Havva Kızından Adem Oğluna Mektup

Hani o meşhur şarkılardaki “gök mavi, dağlar yeşil/cennet ülkem Türkiye’m”, “Havasına, suyuna, taşına toprağına, bin can feda bir tek dostuna” falan  kanser ağrısı çeken adama verilen  aspirin gibi artık.

Okuyalım diyoruz, ilkokuldan üniversiteye derken yalnızca bir kuşakta katlediliyor emeklerimiz.Sorular çalınıyor, sınavlar tekrar ediliyor, çaresizlikten isyan damarlarımız şişmiş olsa da paşa paşa dönüyoruz köşe başlarını. Hele hele bir de Havva kızıysan baştan bir mağlubiyet var zaten. Geriden gelip turu geçmek kolay mı? Kazandığımız okulların kapısından döndürüldük başlarımızdaki örtüler yüzünden, ikna odalarında sıkıştırıldık. Aynı düşünceleri paylaşan ademler kapılardan sorunsuz geçip devam ederken hayatlarına, biz savrulduk ve öfkemizle kavrulduk.  Kız çocuğu sokakta fazla kalmaz, genç kız dediğin kafasını gözünü kaldırıp dolaşmaz. Dini bütün dediğin kadın başını örter, öyle kendi kendine iş yapmak yok, bulunur bir münasip aday kurdurulur yuva.  Bir kısım şanslılar kendi tercihlerini yaşayabildiklerine inanadursun onlara da fahri anne-babaları nasıl yaşamaları gerektiğini söyler. Nasıl giyineceklerini, kaç çocuk yapacaklarını, çocukları yapınca hangi aydan itibaren eve kapanacaklarını belirler ve uymayanlara edep dersi verirler. Buna karşın Ademoğlu istediği gibi giyinmekte, istediği mekanlarda gezinmekte, eve istediği zaman gelmekte ve karşı cinsi hakkında atıp tutmakta  özgürdür.

Ben hiçbir kadının erkeklerin nasıl davranması, nasıl yaşaması gerektiğiyle ilgili dini telkinlerde bulunduğuna tanık olmadım. Kadınlar, kendilerine çizilen sınırlara sağdık kalmakla ya da karşı çıkmakla o kadar meşguller ki erkek cinsini tartışmaya açmaya fırsat bulamıyorlar. Ya da haşa! Yakışır mı hiç kadın kısmına erkeğe edep dersi vermek? Bir kadın tacize uğradıysa yüksek ihtimal kendi hafif meşrepliğindendir, kürtaj olmak istediyse kendinin ve çocuğun tüm hayatını mutsuz kılma ihtimalinden değil, katilane duygularına engel olamadığındandır. Velhasıl bu memlekette Havva kızı olmak çok menen bir iştir. Kadının insan olma halini dikkate almayan akıl, aksi düşünenlere hayatı zehir etmektedir.

Artık en büyük direnişimiz “insan “ kalabilmek. Hayatlarımızı “doğru” dediğimiz şeyler adına yaşayabilmek. İnançlarımızı, değerlerimizi “diğerinin” incinmesine izin vermeden var edebilmek.. Ancak, sözde her aklı başındanın bunu savunduğunu görüp, özde hala böyle bir temelimiz olmadığı kabusuyla yaşıyaruz nicedir. Her şey olduğundan farklı görüntülenmeye çalışılsa da içimizde bir yer bu ilizyona karşı savunma geliştiriyor. Yalancı çobanın doğru söyleme ihtimali intihar ediyor. Gülüşüne güvendiğimiz birkaç insanoğlu dışında kalanlar Hollywood filmlerinde derisinin arkasını kestiremediğimiz kötü uzaylı- iyi insan tereddütünü yaşatıyor. Hani mümkün olsa da baksalar kalp haritamıza keyifleri yerine gelir mi diye düşünüyorum. Keza istenilen kırgınlık, acı, umutsuzluk, endişe, öfke yaratmaksa, ve tüketmekse  yaşam enerjisini “berikinin”, alkışlar hak edene gelsin !

Bütün bu hissiyatın nedeni  yaşanmış yıllar hanesinin artmasına da yorulabilir; bakıyorum da çocuklar sokak aralarında hala aynı kuvvetle bağırıp, bisiklet kornalarını öttürüyorlar. Dünya muhtemelen ben annemin karnındayken de birilerinin başına yıkılmıştı. Darbe ertesi çocuğu olduğuma göre ben gaz sancısı çekerken birileri karanlık odalarda işkenceden artan acılarından ağlıyordu. O günlerde de bir çok anne kayıplara karışan, tutuklanan çocukları için can çekişiyordu. Demem o ki tek farkımız, endişe duyduğum çocuğun henüz doğmamış olması.

Ateş düştüğü yeri yakar derlerdi; hala derler. Artık düşen ateşin çeperi çok geniş. Kendi değerlerini, haklarını savunan insanların başına gelenlerin ateş dalgası  yediğimiz yemeği boğazımıza diziyor. Konuşamamak, çığlığımızı bırakamamak depremlerimizi çoğaltıyor. Öyle birkaç günlük falan değil, bir ömürlük isyan biriktiriyor ruhumuz. Otuz küsür yaşında emekliliğe özeniyoruz. Suç bu! En ağırından hem de. Varetmediğiniz bir yaşamı elimizden almak suçu. Beden dilinde cinayet.  Ruh dilinde karşılığı yok!

Doğduk bir kere..

Yaşanacak bu ömür elden geldiğince ve siz ruh çürütücülerine rağmen !

Yanlış anlaşılmasın. Yazı dilinde çok kara gelebilir kelimeler.

Sesi yok satır aralarının, yüzü yok… Anlamlı şeyler adına yaşamak hayali hala canlı.

Kanlı bir savaşın delik deşik duvarları arasında olsak da değişmez bu durum.

Hani ne diyordu usta;

“Diyelim ki hapisteyiz,

yaşımız da elliye yakın,

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla

yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak… “

 

Derya CESUR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s