsü üzerinde gazete satarken, Bolu’da öğretmenlik yapıyorsunuz. Yine ustalığını konuşturduğu en önemli nokta bu zamanlar arası geçişlerin birbirine olan kuvvetli bağı ve birbirini tamamlayıcılığı.

Kitabın otobiyografik bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Böylece hangi olay üzerine ne hissettiğini birinci ağızdan okuma fırsatı buluyoruz. Hayatı boyunca yaşadığı pek çok olaya yer vermiş Nazım. Dönemin sosyal ve siyasi tespitlerini yansıttığı bölümler kesinlikle ayrıca not alınıp saklanılacak nitelikte:

“Ankara Nuh’un gemisi, dedi Erzurumlu şair, yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun tufanında yüzen Nuh’un gemisi. Sahil-i selamete ulaşacak elbette, içinde yan yana yaşayan güvercinleri, yılanları, aslanları, kaplanları, kurtları, kuzularıyla sahil-i selamete ulaşacak ve orada yılanlar güvercinleri yiyecek, kurtlar kuzuları. Aslanlarla kaplanlar boğuşacak birbirleriyle.”

Yukarıdaki paragraf aslında hepimizin suratına atılan koca bir tokat. Çünkü bu boğuşma, tüm siyasi, milliyetçi, sosyal simge maskeleri altında amansızca devam etmekte.

Hele ki Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunu dinleyelim birde Ahmet’in(Nazım’ın) gözünden:

”Cepheye giden İstanbullu, İzmirli yedek subaylarıyla, köy odalarında ölen yaralı askerleriyle, kocalarını sırtlarında taşıyıp dereyi geçen kadınları ve Kastamonu kerhanelerindeki frengili kahpeleriyle, sümüklü, bitli, yalın ayak başıkabak çocuklarıyla ve Çamlıbellerinde Köroğlu kaleleri ve kara sapanı ve çatlak toprağıyla, bir kıyısından, bir daha dolaştım anasız, babasız gurbet illerde kalan Anadolu’yu. Dayanılır gibi değil acıya, Allah Kahretsin!”

Nazım; bizi oradan oraya dolandırdığı zaman yolculuğunun her durağında, Mevlana’dan bir kıt’a küpe ediyor kulaklarımıza:

”Dinle neyden ki hikayet kılmada,

  Ayrılıklardan şikâyet kılmada.”(*)

Belli ki kendisi çok şeyler gömmüş derinlerine, kör kuyu bellediği ya da çok şeyler yüklemiş kanatlarına, güvercin bellediği bu satırlara…

Kitabın son noktası öncesi yazdıkları ise, fani ömrünün sonuna geldiğini hissedercesine okura gönderdiği bir selam gibi:

”Yaşamak güzel şey be kardeşim. Konuklarım kocamamış. Onları son görüşümde kaç yaşındaysalar o yaştalar ama ben altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem…”

Yaşayamadı Nazım! Altmış bir yaşında veda etti.

İşte o üç kitaptan biriydi bu kitap.

Roman, şiir, belgesel, tarih, otobiyografi ve NAZIM!

Ve gece gece parmaklarımın üzerinde dolaşan bir sinek ısrarla! Hayırdır inşallah…

Yaşamak güzel şey be kardeşlerim! Zor, ama güzel! 

(*) Dinle neyden ki (nasıl) anlatıyor

Ayrılıklardan (nasıl) şikayet ediyor.

***

Özkan SARI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s