Anadan Üryan

Televizyonu açma nedeni odaya çöken sessizlik sisini dağıtmaktan başka bir şey değildi. Kumandayı belki de haftalardır oturmadığı koltuğun üzerine fırlatıp yatak odasına geçti.

Sigara, alkol ve parfüm kokusunun üzerine yuvalandığı siyah deri ceketi ve bluzunu çıkarıp siyah askıya geçirdi. Modaydı siyah renk O’nun dünyasında. Ardından, dar eteğini giyerken ne kadar çaba sarf ettiyse, kalçalarını sağa sola sallaya sallaya yine o kadar çaba sarf ederek çıkarabildi. Boy aynasının karşısına geçip sutyeninin kopçasını açtı. Sutyen içerisinde sıkışmaktan nemlenen ve pembeleşen göğüsleri serbest kalır kalmaz hafif aşağı ve yanlara doğru yayıldı. Vücudunda kalan son giysi olan külotunu da nazik bir hareketle bacaklarından kurtarıp yere bıraktı. Annesinin mutluluk gözyaşlarıyla kucağına aldığı o ilk gün ki gibi ya da toprağın kucağına uğurlanacağı birkaç metrekare beyaz çarşafın içindeki o son gün ki gibiydi bedeni şu an. Anadan üryan!

Sadece bugün kaçıncı kez duş aldığını hatırlamaya çalıştı boy aynasında çıplak bedeninin yansımasını seyrederken. Hatırlayamadı. On beş ila yirmi arasında olmalı diye düşündü. Eee o zaman sutyeninin kopçasını da on beş ila yirmi kere açmış olmalıydı farklı farklı eller. O kadar çok duş alıp bu kadar çok kirli hissetmek kendini! Kendi bedenine insanın kendisinin dokunmadığı kadar başkalarının dokunması ya da kendisinin seyretmediği kadar başkalarının seyretmesi. Eskisi kaybolmadan yenisinin peydah olduğu mor lekeler. Boynunda, göbeğinde, sırtında, kasığında, bacağında… Hadi o morluklar bir fondöten fırçasıyla süpürülür halı altına da… Ya insanın maddeden oluşmayan benliğinde oluşan lekeler!

Zihninde her biri farklı bir yöne doğru farklı hızlarda ve farklı yükseklikte uçuşan uçurtmalar gibiydi sorular. Cevap aradığı ya da anlamlandırmaya çalıştığı her yeni düşüncede bir uçurtma daha salıyordu zihninin gökyüzüne. Çok geçmeden başlıyordu uçurtmalar birbirine dolaşmaya, sonrası ise kördüğüm. Ayıklanır mı be onca birbirine geçmiş uçurtma? Ayıklanmaz elbet! At gitsin çöpe, salarsın yenilerini gökyüzüne.

”Aile kurumu içerisinde ‘mutlu ebeveyn mutlu çocuklar’ adını verdiğimiz projemizde karı koca ilişkilerinde bireylerin birbirlerine gösterecekleri saygı ve sadakat kavramlarının içi doldurulmuş, sağlam temeller üzerine inşası…” Televizyondan yayılan sesi işitir işitmez tanıdı sesin sahibini, salona geçip ekrana baktı. Ünlü bir psikologdu konuşan ve gayet iyi tanıyordu kendisini. Hiç sektirmez en az haftada bir uğrardı, daha dün görmüştü… Gün içinde açılan sutyen kopçası ve alınan duş sayısına katkısı olmuştu. Her geldiğinde karısının dedikodusunu yapar, en mahrem sırlarını bile anlatırdı. Ah sen benim karım olsan! Deyip yeni bir morluk eklerdi birkaç yerine. Böylesine ünlü bir psikolog neden açardı ki sırlarını korkmadan? Yine aldı bir düşünce kendisini, cevabı basitti aslında, çünkü kendisi yok hükmündeydi psikoloğun gözünde. Toplum içerisinde var olan, duyguları olan, seven, sevilen, ağlayan, gülen, üzülen, sevinen bir varlık değildi kendisi. Koca bir sıfırdı çarpan değeri. O, psikoloğun üzerinde gönlünce tepinebildiği ruhsuz bir kadavradan başka bir şey değildi. Ekranda konuşan, şık giyimli, diksiyonu düzgün, hitabetinden güven, ses tonundan şefkat yayılan kişiye, ünlü aile terapisti psikoloğa haykırdı: ”Ben miyim orospu yoksa sen misin ulan!” Titreyen dudaklarından titreyerek döküldü kelimeler! Ve bir uçurtma daha salıverdi zihninin gökyüzüne!

