”Ne Senden Bana Rüku Ne de Benden Sana Kıyam”

Sadece ve sadece yarım sayfaya sığması istenen kısacık bir öykü yarışmasıydı genç adamın katıldığı. Bildirilenden daha uzun olan öykülerin değerlendirilmeye tabi tutulmayacağı konusunda uyarılmıştı. Neden böyle bir kısıtlama olduğunu sorduğunda ise aldığı cevap şöyle olmuştu: ”Kullanılacak kelime sayısının minimum düzeyde olması karşısında yazarın olay örgüsü ve kurgu gücünün değerlendirilmesi temeline dayanan bir yarışma bu.”

Önce katılmak istemese de içindeki sesin gece gündüz taciz etmesi üzerine kararından vazgeçip katılmaya karar verdi. ”Altı üstü yarım sayfa değil miydi zaten?” diye düşündü.

Yarışmaya katılan öykülerin çok kısa olmasından dolayı değerlendirme günü tüm öyküler, programı sunan sunucu tarafından sahnede okunacak, bu sayede tüm öyküleri jürinin yanı sıra katılımcılar da dinlemiş olacaklardı.

Öyküyü yazması çok fazla vaktini almamıştı, kısa sürede bitirip gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra yetkili kişiye elektronik posta olarak gönderdi. Geriye sadece değerlendirme gününü beklemek kalmıştı.

O gün geldiğinde sunucu toplamda otuz yedi öykünün yarışmaya katıldığını duyurdu. Değerlendirme esasları hatırlatılıp ve jüri tanıtıldıktan sonra vakit kaybetmeden öykülerin okunmasına geçildi. Dikkatle ve ilgiyle tüm salon öyküleri dinlemeye başlamıştı. Öyküler bir bir okundukça aslında ne denli zor bir yarışma olduğu ortaya çıkıyordu. Kolay olmamıştı birçokları için yarım sayfada istenilen etkiyi bırakmak. Otuz üçüncü sırada genç adamın öyküsü vardı ve sunucu bayanın dilinden dökülmeye başlamıştı kelimeleri:

”Şu an yaşadıklarınızın önceden yazıldığı, canlı bir hikâyenin içinde yer almış mıydınız hiç? Sanmıyorum. Öyleyse salonun yetersiz ışığı ve yetersiz havalandırması içerisinde uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerde dolaşan bedenlerinizi canlandırın ve tüm dikkatinizi toplayın. Şimdi salonda bir göz gezdirin… Birinin ayakta durduğunu göreceksiniz, işte o benim. Yani şu an dinlemekte olduğunuz öykünün sahibi. Öykünün bitimine kadar salonda aranızda gezinecek ve bitmesiyle beraber salonu terk edeceğim. Neden? Anlatayım. Ben amatör bir yazarım ama içinizden birine profesyonel aşk mektupları yazdım, öyle üç beş tane sanmayın, tam kırk iki tane! Her birine başlarken hep aynı heyecan ve hep aynı ümitle başladım. Ama sevmek yetmiyormuş, onu anladım. Senin sevgin karşılık bulamıyorsa, karşılık beklediğin kişiye eziyet oluyormuş. Zorla güzellik olmuyor anlayacağınız. Bu bir veda aslında… Sessizce çekip gitmek istemedim. Son mektubumu sizin huzurunuzda takdim etmek istedim kendisine. O kendini biliyor… Oturduğu koltuğun altında ona yazdığım kırk üçüncü mektup var, alabilir. Format gereği daha uzun yazamıyorum maalesef, zaten uzunca yazacak bir şey de kalmadı. Bu yazım, öykü olarak kabul edilir mi, değerlendirmeye alınır mı bilmiyorum. Kazanan kim olur onu da bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var o da kaybedenin ben olduğum. Saygıyla…”

Sunucu Bayan ”Saygıyla…” kelimesini okuduğunda genç adam salonun çıkış kapısı önünde eğilir vaziyette salonu selamlamaktaydı. Tüm salon yönünü O’na dönmüş avuçları patlarcasına alkışlamaktaydı. Alkışlar arasında geriye dönüp, salonu terk etti genç adam.

Ardından herkes O kişinin kim olduğunun merakıyla etrafına bakınmaya başladı. Birinden bir belirti bekliyorlardı fakat göremediler. Göremezlerdi çünkü herkes genç adamı alkışladığı sırada O gizlice alıp cebine koymuştu kırk üçüncü mektubu.

Tüm öyküler okunmuş, sıra değerlendirme sonuçlarına göre dereceye girenlerin açıklanmasına gelmişti. Jüri başkanı Sibel Hanım dereceye girenlerin isimlerini açıklayıp sahneye davet etti. Kazananların ödüllerinin takdiminin ardından program sona erdi. Genç adamın öyküsü dereceye girememişti fakat o güne dair birçok kişinin hafızasında O’nun öyküsünün kalacağı aşikârdı.

Jüri başkanı Sibel Hanım, programın sona ermesinin ardından kampüs içindeki odasına geçti. Cebinde sakladığı zarfı çıkardı ve açmaya başladı. Zarfı açmaya çalışırken bir taraftan da kendince söyleniyordu: ”Ah deli çocuk! Anlamadın beni… Anlayamadın! Yapamazdım.” Bu sözler kendisinden tam on sekiz yaş küçük olan genç adamaydı. Diğer kırk iki mektubun aksine son mektup bir sayfadan ibaretti. O bir sayfada da sadece şu satırlar vardı:

”Ne senden bana rükû,

Ne de benden sana kıyam.

Bundan sonra;

Selamün aleyküm,

Ve aleyküm selam.”(*)

(*) Fuzuli

***

Özkan SARI

”Ne Senden Bana Rüku Ne de Benden Sana Kıyam”’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s