Hala çıplaktı. Yatak odasına dönüp öylece bıraktı kendisini yatağına. Ruhu tonlarca ağırlığında bir buzul dağı iken, bedeni tüylenmeye yeni başlamış yavru bir kuşun kanat altı tüyüydü adeta… Bu ne yaman çelişkidir. Bu ne çözümsüz denklemdir.

Kahkahalar patlamaya başladı çarptığı duvarlarda. Basit, ucuz kahkahalar! Öyle asil gülüşler konduramazdı yüzüne, yakışmazdı. Psikoloğa neden kızıyorum ki diye düşündü, öğretmeninden memuruna, manavından bakkalına, yakışıklısından çirkinine, fakirinden zenginine, hastasından sağlıklısına, akıllısından aptalına, evlisinden bekarına kadar sürüyle insan gelmişti bugüne kadar yanına. Herkesin ne bok olduğunu biliyordu iliklerine kadar.  O sutyen var ya o sutyen! Kopçası bir açılsın, açılmayacak çene kilidi yoktu karşısında. Göründüklerini değil, olduklarını bilirdi insanların ciğerine kadar. Tavanda patlayan kahkahalar arasında bir haykırış daha savrulup dağıldı yerlere: ”Ben miyim orospu yoksa siz misin ulan orospu çocukları?” Yine titreyen bir dudak, yine titreyerek kaçışan kelimeler!

Gözyaşı mı? Yok! O nehir kuruyalı epey bir zaman olmuştu.

Hala çıplaktı. Anadan üryan. Ve çıplaktı hisleri örtmeye gerek duymayarak. Gören yoktu ki örtsün. O geldi aklına adını bile bilmediği, ”Yazar” der geçerdi. İlk odasına geldiği günü düşündü. ‘’Beni arkadaşlarım zorla getirdi, onlar da diğer odalarda, bir şey yapacak değilim. Biraz sohbet ederiz sonra giderim. Merak etme veririm paranı.” İlk sözleriydi bunlar. Kahkahalar arasında kendisinin; ”Eee madem yazarsın, çıkar kalemini yaz bana işte” dediği an geldi aklına. Attığı kahkahalar diğer odalardan bile duyulmuştu. Daha sonra arkadaşları her geldiğinde O da geldi. Sadece sohbet ettiler. Tüm ısrarlarına rağmen değmedi teni tenine, ben sahibim olacak kadına saklıyorum kendimi derdi. Yazar; gelecek planlarından, renkli hayallerinden bahsetti. O ise yıkılan hayallerinden, siyah beyaz geçmişinden söz etti. Modaydı siyah renk O’nun dünyasında.

Sonra gelmez oldu Yazar. Arkadaşları geldi, o gelmedi. Bir gün dayanamayıp sordu üzerine abanmış, ağız kokusunu ağzında hissettiği Yazar’ın arkadaşlarından birine:

”Bana bak şampiyon! Nerelerde sizin süt oğlan? Gelmez oldu.”

Gelişmiş primatlardan hallice olan adam maddeden ibaret bedeninin içinde bulunduğu zevk çukurundan gayet ciddiyetsiz bir şekilde seslendi:

”Duymadın mı? O evlendi!”

Konuşma kesildi… Oda içerisinde duyulan tek ses primatın zevk homurtularıydı.

Derken ardı ardına kahkahalar savruldu her yere, basit, ucuz kahkahalar. Ağlamayı bıraktığı günden sonra peydah olmuştu bu kahkahalar böyle. Derken bir düşüncedir aldı yine. Ne ilginç diye düşündü. Yüzlerce, binlerce erkek arasından sadece O’nu hatırlıyorum. Sadece O’nu merak ettim bir daha gelmedi diye ve sadece O açmadı bugüne kadar gelenlerin arasında sutyenimin kopçasını ve sadece O’nun yanında bulunmadım anadan üryan!

Ardından yüksek sesle bir kahkaha daha… Ve ardından salınan bir uçurtma daha zihninin gökyüzüne!

Siyah renk hala moda O’nun dünyasında… Hala vücudunda morluklar…

Hala çıplak! Anadan üryan! 

***

Son cümlesini de yazıp bitirdi hikâyesini yeni evli ”Yazar”. Saat epey ilerlemiş, gecenin koyu karanlığı ağırdan kaybolmaya başlamıştı. Tam bilgisayarını kapatacakken eşinin kapıda dikildiğini fark edip ürperdi.

”Daha yatmadın mı sen?”

”Geliyorum Hayatım”

Yatağına yatan yazar uyuyormuş gibi gözlerini kapattı ve başladı zihninin semalarında kördüğüm olmuş uçurtmaları birbirinden ayırmaya!

Özkan SARI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s